Hz. Hüseyin (ra), tarihteki bütün peygamberlerin bâtıl karşısındaki kıyamının, çileli hicretinin ve hakikat uğruna verdikleri mücadelenin ortak adıdır.
O, tevhid mücadelesindeki ahlakıyla İbrahim’dir (as).
Firavunlara karşı hakikati haykıran cesaretiyle Musa’dır (as).
İktidarın kibri karşısındaki vakar ve direnişiyle Davud’dur (as).
Yolunda, kelamında ve hayatında hakkın tecessüm etmiş hâli olarak İsa Mesih’tir (as).
Rahmeti, üsve oluşu ve insanlığa örnekliğiyle Mustafa’dır (sav).
O; safiyettir, tertemiz fıtrattır.
Zalime karşı cihat, mazluma hayat olmaktır.
Müslümandan beklenen dik duruştur.
Şefkatli bir “vav” iken gerektiğinde şedid bir “elif” olabilmektir.
Hakkı haykırmak, zulme asla koşmamaktır.
Fedakârlıktır.
İlkeli olmaktır.
Erdemin ve hakikatin muhafızı olmaktır.
Cömertliktir.
Merhamettir.
Şefkattir.
Ve bütün bunları can pahasına koruyabilmektir.
Hz. Hüseyin, Hakk’ın bâtıl karşısındaki yıkılmaz yalnızlığıdır.
Susadığı hâlde eğilmemektir.
Oklarla vurulduğu hâlde kıyamından vazgeçmemektir.
Adaletin keskin kılıcı, korkunun susturamadığı hakikat dilidir.
Peki ya Yezid?
Yezid; şerrin, kibrin, hırsın ve kötülüğün birleştiği karanlık noktadır.
Kötülüğü emreden çirkin yüzdür.
Nefsin doymak bilmeyen iştahıdır.
Çalmaktır.
Öldürmektir.
Yağmalamaktır.
Kutsalı çıkar uğruna tüketmektir.
Sebepli haksızlık, sebepsiz zalimliktir.
Kutlu sedayı susturmak, hakikatin sesini boğmaktır.
Kabil olup masumiyeti katletmektir.
Bu yüzden her çağda bir Yezid vardır.
Ama Hüseyin daima iyinin, doğrunun ve hakikatin adıdır.
Ve ümmet…
Hz. Hüseyin’in mübarek başı başka yerde, makamı başka yerde, bedeni başka yerde…
Tıpkı parçalanmış ümmet gibi.
Kimileri imametin peşinde başsız kalmış,
Kimileri “asıl biziz” derken gövdesizleşmiştir.
Oysa Hüseyin, gövdeden ayrılanlara baş; baştan ayrılanlara gövdedir.
Birleştirici hakikattir.
Toparlayıcı vicdandır.
Peki Yezid?
Her zamanda vardır.
Ama hiçbir yerde kalıcı olamaz.
Çünkü zulmün ömrü kısa, hakikatin ömrü ebeddir.
