1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Deli Haydar

Deli Haydar
1

Genel Müdürlük binasının onuncu katından, elini arkasına bağlamış Ankara’yı seyrediyordu. Bugün yine geç saate kadar çalışmıştı. Dışarıdaki parıltılı hayata, şehrin ışıklarına dalıp gitti. Ana caddeden süzülen araçların yekpare olmuş lambaları onu da buralardan alıp götürüyordu. Büyük şehrin silüeti donup kalmıştı dünya penceresinde. Zihni ise çıkmaz sokaklarda, ömrüne nasır olan hatıraların alın yazısındaydı. Yıllar, yıllar öncesiydi…

Daha henüz on beş yaşlarında, kıraç topraklardan rengini almış teni, kemiklerine giydirilmiş bir deriyi andıracak kadar çelimsiz bedeni; göz çukurlarında ölü balıkların eğleştiği bakışları ile o vakitte de dalıp dalıp dalıp giderdi sabit nazarlarla ruhunu susturan dağlara. Kimsesizliğin her hücresine yapışıp kaldığı haliyle yetimliğin yaftasını sanki boynunda taşır gibi yürürdü. Yoksulluktan devasına sarılamadıkları, adı batasıca bir hastalıktan anasını bu topraklara vermişlerdi. Çok geçmeden de yaslandığı dağını, babasını kaybetti. Amcası, amcaoğulları, evde kalmış halası, hepsi bu ahşap yıkılmaya yüz tutmuş köy evinde birlikte yaşıyorlardı. Yetimlik ve öksüzlük binmişti küçük yaşta sırtına. Her gün köyün üstündeki mezarlığa gider, ana babasıyla konuşur; “beni niye bir başıma bıraktınız?” der, ağlardı. Çocuk yüreğine sığmayan ne varsa mezarlıktaki ana basına anlatır. Konuştukça rahatlar, arada bir etrafına göz gezdirir, çobanlardan biri görürde “delirmiş mi bu oğlan?” derler diye çekinirdi. Sinirleri alınmış bir yenilgiydi onun bu sitemkâr sözleri. Bazen kendi sözlerine de sağır kesilir, susar; saatlerce bir ses gelir mi yitirdiklerinden diye öylece beklerdi.

Amcası bir akşam yanına çağırdı Haydar’ı

– Gel bakalım Haydar, yeğenim seninle erkek erkeğe konuşalım.

Bir yetimhanenin demir ranzasının soğuğuna sırtını vererek dizlerini karnına çeken bir yetim gibi boşluğa dalmış bir halde hiç ses çıkarmadan kulak verdi amcasına.

-Yeğenim görüyorsun köyde nüfus kalabalık, doğru dürüst mal masatta yok; tarlalar kıraç, topu topu beş dönüm yer. Yokluk buranın kaderi oğlum. Sen bana rahmetlik Hamdi gardaşımın emanetisin. Seni aç gomam, bakarım…

Nefesi düğümlenmiş gibi durdu, kaçak tütünden uçları sapsarı olmuş bıyıklarını sıvazladı birkaç kez, bir derin öksürdü ciğerden; eli gitti yine emektar tabakasına, el sarması filtresiz tütün büsbütün zorluyordu artık nefesini, “kurtulamadım şu zıkkımdan da” dedi, yutkundu zorla. Belli ki yüreğine de dokunuyordu söyleyecekleri; sonra devam etti.

-Demem o ki bubam beni zamanında Alamanya’ya göndermedi. Otur lan oturduğun yerde, köyü kim çekip çevirecek. Tarlayı, tabağı kim görecek benim bir ayağım çukurda zaten derdi.

-Gardaşım gitsin o zaman, ona müsaade et dedim. Biraz homurdandı, o daha küçük aklı ermez oralarda, dese de sonradan sesini çıkartmadı.

-Hamdi’ye, bubana söz geçiremedim. Git, gurtar lan gardaşım kendini şu köyden; şu sefaletten diye, lafımı dinlemedi. Abey ben yapamam gurbet ellerde, kuru ekmeğe razıyım, sırt sırta verir çalışırız derdi, rahmet olsuuun. İyi adamdı buban.

-Sırt sırta verdik çalıştık emmee, ne uzadık ne kısaldık.  Bak bu köyden o zaman Alamanya’ya gidenler ağa oldu ağa.

-Gelelim sana, yeğenim burada açlık, yokluk kaderimiz bizim. Buban lafıma gitmedi, sen git oğlum. Kendini kurtaramazsan ilerde çoluğunu çocuğunu kurtarırsın. Dağ köyü oğlum burası.

Haydar, amcasının dizinin dibine çökmüş ne diyeceğini ne edeceğini bilememişti.

-Bizim Sarıların İbram’ı biliyon demi?

-Biliyom emmi.

– Heh, onunla konuştum işte. Oğlan Angara’ya gitmişti iki gün önce izne gelmiş anası hasta diye. Al bu Haydar’ı götür. Ona bir iş bul, kurtulsun buradan dedim. Ik mık etti biraz emmee…

-Lan İbram, anan buban yaşlı, bir şey olsa biz burdayız yeğenim. Biz de onlara sahip çıkarız sen Angara’dan gelene kadar biz varız; gönlün rahat olsun, deyince razı oldu.

-Bak bu oğlan öksüz, bana emanet gardaşımdan, üzdüğünü duymayım haa! Eline bir ekmek ver, ayaklarının üzerinde durmayı öğrensin sana da oralarda gardaş olur, göz kulak ol diye de tembih ettim.

-Sen hiç merak etme, ben ona iş de bulurum; göz kulak da olurum deyince, içim rahatladı yeğenim.

Ne yapsaydı Haydar, o yaşta ne bilirdi ne diyebilirdi? İlkokulu zor bitirmiş, köyden başka bir yer görmemiş; köy işinden başka bir iş yapmamıştı. Elini öptü amcasının, “hakkını helal et” diyebildi sadece.

Kapıdan çıkarken amcasının şu sözlerini hiç unutmadı ömrü boyunca:

-Kör olası yoksulluk bi gondun üstümüze gitmedin…

Ankara’ya gelince İbram, ona çalıştığı lokantada iş buldu.

O gün eline verdikleri temizlik bezi, alın yazısı oldu. Bulaşık yıkadı, patates soydu, garson oldu; zamanla kendini sevdirdi herkese. Üç sene sonra İbram başka yere işe girdi. Ama Haydar askerliği gelene kadar orada çalıştı. Patronu müşfik biriydi. Hiç çocuğu olmadığından mı nedir Haydar’ı oğlu gibi severdi. Ona çok güvenirdi. Ama bir o kadar da eli sıkı, pinti adamın tekiydi. Haydar’a yevmiyesini verirken bile eli titrerdi. Çevresi de çoktu. Her yerde itibarı vardı. Dikmen’deki lokantasına bazen vekiller, bazen büyük adamlar gelirdi. Hakkı Bey, işini bilirdi, kime kesenin ağzını açacağını; kime yedirip içireceğini çok iyi bilirdi.

Haydar askere gitmeden ona bir söz vermişti.

-Askerliğini yap gel, sana bir devlet işi bulalım diye.

Sözünü de tuttu. Gelir gelmez Ankara Vekili Hasip Bey’in lokantaya geldiği bir gün hemen işi bağladı.

-Sayın Vekilim, bu delikanlı yıllardır benim yanımda çalışıyor.  Onun anası babası yok, benim de oğlum. Şimdi ona bir babalık yapma vakti geldi. Bir sözüm vardı Haydar’a; askerliği yap gel, Hasip Bey’in elini öpersin, dedim.

