“… Binlerce yıl önce bir Sümer kralı, sokaklarında insanların güvenle yürüyeceği şehirler hayal etmişti. İnsanlar şehirlere binlerce yıl caddeler, sokaklar yaptı. Hiçbiri karanlık stabilize yollara açılmaktan kurtulamadı. Şehir surları şeklinde tacıyla Hepat, toprağın ruhu Kybele, Athena, Meryem Ana, Azize Tekla, Hacı Bektaşı Veli, Aziz Mahmud Hüdai de koruyamadı. İnsanoğlunun içindeki stabilize yolları, binlerce kandil, binlerce yıl aydınlatamadı.” Kevser Çakır
Şimdiye kadar dünya tarihinin her zaman aynı oranda iyilik ve kötülük barındırdığını düşünüyordum. İyi ve kötü daima çatışıyor uzun vadede iyilik kazanıyor ancak kısa vadede kötülük kazanmış gibi görünüyordu.
Son zamanlarda meydana gelen olaylar, teknolojinin bu kadar gelişmiş olması, dünyanın öbür ucundan haberler alınabilmiş olması insanların zulmü fazlasıyla kanıksamasına mı vesile oldu acaba diye düşünür oldum. Çünkü bu araçlar vasıtasıyla ülkenizde akşam haberlerinde verilen üçüncü sayfa haberleri dışında dünyanın çeşitli yerlerinde zulüm manzaraları her gün gündeme gelir oldu. En son İsrail’in Gazze’ye yaptıkları derken şimdi ABD ve İsrail’in İran’a karşı tutumu. Her gün televizyonlar ya da diğer araçlar aracılığıyla masum insanların savaş nedeniyle öldürüldüğü haberini alıyoruz.
Ölüm, yakınlarını kaybetmemiş olan insana bir anlam ifade edebiliyor mu acaba? Söz konusu olan şey kendi canı olmadıktan sonra canlar yeteri kadar acıyabiliyor mu? Diğer yandan iletişim araçlarının bu denli yaygın olduğu bir dönemde bu ne kadar mümkün? İnsanlar, her gün canı bu denli acıyarak yaşamaya devam edebilir mi? Çünkü nihayetinde hayat devam ediyor ve etmek zorunda. İnsana verilmiş en büyük nimetlerden biri değil mi bu durum zaten. Ancak bir zamanlar bulunduğu köyde bir yakınını kaybeden birisi olduğunda bütün köy haberdar olur, yas ilan edilir ve uzun süre çektiği ıstıraba eşlik edilirdi ya şimdi dünyanın küçük bir köy haline gelmiş olması insandaki bazı hassasiyetleri zayıflattı mı dersiniz? Bu nedenle mi bazılarının bu kadar pervasız davranması daha kolay oluyor.
Savaş da taraf olmak, bir tarafın diğer tarafı vurduğuna sevinmek ne kadar vicdani? Özellikle taraflardan birisinin herhangi bir korkusu olmaması nedeniyle bütün savaş suçlarını işlediği durumlarda. Çünkü savaşın bile bir hukuku, bir etiği var ya hani şu tarih kitaplarında yazan ve uluslararası diplomasi de yerini alan ancak günümüz dünyasında hiçbir geçerliği olmadığına defaatle şahitlik ettiğimiz… Gücü elinde bulunduran tarafın kadınlara, çocuklara, sivillere, bitkiye, tabiata ve diğer canlara zarar vermekten hiçbir şekilde kaçınmadığını gördüğümüz… Ölenlerin büyük çoğunluğunun masum insanlar hatta çocuklar olduğunun haberlerini aldığımız…
Yaradan önce erkek ve kadını yarattı daha sonra da dünya hayatındaki her şeyi onlara emanet olarak verdi. Ancak emanetlerin kıymeti ne kadar bilindi sorusunun cevabı üzerine uzun uzun düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Zira dünya hayatında insan evladının görevleri arasında dünyanın en narin ruhları olan çocuklar için sevgi dolu güvenilir bir ortam oluşturmak vardı. Maalesef yetişkinler tarafından oluşturulan düzende kimilerinin nasibine hayatları, hayalleri ve nihayet çocuklukları çalınmış bir nesil olmak kaldı. Ve korkarım ki bu nesil yaşamış olduğu güvensizlik ve etrafta kendilerine yardım eden kimsenin olmayışının verdiği kimsesizlik nedeniyle öyle yaralar almış olacak ki bu yaraları sarmak pek de mümkün olamayacak.
Oysaki Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi “Alt tarafı bir çiçek koklayıp, bir hayvan sahiplenip, birkaç insan tanıyıp, sevip gidecektik bu dünyadan…” Ancak gördük ki bunları yapmanın bile imkânsız hale getirildiği ortamlar oluyor. Ve sinelerinde farkında olarak ya da olmayarak birçok güvensizlik, kırgınlık, kızgınlık ve öfke barındıran çocuklar yetişiyor. Ve bu çocuklar yaş aldıkça biriken bu duyguları ile nasıl baş edecekleri konusunda bilgisiz ve tecrübesiz kaldıkça çaresizlik ve kötülük yayılır oluyor dünya hayatına…
Gündemin anlam ve önemine binaen bu yazıyı Mourid Barghouti’nin bir şiiriyle bitirmek istiyorum:
“O da iyidir
Yataklarımızda ölmek de iyidir, temiz bir yastıkta ve arkadaşlarımızın arasında.Bir kez olsun ellerimiz göğsümüze kapanmış, boş ve solgun, çiziksiz, zincirsiz, bantsız ve belgesiz ölmek iyidir.
Temiz bir ölümle ölmek iyidir, gömleğimizde deliksiz ve kaburgalarımızda delilsiz.
Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, beyaz bir yastıkla, ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında, çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda, arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan, tarihe aldırmadan, dünyayı öylece bırakarak, bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak ölmek iyidir.”
