Bir Öğüt Olarak Güz
Güz, tabiatın hal diliyle konuştuğu bir öğüttür. Ağaçların birer birer yapraklarını bırakması, insan ömrünün de ağır ağır eksilişine işaret eder. Her sararan yaprak, insana yaklaşan bir ayrılığı, sessizce yaklaşan ölümü hatırlatır.
“Dökülürken yapraklar,
ve bir ayak sesi duyarsan,
benim gelen bütün soğukluğuyla,
benim gelen sonbahar…”
Şairin dediği gibi, “ömür takviminden bir yaprak düşmeye hazırlanır” insan. Tıpkı bahar gençliğe, yaz olgunluğa benzetildiği gibi, güz de ömrün sonbaharıdır. Her sararmış yaprak, insana “dünya kalıcı değildir” der. İnsan da tıpkı ağaç gibi meyvesini verir, gövdesi yorulur, dalları hafifler ve sonunda faniliğin haykırışına yakalanır. Ama bu hüzünvari göç bir yok oluş değil, asıl vatan olan ebediyet yurduna yolculuğun işaretidir. Şairce bir söyleyişle:
“Her düşen sarı yaprakta bir ders saklıdır,
Fânîlik gerçeği kalpte ebed odaklıdır.”
Fanilikten Ebediyete
Güz mevsimi, tasavvuf ehlinin “tefekkür-i mevt” dediği hatırlamayı canlı tutar. Çünkü faniliği görmek, insana ebediliğin kapısını hatırlatır, ebediyeti aratır. Bir yaprağın toprağa düşüşü, aslında yeniden dirilişin de müjdesidir. Teselli verir insana; üzülme, yaratan yeniden yaratır… Kısılamayan bir sesle adeta âlem ses olur ve âleme duyurur:
“Yalnız hüznü temsil etmez, sevinçtir de sonbahar.
Gidişinin ardından gelecektir çünkü yeni bir ilkbahar.”
Bir yaprağın toprağa düşüşü, yeniden dirilişin müjdesidir aslında. Ve dizelerde de umuda dönüşür; dökülen yapraklar ve esen havasıyla dirilişe dair kuşkuları süpürür:
“Her düşen sarı yaprakta bir ders saklıdır,
Fânîlik gerçeği kalpte ebed odaklıdır.”
Kalbin Mevsimi
Ömür güzünü yaşayan insan, artık içindeki dünya telaşlarını bırakır. Kalbi sükûnete erer, gözleri ebedî saadetin ufkuna çevrilir. Nasıl ki güz, baharın ve yazın meyvelerini olgunlaştırırsa, ömrün sonbaharı da sabır ve emeklerin meyvesini ortaya çıkarır. Belki de bundandır ki gönül ehli der:
“Güz, yalnızca tabiatın mevsimi değil, aynı zamanda kalbin de mevsimidir. Çünkü faniliği hatırlatır, ebediyeti çağırır, ebediyet soluklatır.
Güz, yalnızca tabiatın değil, kalbin de mevsimidir.
Faniliği hatırlatır, ebediyeti çağırır.”
Söz Yunus’un olsa, şimdi onu diliyle değil, mevsimler taşlar bile konuşur:
“Yunus der ki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri, kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler”
Yunus doğru söyler; taşların sessizliğinde de dökülen yapraklarda da bir ders gizlidir.
Ölüm: Vuslata Açılan Kapı
Öyledir, şairlerin konuşan dili öyledir; ölüm vuslattır, emr-i ilâhî ile Allah’a kavuşturan bir hasretin bitimidir. Bu sebeple gerçekten iman etmiş olanlar için mevt, Nursî’nin tarifiyle, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablara kavuşma vesîlesidir. Hakikî vatana ve ebedî saadet yurduna girme vâsıtasıdır. Dünya zindanından cennet bostanına bir davettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah Teâlâ’nın fazlından, hizmete mukabil ücret almaya çağrıdır. Hayat vazifesinin külfetinden kurtuluş, kulluk mükellefiyetinin ve imtihanın bitiş vaktidir. Mevlânâ’ya göre de ölüm yeniden doğumdur. Batan güneş gibi burada batarken, başka yerde doğmuştur.