Kurt siyasetçi lafın gerisi gelmeden anlamış, bir kahkaha atmıştı.

– Düğününü de bana yaptırmazsın değil mi Hakkı Bey?

-Biz işini verelim sayın vekilim düğününe de Allah Kerim.

-İyi bakalım Hakkı Bey, hatrın çoktur bizde; delikanlı yarın Meclis’e gel de sana bir iş bakalım. Al bu kartı, sekreterime haber ederim ben.

-Haydar oğlum, öp bakalım Hasip Bey’in elini.

-Eyvallah delikanlı.

Hakkı Bey ertesi gün Haydar’ı, gözü açık garsonlarından birinin yanına kattı Meclis’e gönderdi.

Bir, köyden Ankara’ya ilk geldiğinde çok şaşırmıştı Haydar; ağzı açık bakakalmıştı, yüksek yüksek binalara bir de şimdi hayretle bakıyordu etrafına.

-Abi demek buradan yönetiyorlar ülkeyi. Ne güzel ne heybetli yermiş böyle.

-He ya ne sandın? Demirel, Özal hepsi burada.

-Essah mı görür müyüz onları da?

-Haydar!  Anyayı gonyayı göreceksin şimdi. Hasip Bey’i görebilsek yeter. İşim gücüm var benim. Patron oyalanmayın işinizi bitirip hemen dönün dedi.

-Tamam abi.

İki saat Hasip Bey’in sekreterinin yanında beklediler. Sonra Hasip Bey sekreterini çağırıp bir şeyler söyledi. Sarışın, uzun boylu; aşırı makyajla şekilden şekile girmiş, bulutların üstünde gibi yürüyen bu sekreter hanım elinde bir kâğıtla yanlarına geldi.

-Hanginiz Haydar?

-Benim abla?

Abla sözüne biraz bozulur gibi olsa da yüzündeki o küçümseyici tavrı bir kenara bırakarak eğreti bir gülüşle saçlarını arkaya attı ve Haydar’a yöneldi.

-Al bu kâğıdı yarın bu adrese git. Orada bu ismi yazılan kişiyi bul. Onların haberi var.

-Haa unutmadan yarın giderken üzerine takım elbise giy, böyle gitme Bakanlığa.

-Tamam abla, Allah razı olsun.

İşte herkesin bir hikâyesi vardır ömrüne düğüm atan. Haydar’ında öyle başlamıştı. O gün bugündür buradaydı.

Otuz yıldır bu bakanlıkta hizmetliydi. Kimi odacı diyordu, kimi makam görevlisi. Ne önemi vardı yaptığı iş aynıydı. Kimler gelip geçmişti. Ne heybetli adamlar ne süslü hanımlar görmüştü; hepsi gitmişti başka yerlere de o hâlâ buradaydı.  Derin bir nefes çekti yorgun ciğerlerine. Yılların yorgunluğunu atarcasına. Çökmüş omuzlarında, kamburlaşmaya yüz tutmuş belinde hep o dağ köyünden getirdiği garibanlığı taşırdı. Yılları büyük şehirde geçse de köylülük, ruhuna yapışıp kalmıştı işte.

Bu bina ne adamlar değiştirmişti de onun sadece saçlarına ak, beline kambur olmaktan öte gitmemişti. Şikâyetçi de değildi. “Ben bir garibim ayağımı kaydırma Allah’ım!” diye dua ederdi her daim.

Makam zili ile sıçradı yerinden, geçmişinden hayallerinden. Hep böyle olurdu. O zili duyunca bir korku bir heyecan kaplardı tüm bedenini. Koskoca genel müdürün ziliydi o, alışamamıştı yıllar geçse de insan yedisinde neyse, yetmişinde de oydu işte. Korku mu saygı mı neydi bilmiyordu. Ona göre ha genel müdür bağırmış “Haydar Efendi iki kahve!” diye, ha zili çalmış ne fark ederdi. Zili duyar duymaz hazır ola geçer, saniyesinde önlüğünü düzeltir, elini önüne kavuşturur; kalbi güm güm atarak boynunu eğer, dakikası geçmeden makam kapısında olurdu. Genellikle özel kalemden sipariş verilir rahat ederdi. Makam odasına girecekse büsbütün heyecanı artardı. Kapı deri kaplı olmasına rağmen kapıyı tıklar, her defasında da acaba ses duyuldu mu içerden diye düşünürdü. Yine öyle yaptı. “Alışamadın be Haydar, millet ne kadar rahat, hala elin kolun titriyor, kaç yaşına geldin” diye kendi kendine hayıflanırdı.

-Buyurun Sayın Genel Müdürüm

Genel müdür Haydar’ın yüzüne bile bakmadan içerideki kalabalık heyete yöneldi “size ne ikram edelim?” diye

İçerde on iki misafir vardı. Kimi sade dedi kimi orta kahve, kimi az şekerli kimi çok.

-Emredersiniz efendim.

Bunca adamın siparişi akılda kalacak iş miydi?  Bu da bir maharet isterdi. Matematik hocası olsa karıştırırdı bu hesabı. Ee, bu da işte onun sanatıydı. Fotoğraf çeker gibi içeriyi aklına kazır, siparişi kafasına yazar, töbe billah karıştırmazdı. Zaten genel müdürün ne içeceği belliydi. Sade bol köpüklü severdi.

Aslında Makam’ da iki odacıydılar. Diğer odacı Sabri, otuz beş yaşlarında fırıldak mı fırıldak bir tipti. Haydar’a yardım etsin diye getirmişler lakin o altı ayda kıdemli üçkâğıtçılığıyla Haydar’ı ve sekreterleri yönetir olmuştu. Her yerde her devirde vardır işte bu tiplerden. Ağzı bir laf yapar, alttan girer üstten çıkardı. Haydar öyle miydi? Ağır başlı, ensesine vur ekmeği elinden al denilen gariban âdemlerden biriydi.

-Gözünü aç Haydar abii! Burası Ankara, anadın mı? diye ara ara Haydar’a takılır bir de üstüne bir kahkaha patlatırdı.

“Lan oğlum git işine fırıldak” derdi en fazla Haydar ona.

Sabri deyince roman yazsan bitmez, analar böylesini doğurdu mu bilinmez. On metre öteden genel müdüre gelen ziyaretçinin bahşiş verip vermeyeceğini tespit eder. Hiçbir zengin radarından kaçmaz, aşağıda karşılar araç kapısını açar, asansörü onun için beklettirir. Buyurun efendim buyurun diyerek geleni göklere çıkarır, Kata çıkana kadar olağanüstü bir hava estirirdi. Ve nihayet uğurlarken de avını bırakmaz kendine ortak olabilecek kimseyi oralara yaklaştırmaz aracına binerken nihai hedefine ulaşır yüklü bahşişi kapardı. Sabri bu, yıllardır kovulmadıysa Makam katından, kızılötesi kulakları ile tilki gözlerinin de payı büyüktür. Her veriyi toplar, araştırır; işine yarayacak olanı defterine yazar gün gelince o defteri açardı. Ne zaman Sabri’yi gönderecek olsalar yazdıklarını fısıldamaya başlar; hafazanallah daha neler var bende neler derdi.

