Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Rüzgârın İhaneti

Bir sonbahar sabahı düştüm dalımdan, senden. Oysa hiç aklımda yoktu ayrılık, kışı geçirip baharda yeni bir güne başlayacaktım. Ansızın esti rüzgâr; hiç haber vermeden, hissettirmeden. Öylece düştüm yere, bir gözüm sende… Kaç gün, kaç saat seyrettim seni, bilmiyorum. Belki yüzün benden yana döner diye sabahı sabah ettim. İlk düşen ben değildim, son da olmayacaktım…

EKLENDİ

:

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez

(Shakespeare, 66. Sone)

Bir sonbahar sabahı düştüm dalımdan, senden. Oysa hiç aklımda yoktu ayrılık, kışı geçirip baharda yeni bir güne başlayacaktım. Ansızın esti rüzgâr; hiç haber vermeden, hissettirmeden. Öylece düştüm yere, bir gözüm sende… Kaç gün, kaç saat seyrettim seni, bilmiyorum. Belki yüzün benden yana döner diye sabahı sabah ettim. İlk düşen ben değildim, son da olmayacaktım. Rüzgârın her esişinde, olduğum yerden daha da uzaklaştım. Sense hiç eğilmedin, aramadın yaprağını. Varlığımla yokluğum birdi, sabah hep aynı renkte ağarıyordu onun için. Hâlbuki bana her gün daha griydi.

Benim gibi savrulup duran sararmış yaprakların üstüne kar yağmaya başladı, benimse içime buz. Donmuş yüreğime gece arkadaşlık ediyordu. Bir o anlıyordu hâlimden, bir o saklıyordu gözyaşlarımı. Yalnızlık her yeri kaplarken dalımın gölgesiyle yetindim; damarlarıma işleyen soğuğa rağmen varlığıyla ısındım. Sabaha yakın saatlerde “Bir de sen gitme!” diyordum, zor geliyordu terk edilmişlik. Artık düşen yağmur damlaları içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Fırtına yaklaşıyordu, özlemek yoktu artık. Belliydi bundan sonrası.

Tanıdık bir acıydı bu. Derinlerde, çok derinlerde, artık göremediğim ama sızısını hissedebildiğim bir sıcaklık… Yakmasa da acıtmaya devam eden bir kor… Bir süre sonra acıdan uyuşan bedende his bırakmayan bir etki… Zor oldu yeniden yaşamak, bunca zaman sonra unuttuğum bir acıyı tekrar bıçak darbesiyle hissetmek… Ben öylece sürüklenirken çığlıklar attım, ama sesim çıkmadı. Daha çok bağırdım, sesimi duyuramadım, kahroldum, oracıkta kalakaldım. Ağlayamadım. Hâlbuki ne kolay ağlardım. Küstüm, her zamanki gibi. O umursamadı, hep yaptığı gibi.

Yoldan geçenler herhangi bir yaprakmışım gibi yanımdan geçip gittiler. Titreyen bir yaprak kimin umurumdaydı? Oysa söyleyemediğim cümlelerim vardı; belki de sana onları hiç söylemeyecektim, sadece yüzüne bakıp gülümseyecektim yalandan veya gözlerimi bu dünyaya kapamadan son kez bir merhaba diyecektim. Olmadı. Sanki gece hepsinden zavallıydı… Acımayı unutmuş yüreğim canlanırken birdenbire, kendine acımayı hatırladı. Uzun zamandan sonra acınacak kişinin aslında kendim olduğunu, başkalarına acımanın kederden başka bir şey getirmediğini fark ettim. İçimde kopan fırtınaları kimsenin dindiremeyeceğini ve bu umarsızlıkla bir başıma sürüklenirken gözümün arkada kalacağını biliyordum. Durmadı rüzgâr, estikçe esti. Artık seni uzaktan bile olsa göremiyordum. Unutulduğum yerdeydim.

Sen ki bana umut etmemeyi öğrettin. Dallarının arasında sakladığım anılarımı sildin bir bir. Hayalini sildin sen. Sığınağımdın benim ama sığınacak yer bırakmadın. Dalıp gittiğim bir pencerenin ardındaymış gibi, toz bulutunun arasında hayalinden başka bir şey göremesem de uzaklara bakıyordum ve biliyordum ki her şeyin sebebi sendin. Tüm yoklukların, çaresizliklerin, isyanların… Bu anlamsız bekleyişlerin, garip sızlanmaların ardında buğulu bir umut vardı, o da yok oldu. Nedenini bilemediğim bu ruh hâli, bildik bir şarkıyla gün yüzüne çıkıyordu. Ruhumun çizgilerinde ilerleyen bu sızı, bir yürek damlasında kendine yer buluyordu. Davetsiz bir misafir gibi, uykuda ansızın yoklayan buhranlar gibi…

Bu ağırlık, burukluk her şeye küstürürken yüreğimi; bir sana küsmeme izin vermiyordu. Yok etmek istediğim- aslında olmayan- varlığını, ezelî ve ebedî âlemde her yere kazıyordu. Evvelde neysen, âhirde de öyle kal istiyordu. Hâlbuki evvelin yoktu senin, hiç olmamıştın. Gökyüzünde bulutlarla çizilen ve her gece yıldızlarla silinen; ama, ertesi gün bıkıp usanmadan yeniden tasarlanan bir resimdin sadece. Resmi gören kimse olmamıştı.

Artık bulutlar yoktu, seni kıskanan yıldızlar hiç görünmüyordu. Seni çizecek bir ressam da yoktu ne yazık ki. Sen de yoktun. Buna rağmen her fırsatta kanadığın yerden başını uzatıp kabuk tutmuş o derin yaranın içine sızmaya çalışan sendin. Sen, kanadıkça ortaya çıkan, durulunca kaybolan; hiç olmadığın hâlde hep var olduğunu sanan bir yokluktun. Sana ad bile konmamışken adının her yerde yazdığını sanan kibrin ta kendisiydin. Öyle zalim, öyle vicdansız, öyle acımasız… Sana düşenin çabaladıkça dibe çekildiği bir bataklıktın. Sonu olmayan bir yoldun; taşlı, dikenli, çamurlu… Sen ki gecenin karanlığı, karanlığın bile korktuğuydun.

Sırf kaybolduğum o geceye inat, bir tek ben olacaktım. Yıldızların hikâyelerini dinlemeyecektim. O gece, ben kendi hikâyemi yazacaktım. Geçmişten, şimdiki zamandan azade, herkesten uzak bir kurgu… Kimse kendinden bir şeyler aramasın diye… Yalnız ve ıssız bir yolun sonunda bitecek bu öykünün kahramanı olmayacaktı. Artık tek kahraman bendim. Yalnız ve ıssız…

Bu rüzgârın sert eseceğini tahmin etmeliydim. Yaprakları bu kadar uzağa savururken beni de bir yerlere atacağı gün gibi aşikârdı. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum. Acımasızca esti, savruldum, gittim bir anda. Dönüp bakmadı bile bıraktığı enkaza. Artık nerede, neyi beklediğimi de bilmiyorum. Bahar gelecek, yeni yapraklar filizlenecek, ardından o sonbahar gelecek. Yine kaç zaman geçecek rüzgâr sakinleşene kadar? Sonrasında, savururken açtığı yaralarımı iyileştirebilecek mi?

Rüzgâr, bu defa çok sert esti.

Çok Okunanlar