Sezai Karakoç, sonbaharın hüznünü dirilişle yorumlar:
“Anlatacaktım ölümlerini bir sonbahar eşliğinde
Bir kış güneşliğinde
Fakat baktım bu ölüm değil, diriliştir
Tabiatı aşan bir bildiriştir
Ne güz ne sarı renk bu göçü anlatır
Bu kan rengi bu kıpkızıl öçü anlatır
Görünüşte kırmızı gerçekte yeşil
Görünüşte öç hakikatte değil
Faninin sonsuzla barışması
Affın mağfiretle yarışması
Yaprağın düşüşü değil bu toprağa
Bir yıldırım çarpışıdır dağa
Sonbahar değil ilkbahardır.”
İç Hesaplaşma Mevsimi
İlahi sesin ruhlarımıza nefes olduğu Kur’an-ı Kerîm’de, “Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur” (Nisâ, 4/78) buyrulduğu üzere, hiç şüphesiz ölüm herkese ulaşacaktır; ondan kaçış yoktur. Onunla karşılaşınca, ölüm sonrası ihtiyaç duyacaklarımızı şimdiden tedarik etmek gerekir. “Kıyamet için ne hazırladın?” diyen Kutlu Elçinin uyarısı bunu bize hatırlatır.
Ölüm, insanı tefekküre sevk etmesi gereken büyük ve önemli bir hadisedir. Nitekim Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde, “Vaiz olarak ölüm yeter” buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber’e, “Müminlerin hangisi daha akıllıdır?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Ölümü en çok hatırlayanlar ve ondan sonrası için en güzel şekilde hazırlananlardır.”
Dolayısıyla ölüm ve ölüm sonrasıyla bağ kurmak, İslâm dini ve Müslümanlar açısından büyük önem arz etmektedir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav), “Lezzetleri yok edip bitiren ve acılaştıran ölümü çok hatırlayın” buyurmuş, kendisine uyanlara “tefekkür-i mevt” ve “rabıta-i mevt” amelinde bulunmalarını sünnet olarak tavsiye etmiştir.
İlkbaharın coşkusundan, yazın hararetinden sonra güz; sükûnetin ve dinginliğin vakti olur. Gökyüzünün griye çalan rengi, içimize de düşüncelerin ağırlığını bırakır. İnsan bu mevsimde ister istemez kendi ömrünü de hesaba çeker: “Benim baharım geçti mi, hangi yapraklarım sarardı, hangi dallarım kırıldı?”
Ama güz sadece hüzün değildir. Aynı zamanda bir olgunlaşma vaktidir. Meyvelerin tam kıvamına ulaştığı, hasadın yapıldığı, emeklerin karşılığının alındığı mevsimdir. Yani güz, insana hem faniliği hatırlatır hem de sabrın ardından gelecek baharın ve sonsuzluk bereketini gösterir.
Belki de bu yüzden güz, insan kalbinin mevsimidir. Sessiz ama derin; hüzünlü ama hikmetli… Baharın neşesinden, yazın hararetinden sonra güz; yavaşlamanın, içe dönmenin mevsimidir. Gökyüzü griye çalarken, insanın iç âlemi de derin düşüncelerin gölgesine bürünür. Her bir düşen yaprak, “bir gün sen de toprağa düşeceksin” diye fısıldar adeta. Sonsuzluk bestesinin görüntülü versiyonu çalınır artık tabiatta.
Sonbaharın hüznü çöktü içime,
Sensizlik karları yağdı saçıma.
Basiret versen de bakış açıma,
Ben sensiz ebedi olamazdım ki.