Her yeni atanan genel müdür önce özel kalemini, sekreterlerini değiştirirdi. Burası büyük ihalelerin verildiği; zenginin, siyasetçinin çok gelip gittiği bir yerdi. Burada Haydar gibi ağzı gözü mühürlü adam lazımdı ama Sabri öyle miydi? Sabri’ye çok değil iki üç hafta gelen amiri çözüp açıklarını ele alması için yeterdi. Haydar’ı da iki üç sefer, yaşlı; yerine genç birini alalım diye gönderip servis ve temizlik için genç kızlar getirmişler, lakin gelenler işi kavrayamamış ya da Sabri ile ters gittikleri için geldikleri yere dönmek zorunda kalmışlardı. Sabri her seferinde gariban, uyumlu ortağını geri getirtmişti. Başkası çeker miydi Sabri’yi?

Temizlik ve servis işinin büyük çoğunluğunu Haydar kendi yapar, Sabri ise sağda solda iş kovalardı. Hele biri içerden arkasından laf etsin de görsün Sabri’nin acem oyunlarını. O yüzden herkes “amaan bundan uzak duralım” der kimse üzerine çamur bulaştırmak istemezdi.

Sabri yine çay ocağında iki genç memuru karşısına almış, bacak bacak üstüne atmış bir elinde sarı kehribar tespihi, diğerinde kahvesi ile kendini efsaneleştirecek hikâyeler anlatıyordu.

-Dün bir mersedes geldi. Aman Allah’ım, bizim Bakan’ın altında yok böylesi. Kaçar mı benden üç gün öncesinden aldım tabi haberini. Araba daha durur durmaz yapıştım kapısına; buyurun efendim şeref verdiniz, sayın genel müdürümüz sizleri bekliyor diye bir aldım oradan bizim güvenlikçi Hayri var ya, onun cebine de bir elli lira sıkıştırıyorum, hesap işi bunlar tabi, asansör bizi bekliyor anadın mı?

-Vay be Sabri abi âlemsin ha!

-Daha dur, bizden başkası binemez o asansöre, onuncu kata çıkana kadar adamın ayağını yerden kesiyorum hürmetle. Para tek başına da yetmiyor; bu adamlar görülsün, övülsün istiyorlar. Bunları kitaplarda bulamazsınız gençler, hayat dersi bunlar anadın mı?

-Ee abi neticeye gel bahşis kaç lira?

-Bitti mi, hayır? Adam o odaya uçarak girdi uçarak çıkması lazım. Avını kaybetmeyeceksin. Sonra bu işin incelikleri var, avını gözlerken aslana da görünmeyeceksin.

“Nasıl yani?” dedi gözlüklü saf olan genç memur.

-Bak anlamadın işte. Aslan kim burada?

-Kim abi?

-Genel müdür koçum, gözüne batarsan film biter orada. Ava giderken av olursun anadın mı? Asansörü tutarsın, aslan avını oraya kadar getirir senin avucuna bırakır. Oradan bir daha aldım mı arabasına kadar, “lütfen yol verin, buyurun efendim” diye diye önünü açarak simsiyah sarayına bıraktım.

-Elini cüzdanına attı. Aman Ya Rabbim! Hepsi yeşil, hizaya geçmiş yüzlük dolarlar. Bir tane tl yok içinde.

İki tane yüzlük çekti anadın mı? İçim eridi töbeler olsun.

-Ne diyorsun abi, of iki saatte 200 dolar!

-Al bakalım delikanlı sağ olasın dedi. Verse elini de öpecektim ama çok da abartmamak lazım tabi. Bizim de bir meslek onurumuz var elbette.

– Haha hahaa diye kahkaha ile salonu inletirlerken Haydar girdi içeri. Gençler, Haydar’ın ağırbaşlılığından, ciddiyetinden çekinirlerdi. Sevmezdi iş yerinde böyle laubali işleri.

Sabri iyi bilir bunu, ortağının sınırlarını çok zorlamazdı. “Hadi gençler, mesai saati lütfen işimizin başına” diyerek çay ocağını boşalttı.

-Haydar abi, bu yeni yetmelerin işleri güçleri lak lak, mesai mi değil mi? Ben de olmasam bunların hakkından kimse gelemiyor.

– Ahh Sabri ah!

Sabri hemen lafı çevirir Haydar’ın ilgisini başka yere çekerdi.

-Haydar abi sen bu kalabalık siparişleri aklında nasıl tutuyorsun? Gerçekten hepsine istediğini getiriyor musun?

– He ya, ne sandın, sen karıştırıyor musun yoksa Sabri?

– Ya Haydar abi güldürme beni, onu mu aklımda tutacam. Genel müdüre sade köpüklü diğerlerinin hepsi aynı?

– Essah mı? Olur mu öyle misafire? Ya biri derse ben böyle istemedim diye.

– Kaç senedir deniyorum hiçbiri demedi abi, zaten adamlar ayıp olur diye söyleyemez, kahve mi kaldı konuşacakları.

-Senden korkulur Sabri.

– Bak seni ayrı severim Haydar abi, kaç senedir benim gibi bir adamı idare ediyorsun. Gel sana birkaç taktik öğreteyim üç beş kuruş yolunu bulursun.

-Aman Allah korusun Sabri! Bana elleşme.

Sabah gün, Keçiören’in tepesinden doğarken yokuşundan aşağı yola koyulurdu Haydar, erkenden otobüse binmek için. Hiç kimse gelmeden Bakanlığa gelir, ondan evvel sadece gece bekçileri orada olurdu. Sabah aldığı abdestle besmeleyle açardı Makam odasının kapısını. İşini böyle seven kaldı mı bilinmez. Makam masasını ayrı, temiz bir bez ile siler en küçük kıvrımına kadar pırıl pırıl ederdi. Makam koltuğuna sıra gelince; hey gidi! Kaç kere değişmişti, Haydar bile unutmuştu sayısını.

Ahşabından, deri koltuğuna; dönerlisinden, filelisine ne koltuklar ne genel müdürler gelip geçmişti buradan. Gençken birkaç kez sabah erken gelince o döner koltuklara oturup kendine yaptığı kahveyi yudumlamak istemişti. Ama yapmadı. “Emanet sana burası Haydar” derdi. Yaşını aldıkça o koltukların ateşten olduğunu, hesabının çok olduğunu gördü. O yüzden silerken bile uzak durur eli değsin istemezdi.

Haydar otuz yıldır neler görmüş, neler işitmişti ancak gördüklerini de duyduklarını da kendi kendine konuşmaktan bile korkar benimle mezara gider bunlar derdi. Gerçekten ağır bir imtihandı bu makamlar.

O koltukları dolduran nice babayiğitler gelmişti. Haydar’ın gariban gönlünde devletin kuruşunu hesap eden; hak yemeyen, yedirmeyen o heybetli adamların ayrı bir yeri vardı. Çoğunu rahmetle anar, yaşayanları görürse ellerini öper, izzet hürmet ederdi.

“Allah affetsin yazık etti kendine” dediği adamlar da çoktu. Bir takım elbiseyle Ankara’ya gelip Karun gibi zengin olan, karnını ateşle dolduran; kibirli, namussuz amirlerle de çalıştı. Değer miydi üç günlük dünya da helaline haram katmaya, yalan dolanla yetimin hakkını yiyip insanları kandırmaya; topu topu en fazla üç- beş sene değil miydi? Bu makamlarda yaşayanın ömrü en fazla üç- beş seneydi işte. Karnına ateş doldurmak da neydi?

