Hacda yaşanan kardeşlik tablosu, diğer bir ifade ile hac arkadaşlığı, döndüğümüz topraklarda da böylece, aynı şuur ve anlayışla ve hatta aynı sıklıkla devam etse ne kadar güzel olurdu! Ama biraz dağılıyoruz giderek; biraz kendi kabuğumuza çekiliyoruz; kendi meşgalelerimizin içine dalıyoruz, hatta gömülüyoruz.
Bu, kardeşlikten de öte, dostluktan, arkadaşlıktan öte, aynı çizgide olmaktan öte, ancak Allah’ın önünde olmak, O’nun gözetiminde olmaktı. Biz hacda böyle bir hâli yaşamıştık. Bunun tarifi çok da kolay değildir, ama en azından o hâli yaşayanlar gönüllerinde bunu hissederler. Bu yüzden değil midir ki, daha sonra da zaman zaman umreye gidenler için biraz değil, şiddetli bir eleştirel dil kullananlar, oralara kendileri de gittikten sonra ne kadar yanlış düşündüklerini fark ederler. Önce öyle düşünen insanlar, sonradan bir daha gitmek istediklerini belirtme ihtiyacı duyarlar. Çünkü orası bir cazibe merkezidir. Bu cazibe ancak oralara gidince anlaşılabilmektedir.
Birkaç kez o beldelere gitmiş ve görmüş ve o hâli yaşamış birisi olarak bu cazibeyi tam tarif edemeyebilirim. Ama şu kadarını ifade etmeliyim: O yüceler yücesinin bir kulu olmak ve O’nun bir kulu olarak O’nun huzurunda, dostlarla yan yana ve hatta kol kola durmaktan kaynaklandığını hissettiğim bir hâl… Haccın manevi hazları, bu hâl yaşanırken tadılabilir; dolayısıyla ancak yaşanarak fark edilecek ve anlatılabilecek bir şey.
Mevlana da aşkın ne olduğunu sorana, ben ol da bil, diye cevap veriyor. Hacda tadılan haz da ancak yaşanarak fark edilebilir.
Ama şunu da belirtmek gerekiyor: O’nun evinin etrafında kol kola yürümek, birlikte O’nu anarak yürümek, ancak O’nun kulu olmak bilinciyle mümkün olabilecek bir şeydir. İlk umre ziyaretimde hatırladığım bir olay, bunun ilginç bir örneğidir. Bir Ortadoğu gezisi diye kafileye katılan birisi, Mekke’deyken birkaç gün sonra, artık gidelim, demeye başlıyor. Burada beni sinekler yiyor, diyor. Hâlbuki ortalıkta sinek filan yok. O, oradan haz alamadığı için rahatsız oluyor. Daha doğrusu rahatsız edildiğini düşünüyor. Onun için doğru bir amaçla ve doğru bir hedefle yola çıkmak oldukça önemli, diye düşünüyorum.
Hacda, Allah’ın varlığını ve biz de içinde olarak her şeyi sarıp sarmaladığını düşünüyor değil, bizzat bunun bilincine varmış oluyoruz. Hac, böyle bir bilincin gelişmesini ve perçinleşmesini sağlıyor. Hacda böyle bir dikkatle yaşamaya çalışıyoruz.
Başka zamanlara göre daha dikkatli olmamızı sağlayan bir başka saik de şu olmalı: Bizi sürekli gözetleyen ve kayda alan bir kameranın karşısındayız, sanki. Bir yanlış hareket yapmamaya azami dikkat gösteriyoruz. Günlük hayatta en çetrefil olayların bile çözümünde şurada burada var olan kameraların ne çok işe yaradığını görüyoruz. Hâlbuki burada kamera karşısında değil, doğrudan huzur-ı ilahideyiz. Omuzlarımızdaki yazıcı melekler de her hâlimizi, her hareketimizi kayda geçiriyorlar. Bundan daha ötesi, hacda Rabbimizin tarassudu altındayız. Aslında her zaman ve mekânda O’nun önündeyiz, ama hacda, daha mübarek bir mekânda, bizzat O’nun evinde ve o evin civarındayız. Kâbe, Beytullah olarak anılıyor, yani Allah’ın evi olarak tesmiye ediliyor. O mübarek yerde olmanın farkında olarak oralarda bulunmak, hacıları daha dikkatli olmaya sevk ediyor. Bey, paşa, zengin, fakir, yönetici, patron değil, Allah’ın önünde hepimiz birer kuluz. Burada herkes eşit. Bu yüzden kimsenin kendini önemsemesi mümkün değil. Allah’ın kulları olarak, hele ihramlıysak giydiklerimiz de eşit, iki parça havludan ibaret. Allah’ın kulları olarak ve aynı amaçla bir araya gelmiş insanlar olarak arkadaşız, yoldaşız, gönüldaşız, dindaşız, kardeşiz, dostuz, dertdaşız, amaçdaşız.
Bu dikkat, bu farkına varış, böyle bir bilince eriş, normalde eskilerin çile dedikleri, kırk gün kimsenin olmadığı bir yerde kendi içine kapanışla elde edilebilecek bir hâl, manevi bir kazanım. Hâl, daha genel anlamda, sanki gelip geçici bir şey gibi duruyor. Hâlbuki bahsettiğim, hacda kazanılan bu hâl, gelip geçici değil bilakis üstümüze çakılı bir şey. Öyle olması gerekiyor.
Efendimizin Hira mağarasında yaşadığı ve zamanla kazandığı bir hâl. Onun en olgun yaşında, kırk yaşında kendi içinde biriktire biriktire edindiği asıl olgun insan oluşu, bu olgunluğu ile evine ve insanların arasına dönüşü. Hira’da kendini buluşu, bu hâlle evreni de keşfedişi, evrenin sahibini keşfedişi, O’nun varlığından kendi içine bir ışığın, bir nurun yansıyışı. Dolayısıyla kutlu bir vazifenin de sorumluluğunu üstlenişi.
Bu hâl için ‘çakılı’ nitelemesini kullanmıştım. Hacda bu hâl çakılmıştır, ama onun üstümüzde devamlı kalabilmesi için de bir gayret içinde olmamız gerekecektir. Onu bize bağlayan bağlar zamanla gevşeyebilir, pörsüyebilir. Her namazda huzur-ı ilahiye çıkışımız, namaz niyeti için eskilerin ‘durdum divana’ dediği eylemi gerçekleştirmemiz, o güzel hâlin daha da pekişmesini sağlayacaktır.