Ve zumlanır sonbahar hikmet bakışlılardan; faniliği hatırlatırken olgunluğu da öğreten bir zaman dilimi…
Mütefekkir Nursî şöyle der: “Asr zamanı ise güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine ve onlardaki şuunat-ı ilahiyeyi ve in’amat-ı Rahmaniyeyi ihtar eder. İnsan, bir misafir memurdur ve her şey geçici, bîkarar olduğunu ilan etmek zamanıdır. Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan, ihsana karşı perestiş eden ve firkattan müteellim olan ruh, kalkıp abdest alıp şu asr vaktinde ikindi namazını varmak, O’nu bulmak, O’nu bilmek, O’nla olmak belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu anlamak…
Fanilerden Bâkiye
Fani dünyanın titrek ışıkları arasında yürürken, her solan yaprak bir ömrün sessiz vedasını fısıldar. Gözle gördüğümüz her şey bir gün ardında yalnızca anı bırakır. Fakat ruhun derinliklerinde kök salan, gönüllerde iz bırakan bakiyeler vardır; işte onlar hakikatin sessiz şahitleridir.
“Ey baki olan, sensiz hiçbir şey baki kalmaz; ancak senle baki olunur.” der. Tıpkı batıp gidenleri sevmem diyenler gibi, ömrün akışında gerçek faniden bâkiye giden bir yol bulur, yolu idrak eder.
Hak dostu ne güzel der:
“Bu dünyada her gelen göçmek için gelir.
Fâniden bâkiye geçmek için gelir.
Hak ile bâtılı seçmek için gelir.”
Ve şu an ve şimdi, hiç kuşkusuz, sonbahardı, sizlerle geçerken fena yurdundan; yapraklardan, havadan bir sisli hüzün taşıyordu ve ölüm bize yaklaşıyordu.
Ölüm döşeğindeyken sorsalar son sözümü:
“Bütün kuşlar vefâsız, mevsim artık sonbahar” dememek için, ölüm sonrası hayata hazırlık müessesesini bilmek hayatı… Ve yaşanmamışlıkların, pişmanlıkların, şarkı sözüyle sonbahar akşamlarının bir tembihi vardır: seni ölümle terk edecek ne varsa kalben terk etme zamanı…
“Ölüm bizi çağıran sessizliğin sesidir.”
Fanilerin okuttuğu ibret bestesidir ya da imtihanın koşusunun mezarda bitmesidir… Dizeleri adeta bizlere haydi, hayat bitmeden, geçici işlerini bitir der.
Hüzünle Vuslata
Ve bir gün, bütün yolları aşıp geçerken, nefsine “dur” diyebildiğinde fark edeceksin:
Sonbahar, seni vuslata hazırlamış. Evet, ama her ayrılığın içinde sessiz bir kavuşma çağrısı gizlidir; fıtrat tarafından gelen bu vuslat arzusu bizlidir.
“Haydi, son birkaç kelimeyi de söyle:
Öleceksen bari öyle öl, öyle.”
Sezai Karakoç’un sözüne kulak vererek diyoruz ki;
Dökülen yapraklar, gidenler, hastalar, ölenler… Hepsinde fanilik kokusu var.
“Fe in tevellev fe gul: Hasbiyallah” âyetini okutuyor; fanilerden geçip de muhabbeti bâki dokuyor.
Sararmış yapraklar misali,
Senin de sonbaharın olacak;
Senin de güllerin solacak.
Aradığını bulamayacaksın fanilerde.
Anlayacaksın: bir tanen Allah olacak!
Titreyecek, “Ah! Keşke…” diyeceksin.
Umut veren, umudun olacak.
Bulduracak kendini buldurmak isteyen.
Artık gördüreni görecek,
İşiteni işitecek,
Yürütene yürüyeceksin.
Bâkî ile bekâyı bulacaksın,
Fanilikten O’nunla kurtulacaksın.
Yok eden ebedî bir dostun olacak.
“Gel!” diyecekler: “Şimdi yolu buldun.
Fanilere, kullara kulluktan da kurtuldun.”
Son’a yaklaşıyorsun.
Sona yaklaşmak; O’na yaklaşmak demek.
Sonsuzluğun Sahibine yaklaşmak…
Müjde! Ölümün ölümsüzlük gayrı…
Ve bu varış, istenen vuslat olsa gerek…