Her türlüsünü görmüştü Haydar, üzüldüğü hakkını helal etmedikleri de vardı. Hatırladıkça hayırla dua ettikleri de. Bir gün çayla kapıdan girerken dışarı hızla çıkan bir genel müdürle burun buruna çarpışmışlardı. Kazaydı işte, mahcubiyeti zaten ona yeterdi. Ancak o gün, genel müdür elinin tersiyle Haydar’ı itip yere düşürmüş; çekil şuradan be adam diye herkesin içinde azarlamış, hakaretler etmişti. Sonra Haydar’ı da başka yere göndertmişti. Ama Haydar namuslu adamdı. Onun kırdığı cevizleri, iş adamlarıyla ilişkilerini bilse de ağzını açıp kelam etmedi.

Makamdaki bu olaydan sonra özel kalem müdürü herkes gidince Haydar’ı yanına çağırmış, konuşmuşlardı. Babacan adamdı Rahmi Bey, Haydar’ı da çok severdi.

-Gel bakalım Deli Haydar!

-Estağfurullah Sayın Müdürüm, bilmeden nasıl bir delilik ettim.

-Dur hele otur şöyle, Hakkını helal et. Genel müdürün sana yaptığına çok içerledim. Devlet terbiyem olmasa araya girip birkaç laf edecektim ama neyse.

– Sağ olun müdürüm benim için değmez. Düşünmeniz yeter.

-Sana niye Deli Haydar dedim, biliyor musun?

Haydar şaşırmış merakla bekliyordu. Ne deliliği vardı ki kaç senedir anlayamamıştı.

-Haydar sen yıllardır buradasın. Durduğun yeri pâk, aldığını hak edersin, ben şahidim. Bu Bakanlıkta ne adamlar gördüm ben. Senin bildiğini, gördüğünü başkası görse neler yapardı. Bu devirde köyden geldiğin gibi duru, berrak kaldın. İnsanın böyle yerlerde bu şekilde kalabilmesi için ya deli olması lazım ya veli.

Haydar şaşırmıştı Rahmi Bey övüyor muydu, yeriyor muydu henüz anlayamamıştı?

Ee sen, veli olmadığına göre delisindir herhalde. Hakkın delisi. Bu yüzden sana Deli Haydar diyorum. Kızmıyorsun değil mi?

-Estağfurullah müdürüm ne kızması.

-Genel müdür yakında gider, seni geçici olarak başka bir birime göndereceğim senin iyiliğin için; sonra istersen söz geri geleceksin.

-Aman bana gönül koyma, gel sana bir sarılayım kardeşim.

-Ben sizden razıyım müdürüm. Nasıl uygun görürseniz.

İşte o günden kalan da bir namı vardı. “Deli Haydar”, şakadan yapışıp kalmıştı bu lakap üzerine.

Aradan yılar geçmiş bir gün Kızılay’da yürürken ardından birisi “Haydar!” diye bağırmıştı. Göğsüne bir öfke oturdu bu sesi duyar duymaz. Yıllar önce herkesin içinde kendine bağıran hakaret eden genel müdürdü. Emekli olmuş çevresinde bir tane dostu arkadaşı kalmamıştı; orada burada avare avare gezdiğini duymuştu Haydar.

Arkasından birkaç kez daha seslendi.

-Haydar dur diyorum sana.

-Haydar üçüncüde durdu, geri döndü.

-Duymuyor musun beni niye durmadın?

– Kusura bakmayın tanıyamadım sizi.

– Nee nasıl tanımazsın! Ben senin genel müdüründüm, delirdin mi nasıl unutursun beni?

Hatırlanacak bir hatırınız yokmuş demek ki” dedi ve döndü önüne yoluna devam etti.

Birine söylediği en kötü söz budur işte Haydar’ın. Garibin ömrü bu şehirde geçse de on beş yaşında çıktığı ve amcasının cenazesi haricinde bir daha hiç gidemediği köyü gözünde tüterdi. Yoksulluğu, ayağındaki prangaları olmasa durur muydu hiç. Gerçi gitse ne olacaktı. İki metre kare mezar yerinden başka toprağı mı vardı garibin?

Beş dönüm yerden kendine düşen pay yıllar önce gönderilmiş, az miktardaki o parayla da birkaç düğün masrafını karşılamıştı. Bir oğlu vardı Haydar’ın bir de kendi gibi gariban, aksayarak yürüyen bir hanımı.

Oğlu Hamdi, helal temiz kazancının karşılığında sanki ona bahşedilmiş bir lütuftu. Allah, her zorlukla beraber bir güzellik veriyordu işte. Rahmetli babasının adını verdi ona. Geride babasının bir adı bari kalsın bu yalan dünyada diye. Bu devirde böylesi evlat zor bulunurdu. Babası gibi temiz yürekli, iyi niyetli, helali haramı bilen bir evlattı. Bir gün olsun yoksulluklarından sızlanmaz, ailesine yardımcı olmaya çalışır derslerini düzenli takip ederdi.

Bu sene liseyi bitirmiş sınava girmişti. Öğretmenleri Hamdi için çok başarılı bir öğrenci diyorlardı. Haydar ilkokul mezunuydu; anlamazdı dersten, sınavdan. Parasızlıktan çocuğunu ne özel bir kursa gönderebildi ne de ders aldırabildi. İçini kemiren bir mesele daha vardı. Oğlu Hamdi iyi bir okul kazanırsa nasıl okutacaktı. Aldığı hizmetli maaşı ev kirasına, mutfağa ve eksiklere iyi geliyordu. Kolay mıydı üniversitede çocuk okutmak? Ne zaman daralsa cevabı olmayan bu soruların altında: “Amaan Allah Kerim be Haydar!” der, belli bir süre unuturdu.

Bugün Makam’da bir telaşe vardı. Çok merak edip sormazdı Haydar ama Sabri, Anadolu Ajansı gibi adamdı; herkesten evvel duyar, gördüğüne söyler, göremediğine de mesaj atardı.

-Haydar abi duydun mu?

-Duymadım Sabri

-Abi bir kere de merak et, neyi de ne olmuş de?

– Biz çaycıyız Sabri, bizi ilgilendirmeyen her şeyi bilmek zorunda değiliz.

-Pehh!

-Söylemiyorum merak et o zaman, genel müdürle ilgili, bizi çok ilgilendiren önemli bir şeydi hâlbuki.

-Merak etmiyorum Sabri.

Sabri’nin, çıyan ruhunu teşhir edemeyişi onu daraltır, kimyasını alt üst ederdi. Böyle esrarengiz işlere aldırmayan insanlar, onun parlak havadisinin kıymet görmemesine ve mesleki itibarına zarar verirdi.

Kaypak bakışlarına sardığı öfkeyle kalktı yerinden.

– Gideyim personele anlatayım o zaman.

-La havle vela…

O gün yeni bir genel müdür atanmış önceki artık aşikâr olmuş bazı zaafları yüzünden görevinden alınmıştı. İlk gün kendini göstermek için servisleri Sabri yaptı. Geleni gideni gözlemledi. Ölçtü biçti. Aradı sordu, attı tuttu yeni genel müdürle ilgili çok bir bilgiye ulaşamadı.

-Nasıl adam bu ya kimse doğru dürüst tanımıyor, kaç yeri aradım sordum. Tuhaf bir adam insan bakışlarından ürperiyor. Bu diğerlerine hiç benzemiyor. Demedi demeyin ha, ben de Sabriysem bu adam bi başka.

Bakanlıkların yazısız kanunları vardır. Bir makam sahibi değişti mi altı ay hayırlı olsunu, hoş geldin beş gittini bitmezdi. Çikolatalar, hediyeler, yöresel ürünler; envaı çeşit çiçeklerin biri gelir biri giderdi. İçerisi makamın ağırlığına göre hobi bahçesiyle orman arasında değişirdi. Bu altı ay en çok da Haydar’ın anası ağlardı. Ama bir kere olsun işinden yüksünmez, of bile demezdi. Hediyelerin bir kısmı makamdaki personellere dağıtılır. Aslan payını da tabi ki Fırıldak Sabri alır, geleni gideni zulasına atardı.

