Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

Eyvah Tıkandık

Sahi bütün suç evlatlarımızda mı? Çocuklarımıza varlık kadar yokluğun, yeni kadar eskinin, ihtiyaç ile lüksün ayrımını ve önemini kavratmak ebeveyn olarak bizim görevimiz değil mi?

EKLENDİ

:

Bir okulun mezuniyet pilavında buluşan sıkı dostlar, özlem giderdikten sonra aileden söz etmeye başladılar. Her biri kendi çocuklarının maddi ve manevi gelişiminden daha doğrusu gelişemeyişinden bahsetti. Önce Doktor Sezai Bey konuştu:

  • Babam pazarcılık yapardı. Yazın sıcak, kışın soğuk demeden çalıştı adamcağız. Beni ve yedi kardeşimi yetiştirdi. Ben doktor, hanım doktor. İki çocuğu yetiştiremedik. Kız iyi kötü bir mühendislik kazandı, oğlanın okumakta gözü yok. Esnaflık yapacak becerisi de yok.

Mimar Akif söze karıştı:

  • Al benden de o kadar. Sezai’den çok farklı değiliz biz de. Babam çobandı. Rahmetli dağda taşta yattı. Sırf bizi yetiştirmek için. Dördümüz okudu, kariyer yaptı. Diğer üçümüz esnafın kralı oldu. Bizim çocukları zorla okula, kursa gönderiyoruz. Özel okula gidiyor. Daha lisede okuyor. Neymiş efendim? Servisle gidemezmiş, araba alacakmışım beyefendiye.

Akademisyen Nurettin Bey önce iç çekti sonra konuşmaya başladı:

  • Profesör olduk, diye bizim çocuklar sizinkilerden farklı olmuyor dostlar. Eğitim Fakültesi’nde geleceğin öğretmenlerini yetiştiriyoruz. Ama evde kendi çocuklarımıza söz geçiremiyoruz. Bir vizyonsuzluk, bir lakaytlık almış başını gidiyor. Dost meclisi diye rahat konuşuyorum arkadaşlar. Durumumuz vahim. Babalarımız, analarımız ne zorluklarla yetiştirdiler bizi. Güzel bir söz var: “Hanemiz bir değil ama halimiz bir”. Anlaşılan durumlarımız çok da farklı değil.

Gruptaki diğer arkadaşlar da Nurettin Bey’i onayladılar ve onlar da problemlerini anlattılar. Çözüm konusunda kafa yordular, beyin fırtınası yaptılar. Ama dağılırken her biri derdini cebine koyup evine götürmek zorunda kaldı.

Bu türden muhabbetlere sizler da tanıklık etmiş olabilirsiniz. Ya da olayın aktörlerinden biri olabilirsiniz. Çünkü ender rastlanan bir durum değil bu hâl. Okumamış, gariban ebeveynlerin; iyi eğitim almış, parlak kariyer sahibi evlatları var. Ama o evlatlar, kendi çocuklarını yetiştirmekte aciz. Un var, yağ var, şeker var. Hem de birinci sınıf. Ama helva olmuyor bir türlü.

Âcizane “Üçüncü Nesil Tıkanıklığı” diye adlandırdığım bir durum söz konusu. Popüler olma yolunda bazı yazar ve konuşmacılar, meseleyi helal lokmaya bağlayarak çözmeye çalışıyor. Daha doğrusu kestirip atıyorlar. Elbette helal lokma mühimdir. Hem de çok mühimdir. Yani anne babalarımız, cahildi garibandı ama bize haram yedirmediler. Biz çocuklarımıza haram yediriyoruz diyorlar. Yerinde ama yetersiz bir tespit.

Yaratan, yarattığı mahlûkatın rızkını garanti ediyor. Buna rağmen rızık kaygısı, yaratılanda mevcut. Lakin bu kaygı, sadece rızık kaygısı değil. “Dünyaya gelmesine vesile olduğumuz çocuklarımızı, gerçekten nitelikli bireyler olarak yetiştirebilir miyiz?” kaygısı daha ön planda gibi geliyor. Anne ve babalarımızın döneminde sekiz – on olan çocuk sayısı, ikiye üçe düşüyor. Bazen birde kalıyor.

“Ben görmedim, çocuğum görsün. Ben yaşamadım, evladım yaşasın” düşüncesi hayata geçtiğinde; çocuklarımızda bir şükürsüzlük hatta bazen görgüsüzlük hâli alıp başını gidiyor. İstemeden verme, lazım olmadan hazır etme hâlleri, çocuklarda nesne şımarıklığına neden oluyor. Bu durumu en net şekliyle şöyle ifade edebilirim. Ebeveyn için sahip olduğu her nesne kıymetlidir. Evi, arabası, telefonu, saati bile. Ama çocuklarımıza sunduğumuz imkânlardan memnun olmadıklarını, aldığımız en güzel hediyeleri beğenmediklerini, son teknoloji telefonlardan kısa süre sonra sıkıldıklarını söyleriz. Ve biz de çocuklarımızın dedikodusunu yapmaya başlarız. Sahi bütün suç evlatlarımızda mı? Çocuklarımıza varlık kadar yokluğun, yeni kadar eskinin, ihtiyaç ile lüksün ayrımını ve önemini kavratmak ebeveyn olarak bizim görevimiz değil mi?

Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin!..

Hz. Ali (r.a):  ” Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin” derken sanki bizi işaret ediyor. Elbette zaman hızlı değişiyor. Nesneler, çabuk eskiyor. Teknolojinin hızına yetişemiyoruz. Fakat çocuklarımıza sadece biz etki etmiyoruz. Akran baskısı dediğimiz bir durum söz konusu. Okuldaki, sokaktaki arkadaşından etkileniyor. Onun konuşmasına bayılıyor. Onun tarzını kıskanıyor. Onun kıyafetlerine, markasına özeniyor. Onun arkadaş grubuna dâhil olabilmek için, çok şeyden vazgeçebiliyor. Vazgeçtikleri içinde en acı olanı, evladımızın ailesi olabiliyor. Yani evladımız, bizden vazgeçiyor. Arkadaşı uğruna, bizi siliyor.

Bu noktada ebeveynlere ısrarla bir uyarıda bulunmak istiyorum. Lütfen çocuklarınızın arkadaşlarını değil; arkadaşlarının yanlış tutum ve davranışlarını eleştirin. İkisi farklı şeylerdir. Arkadaşını eleştirdiğimizde yavrumuz, bizi bırakıp arkadaşına koşar. Davranışı eleştirdiğimizde, çocuğumuzun etik terazisini harekete geçirebiliriz. Doğru bakış açısını kazandırabilmek, paha biçilmez bir kazanımdır.

Son bir not. Çocuklarımızın en iyi arkadaşı olmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Çocuklarımıza dostça davranabiliriz ama en iyi arkadaşı, kankisi olamayız. Olmaya da gerek yok zaten. Öncelikle biz onların akranı değiliz. Onların anne ve babasıyız. Rolleri karıştırmaya gerek yok. Arkadaşın yeri ayrı, anne-babanın yeri ayrı. Çocuklarımıza iyi şeyler öğretmek istiyorsak, iyi örnekler sunmalıyız. En iyi örnek, kendi yaşantımız olacaktır.

Çok Okunanlar