Eşref Ali, kasketini alnına yıkmış, elindeki değneğe tüm günahlarını yükler gibi yaslanmıştı. Köyün tepesindeki, güneşin kavurduğu o kıraç tarlada durmuş; ömrünü bir ur gibi kemiren dolambaçlı yolu izliyordu. Bahtını bu kıraç tarlaya benzetirdi. O topraktan kendinde hep bir şeyler bulduğu için midir bilinmez daraldıkça kendini hep bu tarlaya atardı. Bakışlarını köyün girişindeki o büklümlü yola mahkûm etmişti sanki. Köylüye göre sadece tozlu bir geçit olan bu yol, onun için yıllardır sırtında taşıdığı bir kambur; uykusuz gecelerine yoldaş, ruhunu bir gölge gibi takip eden acı bir maziydi. Rüzgâr kıraç tarlada hafiften bir ıslık çalarken yorgun ihtiyar, kendini bu sesin derinliğine bırakmıştı çoktan. O yolun kıvrımlarında saklanan uğursuz bir hatıra, bir kez daha gün yüzüne çıkmak için sanki can çekişiyordu.
“Ah!” dedi, “ömür işte…” Bu yol, onun ömrünün kamburu, bu hayattaki kader yoluydu. Yıllardır o yolun, kaderine düğümlenmiş öyle bir günü vardı ki; üzerinden bir gün bile geçmemişti o ânı hatırlamadığı… Bazı geceler kan ter içinde kâbuslarla uyanmasının, sıtmalı bir hasta gibi yorganın altına saklanmasının müsebbibi tam da bu yolun virajlarında gizliydi.
Daha dün gibiydi… On dokuzunda, yerinde duramayan, neşesiyle dağı taşı şenlendiren bir yiğitti Eşref Ali. Efendiliği ve yardımseverliği ile parmakla gösterilirdi. Babası gurbet ellerde bir inşaat kazasında vefat ettiğinde Eşref Ali daha dört beş yaşlarındaydı; ağlama seslerini ve kalabalığı hayal meyal hatırlıyordu. Garip anası Fadime Hanım, onu yoklukla; beş dönüm tarlanın bereketiyle büyütmüştü. Köylü de bu yetime hep sahip çıkmıştı, kimi çağırır bir iş gördürtür kimi de çeşitli bahanelerle kol kanat gerer, harçlığını eksik etmezdi.
Askerlik dönüşü Eşref Ali gurbete niyetlenince, anasının dizinin dibine oturdu:
— Anam, başımın tacı… Rızan olursa İstanbul’a gideyim, bir iş tutayım. Tarlamız, hayvanımız ikimizi ucu ucuna doyuruyor. Başka çare yok, çıkıp gitmek gerek buralardan.
Fadime Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü:
— Baban da böyle demişti rahmetli; gurbete böyle çekip gitti, bizi yetim ve dul bıraktı. Rızam yoktur gitmene. Üç beş biriktirir, analı oğullu bereketine talip oluruz. Hem bak benim aklıma ne geliyor…
Anası “karşı komşu” der demez Eşref Ali’nin yüreği yerinden çıkacak gibi olmuştu. Fadime Hanım gülümseyerek oğlunun elini tuttu:
— Bekle sözümü bitireyim. Bir kızım olsa ancak Asiye kadar severdim. Maşallah evlat ki ne evlat! Sabri de seni çok sever, bilirim. Hadi kalk ocağa odun getir, anlaşıldı senin de gönlün var deli oğlan; gerisini bana bırak.
Sabri Efendi ki dışarıdan vakur görünse de içinde fırtınalar kopardı. Asiye’den önce dünyaya gelen bir oğlu ve bir kızı, çaresine yetemedikleri hastalıklardan avuçlarının içinden kayıp gitmişti. Kimse görmesin diye çekinerek kabristana gider, o küçücük mezarların toprağını öperdi. Ayrılırken “Kızım, oğlum…” diye fısıldar, göz pınarlarından içindeki yangının ateşi düşerdi. Eşref Ali’yi her gördüğünde, “Yaşasaydı benim oğlum da böyle aslan gibi olurdu.” diye iç geçirir, onu kendi evladı gibi severdi.