Haydar’a gelince otuz yıldır daha bir kere evine bir çikolata bile götürmüş değildi. İstemezdi, ikram edilirse bir tane yer geçerdi. “Ben bunları Haydar abiyle paylaşırım” diye aldıklarını da Sabri iç ederdi.

Yeni genel müdür talimat vermişti sekreteryaya, hayırlı olsun ziyaretleri sabah 7 ile 9 arasında; akşam ise 18 ile 21 arasında olacak bu saatler dışında nezaket ziyaretleri için randevu verilmeyecekti. Randevusuz gelenlerle iş durumunda müsaitlik olursa görüşülecek, hiç kimseyi kırmadan nezaketle bu durum anlatılacaktı. Israr edenler veya üst makamlardan gelecek olanlara genel müdür beyin cep telefonu verilerek görüşmeleri istenecekti.

Otuz yıldır ilk defa böyle bir şey duymuştu çalışanlar. Sıra dışı bir genel müdür gelmişti anlaşılan. Çiçekler tüm başkanlıklara dağıtılıyor, orada çalışan bayanlara verilmesi isteniyordu. Çikolata ve tatlılar mütemadiyen kurum mescidinde veya tüm çalışanlara ikram ediliyordu. Kenan Bey, ilk günden başlayarak önce daire başkanlarını, sonra birim birim şube müdürlerini ekibiyle beraber Makama çağırıyor, herkese ne iş yaptığını soruyor; tek tek dinliyor işleriyle ilgili zekâ gerektirecek sorular soruyor ve not alıyordu. Nezaket sahibi, mütevazı ama bir o kadar da devlet terbiyesine haiz, şahin bakışlı bir genel müdürdü. Görüşmeden çıkan herkes yeni genel müdürün etkisinde kalıyor övgüler diziyordu.

Saat yine akşam on olmuş genel müdür makam aracına binip gitmiş, binaya en erken giren Haydar bekçilere, “iyi nöbetler” diyerek yollara düşmüştü. Bu saatten sonra evine saatte bir otobüs geliyordu. Bazen minibüsle Keçiören’e gidiyor. Yarım saat yürüyerek evine ulaşıyordu. Keçiören’in tepelerinden bir yerde yokuşun başında üç katlı bir evin giriş katında oturuyordu. Yıllar yılı aynı yerde otururdu. Hanımı eskiden çok demişti “bi düzlüğe insek biraz daha büyük bir eve üst katlara taşınsak” diye?  “Bakalım Hanım” derdi ama doluya koyardı almazdı, boşa koyardı dolmazdı. Razıydı bu yokuşları çıkmaya yeter ki borç altında kalmasın, namerde muhtaç olmasın. Kolay mıydı öyle bir daireye taşınmak. Nakliyesi, yeni evin yüksek ücretli kirası, bir hizmetli maaşına sığar mıydı? Sığmaz dı ya o yüzden her gün çıktığı yokuş ömrüne yoldaş olmuştu. Hele bir oğlan kurtulsun da karnı tok sırtı pekti, başını sokacak iyi kötü bir yuvaları vardı işte.

Yine nefes kesen rampanın ortasında, caminin duvarının dibine çöktü. Derin bir nefes aldı. Bilmem kaç kez çıkmıştı bu Arnavut kaldırımlı sokaklardan. Eskiden, gençken olsa bir adımını atmadan diğeri peşinden kovalardı. Şimdi yokuş çekemiyordu bu emektar beden. Geceye yürürken dar sokaklardaki üst üste evler; cevapsız sorularını, hatıralarını, yoksulluğunu ve on beş yaşındaki yetimliğini de sırtına sarıyordu yokuş bitene kadar. Nihayet evine gelmişti. Uyumazdı Pakize Hanım, ahretliğini bekler çorbasını ısıtır. Onunla sofraya oturur, yorgun gözlerindeki vefa pırıltısına hayran hayran bakardı.

Eve girdiğinde saat 12 olmuştu. Hamdi her geldiğinde uyumuş olurdu ama bu gece annesiyle birlikte açtı kapıyı.

-Baba hoş geldin

-Hoş geldin Haydar Efendi.

-Hoş bulduk, hayırdır Hamdi uyumamışsın oğlum bi sıkıntı yoktur inşallah.

-Yok babacığım içeri gel sana müjdem var.

-Hayırdır inşallah oğlum.

– Gel otur baba şöyle.

-Bismillah, iyice merak ettirdiniz anlatın bakalım.

-Babacığım çok şükür emeğimin karşılığını aldım. Ankara Tıp’ı kazandım. Doktor olacağım inşallah. Sizi rahat ettireceğim yıllardır bizim için gece geliyor sabah namazı erkenden gidiyorsun. Yemiyor bize yediriyorsun. Hakkını nasıl öderim bilmiyorum.

Pakize Hanım sevinçten ağlıyordu. Öptü babasının ellerini. Haydar öyle bir sarıldı ki oğluna, asırlık bir sükûnet yağdı yüreğine. Her çaresizliğinde dalıp kaldığı ruhunu susturan köyünün dağlarına yaslanıp kalmıştı sanki. Çile rahmete gark oldu. Boncuk boncuk yaşlar süzüldü gönül pınarından, hemen elinin tersiyle sildi. Bir şeyler diyecek oldu beceremedi. Yutkundu, bıraksalardı bir başına hüngür hüngür ağlardı, annesini kaybettiği gün gibi. On beş yaşında mezarlıkta sesi kısılana kadar ağladığı gibi. Ama bu sevinçtendi. Elli yıldır içinde biriken bir duygunun kapağı açılmıştı. Taşsa, saatlerce tükenmezdi. Oğlumm diyebildi. Bir daha yutkundu. Gözleri sulak bereketli topraklara döndü. “Geliyorum durun hele” dedi koştu lavaboya. Kapıyı kapatır kapatmaz saldı gözlerinde biriken suları. Amcasının yıllar öncesi söylediği sözler düştü aklına “git oğlum kendini kurtaramazsan çoluğunu çocuğunu kurtarırsın.” “Haklı çıktın amca, rahmet olsun.” diye geçirdi içinden.

Biraz duruldu elini yüzünü yıkadı aynaya baktığında gözlerinin içi gülüyordu. Yıllardır yorgun, biçare bakan gözlerine umut pırıltısı düşmüştü. Oğlunu tebrik etti. Tekrar sarıldı, Anadolu insanı övünürken, sevinirken, gurur duyarken bile kendi nazarı bile değer diye evladına sabit nazarla bakamazdı. Öyle görmüş, öyle yetişmişlerdi. “Maşallah! Oğlum” dedi. “Hakkım varsa helal olsun yüzümüzü ak ettin. Allah da senin yüzünü ak etsin.”

-Baba müsaden olursa bir isteğim olacak.

-Oğlum, elimden gelen bir şeyse seve seve

-Babacığım üzerindeki yük yeterince arttı. Ben artık on sekiz yaşındayım. Yükünü müsadenle paylaşmak ben de çalışmak istiyorum. Hem çalışır hem okurum dersimden de geri kalmam Allah’ın izniyle.

Haydar buz kesti birden. Oğlan doğru derdi demesine, lakin bu olmayacak işti. Haydar hayatta olduğu sürece buna asla müsaade etmezdi. Gece uyumaz bulaşık yıkar, yine oğlunu okuturdu. Yükü şimdi iki kat artacaktı. Üniversitede çocuk okutmak kolay mıydı? Etrafındaki memurlardan bilirdi. İki maaş olanlar bile kitabına masrafına dayanamıyorlardı.

-Hamdi, benim babam erken yaşta öldü oğlum. Baba insanın yaslandığı dağıdır. Boynum bükük büyüdüm, okuyamadım. Kendim düştüm, kendim ayağa kalktım. Derdim, babam olsa tutar elimden kaldırır beni. Sırtımı ona yaslardım diye. Bu gurbete düştüysem bir sebebi sensin, benim alın yazımı çekme diye. Şimdi ben varım oğlum, hayattayım çok şükür. Annen sağ çok şükür. Benim görevim, sen ekmeğini eline alana kadar ardında durmak. Sen görevini yaptın bizim gibi cahil bir ana babaya rağmen kendin çalıştın, didindin okudun. Bırak ben de görevimi yapayım. Senin gönlün rahat olsun doktor bey. Sen bi fazla oku, ben bin fazla çalışmaya razıyım oğul.

Tekrar bağrına bastı oğlunu, Yaşadığı bir lahza huzur, ömür tezgâhında çektiği tüm çileye değerdi. Sabaha kadar uyuyamadı, yatağın içinde bir sağa döndü, bir sola; gece kalktı şükür namazı kıldı. İçine sığmayan garibanlığını aşan duygular düşünceler sardı. İnce ince hesaplara daldı. Nereden arttırabilir, nereden kısabilirdi? Hafta sonu bir iş bulmalıydı hemen. Köprünün altında ameleler beklerdi her türlü bedeni işler için, utanacak ne vardı. Ne iş olsa yapardı. Yeter ki oğlu okusun.

Sabah yine erkenden uykusuz gözlerle düştü yola, Özel kalemde çalışan bayanlar merakla sordular:

-Haydar Bey, sonuçlar belli oldu, ne yaptı senin oğlan?

“Çok şükür doktorluğu kazandı.” derken gözleri doldu mutluluktan. Hizmetli olarak alnının akıyla yıllardır emek veren yoksul bir babanın dudaklarından kolayına mı çıkıyordu bu sözler.

-Ayy ne güzel, helal olsun valla! Bizim oğlan doğru dürüst bir yer tutturamadı bir sene daha çalışacak. O kadar özel ders aldırdık. Olmayınca olmuyor işte.

Biraz kıskançlık biraz da imrenme içeren bakışlarla tebrik ettiler Haydar’ı

-Yükün arttı Haydar Bey! İşin zor valla bu devirde, Allah yardımcın olsun. Ne yapacaksın burs falan bulabilecek misiniz?

-Sağ olun Ayşe Hanım. Burs falan aramadık. Hem nereden bulunur ki bilmem? Allah Kerim elbet.

-Genel müdüre söylesene, Buraya onlarca iş adamı gelip gidiyor. Bir lafına bakar ne olacak? Senin durumun belli, kolay mı tek maaşla, kirayla?

-Ben söyleyemem Ayşe Hanım, koskoca genel müdürü benim çocuğun işiyle mi meşgul edeyim.

– Öyle deme Haydar, Kenan Bey çok iyi bir insan mutlaka yardım eder zaten emekliliğin yakın, şimdiye kadar kimden ne istedin sen. Bir lafına bakar. Ayıp değil ya! Ne var bunda.

Haydar olmaz dese de aklına bir kurt düşürmüşlerdi bir kere. Ya olursa. Bilseydi iş bulup çalışacak oğlunu rahat ettirecek muhtaç olur muydu hiç el aleme? Bir sene sonra emekli olacaktı o zaman ne edecekti, maaş yarı yarıya düşecekti. Ölmezdi ya söylemekten. İçinde Karadeniz’in sert dalgaları aklıyla gönlü arasında, gururuyla yoksulluğu arasında gidip geliyordu.

Kurumda duyan gelip hayırlı olsun diyor. Giderken de bir akıl vermeyi ihmal etmiyordu. Yıllardır zaten ömrü insanların nasihatini, verdiği aklı dinlemekle geçmişti. Birkaç haftadır ruh gibi geziyor, aklını işine veremiyordu.

Bu sıkılganlık, bu köylü ruhu öyle bir bağlamıştı ki onu; fırtınalar yüreğinde eserken bir derman diye kimseye söyleyemezdi. “Böyle olmaz” dedi. Bir şeyler yapmalıydı. Hafta sonu birkaç yere utana sıkıla gitti iş sordu. Yıllar önce ona ekmek veren Hakkı Bey de rahmetli olmuştu. “Yaşasaydı bana hafta sonu bir iş verirdi elbet” dedi. Ona göre bir iş yoktu. Ulus’a, İtfaiye Pazarı’na ve meydanlardaki amele işi için bekleyenlerin olduğu yerlere gitti. Etrafında hep çalışmaktan kavrulmuş, güçlü kuvvetli gençler vardı. Kim ne yapsındı yaşlı, kamburu çıkmış bu adamı.

Eli boş döndü o günde. Umudu yarım, gözleri uykusuz gecelerden kalan kan çanağı renginde; dalgın, düşünceli. Bir caminin avlusuna şadırvanın kenarına çöktü. Sanırsın geleni gideni izliyor. Ama o yine on beş yaşındaki yetimliğinde, ruhunu avutan dağların gölgesini arıyordu. Biri selam verdi dalgınlıktan duymadı, ta ki elini Haydar’ın omuzuna koyana kadar. Ürperdi birden, uykulu gözlerine demir gibi bir su çarpmışçasına kafasını kaldırmasıyla yerinden sıçraması bir oldu. Eli önüne gitti sanki ceketi vardı da üstünde, düğmelerini ilikleyecekti. Kekelemeye başladı istemsiz bir şekilde.

-Haydar Efendi hayırdır, çok dalgınsın? Selamımı bile duymadın.

-Sa- sa- yın, müdürüm, genel müdürüm, af edersiniz. Dalmışım.

-Buradaki camiye gelmiştik çocuklarla seni görünce bir selam vermek istedim ama seni iyi görmedim bir derdin mi var?

“Allah Kerimdir elbet” derdi hep Haydar. İşte, Allah genel müdürü onun ayağına kadar göndermişti. Ölse de yerin dibine geçse de artık söylemeliydi.

-Efendim bir maruzatım var ama sizi meşgul etmekten utanırım.

-Söyle Haydar Efendi. Utanacak bir şey yok. Burası Allah’ın evi biz de Allah’ın kullarıyız ne utanması.

-Efendim nasıl söylesem bilmiyorum.

– Gel, namaza daha var, şuradaki çay ocağına gidelim anlaşıldı senin bir derdin var.

Çocuklarına işaret etti “siz camiye geçin ben geliyorum.”

-Bugün de çayı beraber içelim Haydar Efendi.

Haydar rüya mı görüyordu? Essah mıydı? Şaşkınlığını atamadı bir türlü.

-Otur bakalım. Seni kime sorsam öve öve bitiremediler Haydar Efendi. Ben köy çocuğuyum bu günlere önce Allah’ın yardımı, sonra anamın babamın duasıyla, alın teriyle, helal kazancıyla ve uykusuz gecelerimle geldim. Bunları niye söylüyorum. Çekinme rahat ol, burası iş yeri değil ben de kara toprağı ekip biçen köylü Ahmet Ağa’nın oğluyum işte.

-Haydar utana sıkıla boynunu yerden kaldırdı.