Lakin dünyanın kanunudur, cihanın imtihanıdır işte; iyilerin olduğu her yerde kötüler, kötülükler de vardır. Onlar için de öyle oldu. Aşağı köyün ağasının şımarık ve serseri oğlu duymuştu Asiye’nin güzelliğini, gidip gözetlemişti çeşme başında.
— Vay anam vay! Lan Turgut bu ne oğlumm, bu köyde böyle güzel kız mı varmış? Kimin kızıymış git öğren adını sanını, hemen istetip alayım bu ceylanı.
— İstetelim mi? Sen evlenecen ha! Dur bakayım kafanı kirişe falan mı vurdun? Evlenecekmiş, güldürme beni yaa!
— Çok konuşma laa. Vır vır ne diyon la sen, evlenecem diyom oğlum hem de hemen istetecem tamam mı? Çarpıldım sanki ellaam. Yürü git la, hâlâ duruyor bak, yürüü dediğimi yap.
Aynı gün Fadime Hanım komşularından biri ile haber gönderdi. Hayırlı bir iş için kapılarını çalacaklarını belli etti. Sabri Efendi sevinse mi üzülse mi bilemedi. Eşref Ali’yi oğlu gibi severdi ama fukaralık yakalarından inmiyordu ki. Kızı bir bolluk bir rahatlık görememişti. Yine ömrünün sonuna kadar böyle mi olacaktı. Ne etseydi ne eyleseydi, ahırın içinde deli dana gibi dört döndü durdu. “Ne zormuş Allah’ım ne zormuş gözümün nuru kızımı, biricik evladım; varım yoğum Asiyemi nasıl vereceğim ele, nasıl ayrı kalırım.” diye diye yedi bitirdi kendini. “Gideyim Hüsrev Emmi’ye danışayım, aklı başında adamdır herkese bir akıl verir bakalım bana ne diyecek.”
Hüsrev Emmi pîrifâni, ağarmış saçı ve sakalının yüzünde nur gibi eser bıraktığı; herkesin sevdiği, akıl aldığı bir ihtiyardı.
— Emmi Selamun aleykum, sana bir akıl danışmaya geldim.
— Sabri gel evladım gel. Seni pek kederli gördüm hayırdır inşallah.
— Emmi, Asiye’yi isterler. Eşref Ali’ye…
—Eyi işte oğlum, sen Asiye’den ayrılacağına mı kederlenirsin; isteyenin Eşref Ali olmasına mı?
— Her ikisine de Emmi.
— Evlat, insan ister ki şu hayatta her şey gönlünce olsun. Olmaz oğlum, burası dünya ne senin gönlünce olur ne benim. Âlemlere rahmet efendimiz (sav)’in gönlünce olmadı ki senin benim olsun. Bırak kederi, kızından ayrı kalmıyorsun evinin karşısına gelin gidiyor. Eşref Ali dersen, maşallah bu devirde emsali zor bulunur.
— Emmi nasıl desem, beni yanlış anlama; ben fukarayım, kızım bir gün yüzü görmedi. E, onların durumu da belli benden de beter. Kızımı yoksulluğa kendi ellerimle mahkûm mu edeyim?
— Haşa! O nasıl söz, Sabri töbe de. Allah rızka kefildir. Mülkün sahibi Allah’tır. Yarın ne getirir, senden ne götürür bilemezsin. Kader ne yazar onların ömrüne, Mevla nasıl bir yol biçer ömürlerine, yaşamayınca göremezsin. Sen yarını düşünmeyi bırak. Nasibinden öte gidemezsin oğul.
— Anladım emmi. Allah senden razı olsun içimi ferahlattın. Görelim Mevla neyleye…
Yüreği evlat acısı ve hasretiyle delik deşik olmuş bir baba için çok zor da olsa kızını karşısına alıp niyetini sordu. Asiye mahcubiyetinden başını yerden kaldırmasa da gözlerinin içindeki pırıltı çoktan cevabını vermişti.
Ertesi gün Fadime Hanım komşularından ileri gelen birkaç kişiyle Sabri Efendi’nin kapısını çaldı. Allah’ın emriyle istediler. Kız evi naz evi, derler ya ancak hiç öyle naz etmediler. Allah hayırlı mübarek etsin deyiverdiler.
İyilik yolunda giderken kötülük de bırakmazmış onun peşini. Bu haber tez duyuldu.
Turgut nefes nefese yetiştirdi bu haberi Celal’e.
—Ne oldu ula zırto, bizim beygir gibi ağzından köpük çıkıyor. Hahaaa ne kadar espirili bir adamım ya!
— Celal bırak benimle dalga geçmeyi de şimdi sana söyleyeceğim şey hiç hoşuna gitmeyecek.
—Ne oldu oğlum, laf kalabalığı etmeden söylesene, yoksa bizim kaçak alkol ve tütünleri jandarma mı bastı?
—Yok daha fena nasıl söylesem?
—Deli etme lan adamı söylesene oğlumm.
—Ya tamam bırak yakamı söyliycem, geçen git öğren dediğin kız var ya.
—Ee ne olmuş evli miymiş?
—Geçen akşam birine istemişler kızın babası da vermiş Haftaya söz keseceklermiş.
—Pehh, ben de bir şey oldu sandım. Sen daha Celal Ağa’nın kim olduğunu belleyememişsin ellam. Paranın ve kurşunun çözemediği ne var oğlum şu hayatta, ha; söyle ne var?
—Hamdi ağama diyecen mi?
—Diyecem şimdi gidiyorum, gitsin istesinler, önüne yığsın parayı; baktı paradan anlamıyor, göstersin namlunun ucunu.
O gün Hamdi Ağa, Sabri Efendiye haber saldı. “Akşama size gelecez.” diye. Sabri “Hayırdır niye?” diye sorsa da ağanın ırgatı “Ben bilmem, ağam akşam söyler.” diyerek ayrıldı oradan.
Akşam Hamdi Ağa ve maiyetindekiler büyük bir kibir ile Sabri Efendi’nin evine gelip oturdular. Daha oturur oturmaz Hamdi görgüsüzlüğünü serdi ortaya.
—Yav Sabri, seni bilirim, severim ama nasibe bak işte; evine gelip misafir olmak da varmış. Yav sana gücendim ha! Ev başına göçecek niye demiyorsun aşağı köyde Hamdi Ağam var gidip ona söyleyeyim bi yardım isteyeyim de şu evi bir yaptıralım diye. Yarından tezi yok bizimkiler gelip baştan aşa yenilesinler bu evi.
Sabri Efendi’nin sabırdan ve öfkeden damarları şişmişti adeta. Sussa kendine zillet, konuşsa karşısındakine.
—Lüzumu yok Ağa, evimden de halimden de memnunum çok şükür. Hele sen sebebi ziyaretini aşikâr et.
—Valla başına talih kuşu mu kondu desem, kara bahtın ak mı olacak desem bilemedim.
Sabri “Töbe Ya Rabbim sabır, sabır…” diye mırıldandı.
—Yav bak hele Sabri, kim derdi benim oğlan senin kızı görecek beğenecek, evlenmek isteyecek diye. Şu nasibe bak yav. Allah var, ben de çok sevindim. Senin gibi dürüst bir adamın kızı, bizim hergeleyi de adam eder inşallah. Ne güzel oldu değil mi haa?
Yanında gelenler Hamdi’nin her söylediğini onaylamaya hazır halde bekliyor ne dese evet ağam ne güzel dedin diye kafalarını bir aşağı bir yukarı sallayıp duruyorlardı.
—Hamdi Ağa evime hoş geldin lakin…
Hamdi bir anda yüzünü asarak elindeki kehribar tespihi Sabriye doğru kaldırıp sözünü kesti.
—Lakin yok Sabri, benim defterimde olmaz yok, olur yolunu bulmak var; seni de kızını da ihya ederim. Ömrünüzün kalanında yokluk yüzü görmezsiniz. Cevabını ona göre ver. Şimdi ben gidiyorum. Sen akıllı adamsın, sonra üzüleceğin laflar etme. İyi düşün, taşın bu fırsat adamın ayağına ömürde bir sefer gelir, haa! Gıymetini bilmezsen; tepersen de beni az çok tanırsın Sabri. Hadi bana müsade, yarın gel konağa bekliyorum, orada cevabını yüzüme söylersin.
Hızlıca kalktı yerinden, tespihini şak şak, diye sert seslerle çeke çeke uzaklaştı. Peşindekiler de “Sabri Efendi hayırlı olsun ne bahtlı adammışsın, Hamdi Ağa’ya dünür oluyorsun.” diyerek çıktılar.
Sabri donup kaldı öylece evin orta yerinde. Gece sabah olmadı, doluya koydu taşmadı; boşa koydu dolmadı. Çareyi son defa kızıyla konuşmakta buldu. Asiye’de “O kibirli ve şımarık insanlardan uzak duralım.” deyince Sabri artık kesin kararını vermişti. Bu şerli insanların bir zararı dokunmadan nişanı, düğünü hemen çok masrafa girmeden elde avuçta ne varsa satıp savıp yapmak icap ederdi.
Ertesi gün Hamdi Ağa’nın konağına gitmedi, biriyle haber gönderdi. Daha önceden kızının sözünü verdiğini ve başkasıyla evlendireceğini bildirdi. Hamdi haber getiren adamı kovdu. Öfkeden deliye döndü adeta.
— Bana hayır demek ha! Çulsuza bak hele, adam yerine koyup evine gittik de kendini bir halt sandı. Hamdi Ağa’ya hayır demek ne demekmiş göreceksin. Gelip buraya it gibi yalvaracaksın. Ben ettim, sen etme ağam diye. Kalfa yürü git Celal’i getir buraya. Başıma ne işler açtı densiz oğlan. Kasabada, şehirde kız kalmadı sanki gitti çulsuz Sabri’nin kızını buldu. Beni de rezil etti.
— Celal ne işler açtın başıma, beni kimlerle muhatap ettin. Kız mı yok bize, davul bile dengi dengine çalar; bula bula bu çulsuzları mı buldun oğlum.
—Baba ben güzellikle olsun dedim, olmadı artık kendileri bilir. Çok pişman olacaklar çok.
—Vazgeç bu işten beni daha fazla bu saçmalıklarla uğraştırma. Ben onlara dersini verdiririm. Bu köyde herkes bana mahkûm ya ahırı yanar ya evi; ya kendi kaçar ya da başına bir iş açarım. Hadi git şimdi.
—Vazgeçmem baba, ben Celal’e hayır demek neymiş bir bir belletecem onlara.
—Ne yapacaksan iz bırakmadan yap, beni uğraştırma; bir sürü beslediğimiz adam var elini bulaştırma.
—Tamam, baba sen hiç merak etme. Hamdi Ağa ne derse o olacak bu köyde, herkes bunu iyi belleyecek.
Gözünü kin ve öfke bürüyen Celal, kendine o kadar güveniyordu ki kibrinden kendini haşa erişilmez dağlar gibi görüyordu. Ama eskiler derler ki: “Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar.” Doğrudan Turgut’un yanına gitti.
—Turgut gel buraya konuşmamız lazım.
—Hayırdır Celal,
—Bizim hayırla ne işimiz var oğlum, beni iyi dinle şimdi şu kızı isteyen oğlan kimmiş öğren, takip et; nerede gezer kimdir necidir? Sonra ona güzel bir pusu atalım. Görsün bakalım zırto, Celal’in istediğini elinden almaya kalkmak neymiş.
Diğer tarafta ise nişan hazırlığı başladı, ardından da birkaç aya mütevazı bir düğün yapmaya karar verdiler. Eşref Ali, köyün tek yolcu taşımacılığı yapan Enter traktöründen sebep “Enter Nuri” diye lakap taktıkları Nuri Bey’in traktörü ile iki gün sonra nişan için masraf görmeye şehre gidecekti. Gitmeden Sabri Efendi’ye uğradı. Şehirden neler alınması gerektiğini sordu. O da:
—Asiye ile kararlaştırın oğlum, ben anlamam bu işlerden ama beni iyi dinle; bu aşağı köydeki Celal midir nedir? Bu herifler belalı adamlar. Seni sordurmuş bizim köyde birkaç kişiye, belli ki bi şeytanlık peşindeler kendine dikkat et yalnız gezme, geceleri tekin ol, bunlar erkeklik nedir bilmez. Yakıp yıktıkları ocaklar çoktur.
— Tamam, baba sen merak etme, daha dikkatli olurum.
Celal sinsi planını kurdu. Enter Nuri’yi Eşref Ali’den başka yolcu almaması için tembihlediler. Şehirde de traktörün şoförlüğünü kendi adamlarından biri alacak Nuri o gün şehirde kalacaktı. Plan tıkır tıkır işliyordu. Sabah Eşref Ali, Nuri’nin boş traktörünü görünce şaşırdı. “Hani başka kimse yok mu?” diye sordu. “Eşref Ali, ne yapayım milleti zorla mı şehre götüreyim? Gideceksen gel, gitmeyeceksen beni oyalama hadi.” Diye çıkıştı.
Eşref Ali, “Bu işte bir bit yeniği var. ” dedi ama mecburdu, şehre gidip nişan alışverişi yapması gerekirdi. “Tamam, ama bana iki dakika müsaade et, bir şey unuttum.” diyerek hızlıca eve geri döndü. Anasının sandığını açtı. Rahmetli babasından kalan dede yadigârı altıpatları aldı. Kurşunlarını kontrol etti ve beline soktu. İnşallah lazım olmazsın, inşallah dedi ve hızlıca kendini dışarı attı. Nuri traktörle bekliyordu. Bu sefer yolcu olmadığı için römork takmamıştı. Nuri’den çıt çıkmıyordu, sadece “Şehirde işim uzun sürecek akşama ancak döneriz Eşref Ali, sen alacaklarını al, kahvede bekle beni hava kararınca ancak çıkarız.”
Eşref Ali, hayrolsun bakalım bu iş iyiye gitmiyor diye geçirdi içinden. Eşref Ali alacaklarını aldı, çantasını doldurdu. Kahvede beklemeye başladı. O sırada içeri kara kuru biri girdi. Gözü onu bir yerden ısırıyordu ama bir türlü çıkaramadı. Eşref Ali’yi sanki önceden tanıyormuşçasına doğru yanına geldi.
—Eşref Ali sen misin?
—Evet, sen kimsin?
—Beni Enter Nuri gönderdi. İşleri uzun sürmüş bu gece şehirde kalacakmış, “Git adamı götür geri gel, benim yüzümden nişanı kalmasın.” dedi.
Eşref Ali’nin eli gayri ihtiyari belindeki emanete doğru gitti, içi birden cız etti. Köye dönmese başka vasıta bulamazdı. Gecenin bu karanlığında kalacak bir yeri de yoktu. Gitmese nişan yetişmeyecekti. Başka bir çaresi kalmamıştı. “Kader!” Dedi nereye çekiyorsa yaşayıp görecekti. Yavaşça “Tamam” diyerek başını salladı. Havanın zifiri karanlığında köye doğru çıktılar yola.
Celal ve Turgut köyün altındaki büklümlü yolda pusuya yattılar.
—Celal, planın ne? Adamı döveceksek biz niye geldik, birkaç adam gönderseydik hallederlerdi.
—Kendi ellerimle kemiklerini kıracam onun. Bir daha yürüyemeyecek hale getirecem görsün bakalım benim istediğim kızı elimden almak neymiş. Yüzünü sar bizi görmesin, jandarma falan işin içine girerse bizim ırgatlardan birinin cebine üç beş kuruş koyarsın, alacak verecek meselesi diye gider teslim olur. Traktörü getiren de bizim adamlardan biri zaten; iyice bellettin değil mi ona nerede duracağını
—He ya, bu virajda duracak sorun yok. Aha geliyorlar, traktörün ışığı göründü.
Eşref Ali’nin içindeki darlık gittikçe arttı. Karanlığın içinde bir meçhule gittiğinden o kadar emindi ki. “Olacak olan olur, Allah Kerimdir elbet.” diye kendi kendine söylendi. Traktör yokuşta iyice yavaşladı. Şoför sürekli sağı solu gözetliyordu onun da tedirgin tavırları her halinden belliydi. Viraja yaklaşırken hafifçe geri döndü. “Biraz durmamız lazım sıkıştım sen bekle hele” dedi. Eşref Ali artık kendine bir pusu kurulduğundan iyice emin olmuştu. Belindeki emanete davrandı. Şoförün sırtına altıpatların namlusunu dayadı. “Sakın durayım deme kendine yazık edersin, bas gaza çabuk.” Şoför: “Yapma benim bir suçum yok.” Diyerek gaza yüklendi. Turgut’la Celal traktörün durmayacağı anlar anlamaz virajda önüne atladılar. Şoför acı bir frenle durdu. Her ikisinin elinde de silah vardı. Sırtındaki namludan ve önündeki yüzü kapalı silahlı iki adamın korkusundan şoför tir tir titriyordu. Ellerini havaya kaldırdı. “Benim bir suçum yok, bırakın beni.” diye yalvarıyordu.
Eşref Ali önce öylece donup kaldı. Korku üzerinden sıyrılıp gitmiş, yerini ne yapacağını bilemediği garip bir hal almıştı. Silahı tekrar beline soktu. Traktörden aşağı atladı.
—Ne istiyorsunuz benden, siz kimsiniz?
Celal hemen yakasından tuttu ve silahını Eşref Ali’nin kafasına dayadı. “Ulan seni anandan doğduğuna pişman edecem çulsuz, kimsin lan sen, neyine güveniyorsun?” O kızı bırakacaksın yoksa beynini patlatırım senin.” dedikten sonra tabancanın kabzasıyla tüm gücüyle Eşref Ali’nin başına vurdu. Diğer taraftan Turgut eline elindeki demir parçasıyla Eşref Ali’nin sırtına büyük bir darbe indirdi. Eşref Ali dizlerinin üstüne düştü. Celal’in üzerine tekrar vurmak için geldiğini görünce tüm gücüyle Celal’in suratına yumruğunu geçirdi. Celal ne olduğunu anlamamıştı. Böyle bir karşılık beklemiyordu. Burnundaki kanı görünce öfkeyle silahına davrandı. Ağızından küfürler savurarak birkaç el ateş etti. Fakat gecenin karanlığından yararlanarak Eşref Ali, çevik bir hareketle arkasında duran Turgut’u hışımla çekerek tabancanın önüne fırlattı. Kurşunlar Turgut’a isabet etmişti. Arkadaşının kendi kurşunlarıyla yere düştüğünü gören Celal deliye dönerek Eşref Ali’ye ateş etmeye devam etti. Olan olmuştu artık kurşun namludan çıkmıştı bir kere. Celal’in ilk paniklemesinde Eşref Ali kendini bir ağacın arkasına atmış ve o da artık silahını çıkarmıştı. Acı kurşun sesleri gecenin tüm sessizliğini bozdu. Eşref Ali ilk atışta Celal’i yere sermişti. Eli bir daha tetiğe gitmedi. Ne yapacağını bilemedi. Turgut’ta, Celal’de çoktan ölmüşlerdi, hırslarının kötülüklerinin bedelini ödemişlerdi. Eşref Ali sığındığı ağaca başını dayayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Ben ne yaptım, Allah’ım şimdi ne olacak?” diyerek feryat ediyordu. Sonra kendini toparladı, burada beklemeden köye gitmeli; olan biteni anlatmalıydı. Şoför olayın daha ilk başından traktörle kaçtığı için çaresizce iki yana yalpalaya yalpalaya köye doğru uzaklaştı, kanlı pusunun yaşandığı o yoldan. Bedenini demir gibi bir korku sardı, zangır zangır titriyordu. Bir taraftan sık sık arkasını kolluyor bir taraftan da zifiri karanlığa yenilerek düşüp kalmamak için tüm gücünü toplamaya çalışıyordu.
Gece yarısı kan ter içerisinde köye ulaştı. İlk önce Sabri Efendi’nin kapısını çaldı. Olanı biteni anlattı. Babasının arkasında Asiye gözyaşları içerisinde ağlıyordu. “Kaçalım baba, bize artık buralarda gün yüzü göstermezler, izin ver Asiye’yi de götüreyim.” dedi.
—Olmaz oğlum sabah olmadan gidip jandarmaya teslim olacaksın. Sen kendini korudun, şeriatın kestiği parmak acımaz; devlet ne ceza verirse çekeceksin. Bizim sözümüz söz. Sen bizim de namusumuzu savundun hiç merak etme, Allah sağlık verdikçe yolunu bekleyecez inşallah. Annen bize emanet, gönlünü ferah tut; artık başa gelen çekilir. Asiye gel kızım Eşref Aliyle konuşacaklarınız vardır.
Hava aydınlanmadan Eşref Ali anasının elini öpüp helalleşerek sevdiklerini ardında bırakıp teslim olmak için kervan geçmez yerlerden şehrin yolunu tuttu. Birkaç saat sonra zaten Hamdi ve adamları köyü bastı, her yerde Eşref Ali’yi aradılar; tehditler savurdular sağa sola ateş ederek öfke kustular. Ömür dediğin nedir yel gibi eser geçer? Eşref Ali altı yıl yattı mapus damlarında. “Nefsi müdafa.” dedi Hâkim Bey. Yüreği ne hasretler çekti. Yokluk ve acı bitmez sandı ama bitmeyen ne vardı ki şu üç günlük dünyada. Hepsi geldi, geçti. İçerde bu işlerin kaderini de bellemişti. Başına neler geleceğini iyi biliyordu. Sabrı öyle bir kuşanmıştı ki nasıl adım atacağını ne yapacağını bu altı senede ilmek ilmek örmüştü. Hapisten çıkar çıkmaz gizlice önceden yerini ayarladığı bir yerde günlerce saklandı. Sonra bir gece sabaha doğru köyüne gitti, anasıyla hasret giderdi. Asiye ile sadece aileden birkaç kişinin şahitliğinde nikâh kıydılar. Hava aydınlanmadan yanlarına aldıkları ahşap bir valiz ve birkaç bohça eşya ile Karadeniz’in bir ilinde hapishane arkadaşı Basri’nin akrabalarından birinin fabrikasında işe girdi. Yuvasını kurdu, çoluk çocuğa karıştı. Her zorluğun ardı kolaylık, her sabrın sonu bahardı işte. Üç kızları bir oğulları oldu. Çocuklarının hepsi okudu, iyi yerlere geldiler. Yuvaları huzurla bereketle doldu taştı lakin o yol, Eşref Ali’yi ömrü boyunca bir gölge gibi takip etti. Hasımları her yerde kiralık katil tutup onu arattılar ama bulamadılar. Allah, bir kulunu korursa göstermez hiçbir şerre. Ve nihayet kırk yıl geçti aradan ne hasımı kaldı hayatta ne anası ne kayın babası. Cenazelerine bile gidemedi yıllar önce. Geriye acı hatıralar ve yarım yamalak kavuşmalar kaldı. Ömrünün son demlerinde köyüne geri döndü. Şimdi o kıraç tarladaydı, ardında bıraktıklarının mezarları, kabuk bağlamayan ömür yaraları; hepsi buradaydı işte.
Şimdi yine o yola bakıyordu, bir yanında huzur bir yanında o yolun acıları; dalıp gittiği maziden cıvıl cıvıl konuşan torununun elinden çekiştirmesiyle kendine geldi.
— Dede, dede? Beni niçin duymuyorsun? Sürekli aynı yere bakıp duruyorsun? Ne var orada?
Eşref Ali, yaşlılıktan buğulanmış gözlerini nasır tutmuş avucuyla sıvazlayarak torununa baktı:
— Bak oraya evlat… O yol aslında bir saban izidir. Ben o yola gençliğimi bir tohum gibi ektim. Adını taşıdığın Sabri dedenin hasreti, annemin duaları, benim ömrüm, ruhumun gölgesi o yolda. Ben o tozlu yolda kayboldum, siz bugün geniş yollarda başınız dik yürüyün diye.
Sonra cebinden bir şeker çıkarıp torununa uzattı:
— Hadi bakalım, çok durduk. Asiye Sultan çayı çoktan demlemiştir, bekletmeyelim artık; zamanında çok yol gözledi, şimdi olsun beklemesin.
Torunu kahkahayı bastı:
— Koşalım mı o zaman dede?
Eşref Ali, ağrıyan dizlerine inat, torununun neşesine ayak uydurarak hafif bir tempo tutturdu.
Gözünden süzülen tek damla yaşı silerken arkasından bağırdı:
— Yavaş git Sabri, yavaş git. Dedenin şanzımanı senin gibi taze değil, dağılacaz yollarda! Güneş batarken, arkalarında kalan o yol; artık sadece acının değil, sabrın ve vefanın sessiz şahidi olarak onlara gülümsüyordu.