-Allah ne muradınız varsa versin efendim. Ben nasipse seneye emekli olacağım. Bir oğlum var ellerinizden öper. Sizin gibi temiz, çalışkan. Sizin babanız gibi kara topraktan ruhuna elbise giydirilmiş bir garibanın oğlu. Bu sene doktorluğu kazandı.

Gözlerine yağmur yüklü bulutlar yığıldı. Dayanamadı süzüldü peş peşe birkaç damla yaş. Hemen elinin içiyle hızlıca sildi.

-Özür dilerim efendim. Yaşlılık işte, çocuk gibi olduk artık.

-Tebrik ederim ne güzel, delikanlıyı al da gel, bir gün tanışalım.

-Allah razı olsun efendim. Derdimi sordunuz. Dediler git Kenan Bey’e söyle Allah biliyor ya utandım gelemedim bunu demeye.

-Bak demek ki Allah beni sana gönderdi. Korkuyorsun oğlumu okutamam diye öyle mi?

Boynunu büktü sustu, söz tükendi hayaller kemale erdi.

-Allah Kerim be Haydar Efendi. Bakalım, düşünelim bir hal çaresine; lakin sana şunu söyleyeyim. Bizimle iş yapan veya bu Makam sebebiyle tanıdığım kimseden burs isteyemem. Hadi şimdi kalkalım.

Kenan Bey elini Haydar’ın omzuna koydu. “Kaygılanma, Allah Kerimdir elbet bir yol bulunur” dedi ve ayrıldılar.

“Ya Rabbi!” dedi Haydar “sen ne büyüksün.” Namazda secdede başladı gözlerindeki sağanak yağmur bulutları tutamadı kendini.

“Allah Kerim işte, hayret şu işe bak sen, Ya Rabbim sen ne büyüksün.” diye diye tuttu evinin yokuşlarını.

Aradan bir buçuk ay geçti lakin Kenan Beyden hiçbir haber çıkmadı. Hamdi, Ankara Tıp’a kaydoldu. Haydar, genel müdüre çay götürüyor lakin başını kaldırıp hiçbir şey soramıyordu. “Unuttu demek ki” diye düşündü. “Onca işi var. Geç saatlere kadar çalışıyor, benim gibi bir hizmetlinin oğluyla mı uğraşacak. Canı sağ olsun. Temiz adam Kenan Bey, Allah selamet versin.” diyordu kendi kendine.

Hamdi Ankara Tıp’a başladı, ilk günler kitap listeleri; çeşitli giderler derken Haydar’ın uykularına kâbus olan gecelere döndü. Kimden borç alsam diye düşünmeye başladı. En azından şu ilk ayları atlatabilseydi. Sabri aklından geçiyor iyice kalbi daralıyor soğuk soğuk terliyordu. Sabri’den borç istemek ağrına giderdi. Yerin dibine girseydi daha iyiydi.

İşyerinde içi içine sığmıyor bir sağa bir sola gidiyor, siparişleri bile karıştırıyordu artık. Sabri ondaki sıkıntıyı fark etti.

-Haydar abi, hayırdır senin bir sıkıntın mı var? Bu kadar düşünce iyi değil bana söyleyebilirsin.

Ağzını salladı üç beş kez, sözcükler boğazına kadar çıkıyor orada düğümlenip kalıyordu. Sabri’den yardım istemeye ne ruhu müsaade ediyordu ne de kalbi? Ama bu kitap listesi bugün alınmalıydı. Satacak da bir şeyi yoktu ki satsın alsın. Ceketimi satar okuturum diyebileceği kadar kıymeti harbiyesi olan bir eşyası da yoktu ki.

Eve nasıl gidecekti, oğluna eli boş kitaplarını alamadan nasıl varacaktı. Göğsü sıkıştıkça sıkıştı. Buz gibi terleri akıyor. İçine girdiği sıklet boğazına kadar geliyordu.

Bankaya mı gitsem diye düşündü? Şimdiye kadar helaline bir kuruş haram katmamıştı. Alıp o haram parayla mı oğlunu okutacaktı. Kurumdaki herkesi tek tek kafasından geçirdi. Şimdiye kadar bir Allah’ın kulundan borç istememişti. “Ne zormuş Ya Rabbi sen bana bir çıkış göster.” diye yalvardı. Çöktü çay ocağındaki eski sandalyesine, Tezgâha sırtını verdi, elini başına dayadı. Çaresizlik kavurdu toz etti ciğerini. “Gidip emekli dilekçemi vereyim, elime geçen toplu parayla bu seneyi atlatırım inşallah.” dedi kalktı yerinden.

Özel büroya gitti. Şube müdürüne emekli olmak için dilekçe vereceğini söyledi. Hayırlısı olsun dediler. Uzattılar bir beyaz kâğıt. Say ki ömrüne kefen bezi, Say ki vefasızlığın yaftası. Aldı eline, “kime yazdırayım” diye düşündü. “Akşam oluyor bugün yetişmez yarın verirsin.” dediler.

Akşam Hamdi’ye yazdırayım onunla da konuşayım diye geçirdi içinden.

-Yine sardı Keçiören’in rampasına, ayakları çekmiyordu yokuşu, gönlü darmadağın. “Hayat işte!” dedi. Gam da var neşe de. Bu akşam, üzerine üzerine geliyordu sokağın başını kesmiş evlerin gölgeleri. Yokuşu tırmanan araçları sanki yokuşun başına kadar sırtında taşıyormuş kadar bitkin bir haldeydi bu gece.

Nihayet evin kapısına vardı. Saçları kadar ak, cebindeki A4 kâğıdı; elleri kadar kırışıkla dolu, kenarları dikişli ayakkabıları; beti benzi kadar soluk, rengini atmış lacivert pantolonu. Gönlü kadar kırık, kenarları çatlamış eski saati ile kapının ziline yöneldi. Durdu, vazgeçti zili çalmaktan “uyusunlar hele” dedi geri döndü, dışarı çıktı. Ağır adımlarla okyanusun içinde rotasını kaybetmiş bir gemi misali ufka bakıp attı kendini mahalledeki caminin avlusuna. Kimsecikler yoktu, birkaç kedi ile çelimsiz bir sokak köpeğinden başka. Elindeki torbasına davrandı. Halk ekmekten aldığı iki ekmekten birinin ucundan böldü, küçük küçük pay etti yüzünü gözleyen iki kediye. Dayanamadı üç beş metre ötedeki çelimsiz köpeğe de işaret etti. Ona da böldü ekmekten. Saat gece yarımı geçmişti. “Bismillah!” dedi doğruldu yerinden, veda eder gibi baktı yanına sokulan kedi ve köpeğe. Vefa işte, kime olsa yakışıyordu.

Ceketinin cebinden anahtarı çıkarttı. Kapının deliğine denk getiremiyor elini bir titreme sarıyordu.

Yavaşça açtı kapıyı, “İnşallah, hanım da uyumuştur.” diye geçirdi içinden. Lambayı yakmadan yavaşça içeri girdi. Körolası kapı, gıcırdamasa olmazdı; yine yaptı yapacağını. Adımını içeri atmasıyla içerden oğlunun ve eşinin odadan çıkması bir oldu. İrkildi birden, uyumamışlardı.

-Uyumadınız mı?

-Baba çok merak ettik bir şey oldu zannettik sen bu kadar geç gelmezdin.

-Bir şey yok oğlum, bugün geciktik kusura bakmayın düşünemedim sizi de telaşlandırdım.

-Efendi iyi misin betin benzin atmış?

-İyiyim, hanım; yorgunluktandır bir şey yok merak etmeyin hadi uyuyun artık.

-Baba müjdeler olsun!

-Hayırdır oğlum.

– Bugün dekan bey çağırdı. Bana biri burs verecekmiş hem de okul bitene kadar.

-Kim? Gerçekten mi? Nasıl olur? Anlat hele oğlum.

-Dur, sakin ol baba otur şöyle hepsini anlatacağım.

-Sana bir su getireyim iyi değilsin.

-Hamdi, dur bırak suyu anlat çok merak ettim.

Haydar ömründe ilk defa bir şey merak ediyor ilk defa maddi bir şey için bu kadar seviniyordu. Şaşkınlıktan, heyecandan eli kolu zangır zangır titriyor say ki bulutların üstünde yere düşmemek için direniyordu.

-Bilmiyorum baba. Kim olduğunun bilinmesini istemiyormuş. Sadece her ay benim adıma Dekanlık üzerinden 300 dolar burs verecekmiş.

-Ne diyorsun oğlum! Dolar mı, kim niye yapsın? Helal mi haram mı soraydın nasıl bir adammış?

-Bilmiyorum baba, bugün elime zarfla imza karşılığı 300 dolar tutuşturdular, al işte. Adam, dekana demiş ki: “okul bitene kadar bu burs devam edecek, kimin verdiğinin peşine düşmesin helaldir. Artarsa biriktirsin diye dolar olarak veriyorum. Babasıyla gurur duysun, onun başını öne eğdirmesin. Köylü Haydar’ın oğlu olduğunu hiç unutmasın demiş.”

Haydar dondu kaldı. Say ki yasladı sırtını köyünün dağlarına. Say ki bir el uzandı meçhul bir yerden ak saçlarına. Say ki bugün yeniden doğdu Haydar.

Hiç dayanamazdı işte süzüldü rahmet pınarları dünya penceresinden. Ahretliği uzattı elini Haydar’a “Gel çorbanı ısıttım. Çok şükür, kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş derler Haydar Efendi.”

-Ben demedim mi, “Allah Kerimdir.” diye, benim gibi bir garibi bırakmadı çok şükür kuyuda. Beni kim tanır, kim bilir darda olduğumu? Kim yaptı bu iyiliği, köylü Haydar demiş. Şu işe bak sen, kurban olduğum Allah’ım.

– Bu gece yorgun ve bitkin vücudundan kaldırıp attı dünyanın gamını kederini; bebek gibi mışıl mışıl uyudu. Neredeyse sabah namazını kaçıracaktı.

-Koştur koştur, çocuk gibi neşeyle iş yerine gitti. Sabah yoldan, cebinde kalan üç beş lirayla bir tepsi baklava aldı. İşe gidene kadar kaç kez şükretti bilinmez. Sabah gördüğü herkese selam veriyor yüzünden bin bir umut ve sevinç eksik olmuyordu. Yine kimse gelmeden pırıl pırıl etti her yeri. Özel kalemdekilerin sabah çayını getirdi.  Bayanlardan biri merakla sordu:

-Haydar abi emekli dilekçesi veriyormuşsun, çok üzüldüm. Bekleseydin yaşın dolana kadar çocuk okurken niye acele ettin?

-Dün öyle bir karar almıştım, ancak sonradan dediğiniz gibi çocuk okurken son güne kadar sağlığım elverirse çalışayım diye vazgeçtim.

-İyi yapmışsın abi, acele etme emekli maaşın yarıya düşer.

-Buyurun baklava ikram edeyim çocuğun okulu için.

-Ne gerek vardı, teşekkür ederiz. Tekrar tebrik ederiz.

-Afiyet olsun sağ olun.

Tam o sırada genel müdür koridorda belirdi. Herkes kenara çekildi ayağa kalktı.

Kenan Bey odasına girecekken Haydar’ı elinde tepsiyle gördü, durdu.

-Haydar Efendi hayırdır?

-Sayın genel müdürüm, oğlumun baklavası buyurun.

– Senin ikramın yenir hayırlı olsun. Oğlun senin gibi bir babası olduğu için ne kadar gurur duysa azdır.

-Sağ olun efendim.

Otuz yıl boyunca bu Makam’da niceleri gelmiş geçmişti ama hiç böylesine asil, devlet terbiyesine sahip, Allah’tan korkan, kul hakkından sakınanı gelmemişti. Haydar biliyordu ki oğluna burs veren de unuttu sandığı Kenan Beydi. Elinde bir kanıtı yoktu ama başkası olamazdı. Haydar mahcup olmasın diye adını sanını bile gizlemiş sadece “köylü Haydar’ın oğlu olduğunu unutmasın” demişti.

-Analar ne yiğitler doğuruyor hay maşallah!

-Haydar abi, ilk defa seni bir genel müdür hakkında konuşurken duyduk hayret.

Hepsi gülümsediler, Haydar mahcup bir ifadeyle “böyle bir yiğit 30 yılda bir geliyor ben de otuz yılda bir övüyorum işte” dedi gülerek.

Sabri, üzgün yüzünden düşen bin parçayla çay ocağına geldi.

-Haydar abi ben gidiyorum, hakkını helal et.

-Hayırdır Sabri?

-Abi Kenan Bey Makam’da benim için hizmetine ihtiyaç yok demiş, beni giriş kata temizliğe verdiler. Müdüre de tembihlemiş gözüm üzerinde iyi çalışsın diye.

-Helal olsun. Sabri hakkında hayırlısı inşallah. Dün, bizim kattan işten kaytaran kim varsa alt hizmetlere dağıtmış. Bu adam çok fena abi. Bu sefer tutunamadım abi.

-Üzülme Sabri. Burası dünya ne ekersek onu biçiyoruz. Gün geliyor bir hesaba çeken çıkıyor işte.

-Ha abi! Sen bu tür şeyleri merak etmezsin ama yine de söyleyeyim gitmeden. İki gün önce ben sekreteryada otururken şahit oldum, genel müdür senin oğlanın kazandığı fakültenin dekanını telefona bağlattırdı. Epey uzun konuştu, yalnız ne konuştular bilmiyorum. Aklında olsun anadın mı belki işine yarar.

-Ulan Sabri gel buraya sarılayım sana.

Sabri ne olduğunu anlamadı, şaşırdı. “Demek benden ayrılacağına çok üzülüyorsun. Sağ ol abi en kısa zamanda bi yolunu bulur gelirim yine, sen merak etme abi. Hele Kenan Bey bir gitsin.”

-Ahh Sabri inşallah sen de bir gün akıllanırsın ne diyeyim. Haydi, yolun açık olsun.

Haydar oturdu kendine bir kahve yaptı. Çok nadirdir kendine kahve yapıp içtiği. “Hey gidi Deli Haydar, bu günleri de görecekmişsin demek ki” diyerek keyifle yudumladı kahvesini.

1980 yılında Kastamonu’da doğdu. Kastamonu İmam Hatip Lisesini bitirdi. Katsayı uygulaması sebebiyle lisans öğrenimini Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk - Kazak Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünde tamamladı. Ardından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Mersin, Amasya, Samsun ve Ankara illerinde; özel kurumlar ile kamu kurumlarında, Bakanlığın farklı birimlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Çeşitli dergi, kitap bölümü ve değerler eğitimi fasiküllerinde yazılar kaleme aldı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığında görev yapmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 17 Ağustos 2025

    Yazarımızın kalemine ve yüreğine sağlık. Okuyucunun yüreğini ısıtan, ilkbahar güneşi tadında bir hikaye olmuş. Tebrikler 👏

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir