Bizimle İletişime Geçin

Kültür Sanat

Türk Tiyatrosunun En Eski Köklerinden Bugünkü Köklerine

EKLENDİ

:

İlk insanların hayatını inceleyenler, başlangıçta sözün yerinde dramın olduğu fikrinde birleşirler. Tabiatla baş başa kalan insanın çevresinde gördüğü ve izah edemediği varlık ve olaylardan korktuğu ve zamanla onu üstün güç kabul ederek sığındığı bilinmektedir. Bu yüzden bütün güzel sanatların başlıca şekillerinin dinden doğduğu düşünülmektedir. İlkel topluluklarda insanlar arasında heyecan uyandıran kutsal törenler din adamları tarafından idare edilmektedir. Bu yüzden bütün insanlığın ilk aktörleri, din adamlarıdır.

Kavmî dönem Türk drama hayatının vücut bulduğu Orta Asya’da dinî ayinler tamamen dramatik özellikler taşımaktadır. Zamanla insan hayatında iz bırakan olayların anlatımında dinî özelliklerden uzaklaşıldığı görülmektedir. Türk destanları buna örnek gösterilebilir.

Türkler, hüküm sürdükleri her yerde ve geliştirdikleri medeniyetlerde mutlaka bir şekilde dramaya yer vermiştir. Selçuklu, Osmanlı ve geleneksel kültürümüzde bunu çok açık görmek mümkündür. Hatta, Türklerin sosyal ve beşeri hayatlarında büyük değişiklere sebep olan din değişikliklerinde bile, eski inançlara ait bazı unsurlar, birtakım şekil değişiklikleriyle birlikte yeni hayatlarında da devam etmiştir. Bu yönüyle dram, insan hayatının her safhasında karşılaştığımız bir unsurdur. Türkler bu dram unsurlarından geliştirdikleri medeniyete bağlı olarak her dönemde yararlanmışlardır.

Gelenek, geçmişten hareketle geleceğin yaratılmasıdır. Gelenek dinamik bir olgudur. Geleneğin dinamizmini, sosyo-kültürel, tarihi bağlama göre değişmesi meydana getirir. Geleneği oluşturan ögelerden kimileri, bu değişim adı verilen süreçte yaşamını sürdürebilirken, kimileri de yok olabilir. Gelenek, değişmeyi dışlamadığı gibi, ancak değişerek yaşayabilir.

Değişme bir taraftan, yaratıcılığa ve özgünlüğe olanak tanırken, diğer taraftan da çeşitli ögelerin işlevini yitirerek ortadan kalkmasına neden olabilir. Ayrıca, gelenek yalnızca geçmişe ait değildir, günümüzde de gelenekler yaratılmaktadır. Günümüzün geleneklerinden kimileri, geçmişin geleneklerinden kaynaklanabilir veya yararlanabilir. Hatta kimi gelenekler, geçmiştekilerin günümüzdeki bağlama göre yeniden yorumlanmasından oluşabilir.

Tiyatronun kaynağına ilişkin olarak birçok yorum ve yaklaşım bulunmaktadır. Tiyatronun kaynağı, ilkel insanların, onları yaşatan, üreten ve geliştiren eylemlere, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavra dayanmaktadır. İlkel insanlar zamanla doğaya üstün gelmiş ve hayvanları avlamaya, bitkilerden yararlanmaya, doğal zorluk ve afetlere karşı önlemler almaya başlamışlardır.

İlkel insan, bilgisini bazı hareketler yaparak, sesler çıkararak, dans ederek vs. topluca değerlendirmiştir. Bu ilkel oyunlar zamanla belirgin ve düzenli bir durum alarak birer ritüel aşamasına doğru gelişmiştir. Bunun sonucunda, büyü ortaya çıkmıştır. Topluca yapılan bu ritüellerde maskeler, giysiler ve hareketler doğal olanın dışındaki anlamlandırma ve estetik görünüm sağlayan ögelerdir.

İlkel Türk tiyatrosu olarak değerlendirebileceğimiz bir Türk tiyatrosu mevcuttur ve Türk tiyatrosunun, Avrupa tiyatrosundan çok daha eski tarihlere dayandığı şeklinde görüşler de ileri sürülmektedir. Gıyasettin Aytaş, Bedrettin Tuncel’in -Tiyatro Tarihi isimli eserinde- Türk tiyatrosunda 4000 yıl öncesine ait iki piyesten söz ettiğini belirtir. Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Fuat Köprülü’nün “Meddahlar” başlıklı bir çalışma yayımlamış olduğunu ve bu çalışmada Bizans kaynaklarının Anadolu Selçuklu Devleti’nin saraylarında Bizans imparatorlarının taklitlerini yaparak sultanları eğlendirmeğe çalışan birtakım mudhik ve mukallidlerin mevcudiyetini bildirdiğini söylemektedir.

Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosunda 2000 yıl öncesine ait bir diğer oyundan, M. M. Nikoliç adlı bir Sırp yazarın Darülbedayi dergisinde yayımlanan bir tercüme makalesinden naklederek söz etmektedir. Bu makalesinde Türklerin 4000 yıl öncesine ait bir dram sanatı vücuda getirdiklerini söyleyen M. Nikoliç, 2000 yıl öncesine ait bir Türk piyesi hakkında da bilgi vermektedir. Refik Ahmet Sevengil, Nikoliç’in makalesinden bir bölümü şöyle nakletmiştir:

Tiyatro kültür seviyesi yüksek olan milletlere mahsus bir varlıktır; tiyatrosu olan memlekette şair, aktör ve seyirci bulunması gerektir. Bundan dört bin yıl önce, Türkler, büyük ve kültür seviyesi yüksek bir millet ve Orta Asya’da tesirli bir varlıktılar. Türk Milleti iyi harbederdi, bu topluluğun içinde yüksek soydan gelmiş olanlar, halk ve yabancı milletlerden alınmış köleler vardı. Asilzadeler kuvvetli ve hâkimdiler, onlar güzel san’atları korumuşlardır; güzel san’atlar ilerlemiş ve Türkler arasında dünyanın en eski tiyatrosu meydana gelmiştir…

En eski Türk piyeslerinden birinin bir parçası, bugün de mevcuttur. Bu parça, eski Türk tiyatro edebiyatının epik olduğunu gösteriyor. Piyesin konusu Türklerin o zamanki harplerinden birinde kazandıkları zaferdir. Eski Türk tiyatro sanatından kalmış ikinci eser, birincisinden az daha yenidir. Bu piyeste, ‘Türklerin Çin‘e hücumları zamanından kalmadır. Vakanın kahramanları üç kişidir. Bir Türk kahramanı harbe gidiyor, evde güzel karısı ile küçük çocuğunu bırakıyor. O gittikten sonra bir Çinli eve gelerek güzel Türk kadınını elde etmeye çalışıyor. Kadın Çinliye karşı kendisini kahramanca koruyor. Çinli kazanamayacağını anlayınca kadına fenalık etmek için onu yüzünden yaralıyor; daha doğrusu Türk şairinin dediği gibi onun namusunu çalamayınca güzelliğini çalıyor. Harp meydanına doğru ilerlemekte olan Türk, bir aralık hamaylısını evde unuttuğunu hatırlamış, geri dönmüştür; muhaberede muvaffak olabilmek için onun mutlaka boynundan geçirilmiş olarak göğsünde asılı bulunması lâzımdır; eve geldiği zaman güzel karısının uğradığı felâketi görüyor, öcünü alıyor ve facia kanlar içinde bitiyor’. Joseph Gregor, “Dünya Tiyatro Tarihi” adlı eserinde bu piyesten bahseder.

M.M. Nikoliç’in bahsettiği Türk piyesleri bu Türk boylarından hangisine ait? Türklerin zamanımızdan beş bin yıl önce Çin’e girerek orada bir medeniyet hayatı uyandırdıkları ve sonraları Çin Tiyatrosunun kurulmasına sebep oldukları göz önüne getirilirse Nikoliç’in bahsettiği devirlerde mütekâmil bir Türk tiyatrosunun bulunduğunu kabul etmek kolaylaşır. Zaten, evvelki bahislerden birinde gördüğümüz gibi Çin tarihi boyunca o çağlarda Türklerin dramatik sanatla olan ilgileri geçmiş zamanın karanlıkları arasında tam bir aydınlık içinde belirmektedir.

Sinoloji profesörü Dr. Wolfram Eberhard Çin’de askerlikle alâkalı piyeslerin doğmasına kuzey kavimlerinin sebep olduğunu söylemişti; bu kuzey kavimleri, evvelce de işaret ettiğimiz gibi, Çinin şimâlinde oturan Türklerdir. Nikoliç’in anlattığı muharebe ile ilgili Türk dram eserleri Çin tiyatrosundaki bu tesiri daha iyi aydınlatıyor.

M.M. Nikoloviç’in bahsettiği iki bin yıl önceki Türk dramı hakkında Joseph Gregor,

“Eski Türklerdeki dramların dinle çok az münasebeti olduğu anlaşılıyor. Elde bulunan en eski ve tanınmış esere ait parça, aşağı yukarı milâttan iki bin yıl önceye ve Türklerin Orta Asya da oturdukları zamana aittir. Bu bir koro ile birlikte söylenilerek oynanılan bir harp oyunudur. Bu eserin Türklere ait bilinen en eski eser olduğu anlaşılıyor. Yunan dramında da benzerleri bulunan ve meselâ Koralı bir protagonisin vedasını tasvir eden vakaya yakın bir vakası vardır. Üç aktörle oynanan bu eserde ahlâk ve karakter tasviri vardır.” şeklinde yazmıştır.

Türklerde Şamanizm çok eski bir tarihe sahiptir.ve dünya dinleri / inanışları arasında bir nevi olağan dışı bir olay addedilmektedir. Yontma taş Devrinde (Paleolit), animist inanışların belli bir döneminde ortaya çıktığı sanılan Şamanizm, avcılık ve hayvancılıkla uğraşan Sibirya halkları arasında XX.yy.’a kadar yaşamış ve gelişmiştir.

Tungus-Mançu dillerinden alınan ve genel bir terim olarak ilgili dünya literatürüne giren ,,şaman ‘’ kelimesi Türk halklarında farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yakut (Saha) Türkleri erkek şamana “Oyun”, kadına “Udagan”, Türkmenler “Porhan”, Altay Türkleri ise “Kam” demekteler. Rus Literatüründe de “şaman” kelimesinin yanı sıra en çok kullanılan terim ”Kam”, törenler için ise “Kamlaniye” yani “kamlama”dır.

V.Basilov kamın görevlerini şöyle sıralamaktadır: “Kamın görevlerini iki kelime ile açıklamak olanaksızdır. Onun faaliyet alanı geniş ve çok çeşitliydi. O Gök Tanrı ve Ruhlardan toplum için refah ve sağlık istiyor; insan ve hayvanların üremesini sağlıyor; başarılı av ve iyi hava temin ediyordu. Felaket ve kazalarda kam ruhları yardıma çağırıyordu. Hayatta olan soydaşlarını koruyor, ölen soydaşlarının ruhunu öteki dünyaya götürüyordu. Hastalıkların sebebini bulmak ve hastaları tedavi etmek de onun görevleri arasında yer alıyordu. Ruhların yardımıyla o, insanı gelecekte nelerin beklediğini öğreniyor, kaybolan insan, hayvan ve eşyaları buluyordu. Yani olağan üstü güçlerin karışması gereken tüm olaylar kamın görevleri arasında yer alıyordu.’’

Ayrıca kam, fertler arasındaki tartışmaları hallediyor, mahkemeler yaparak suçluyu cezalandırıyor, geleneklere uyulmasını denetliyor, dolayısıyla, düğün ve doğum törenlerine katılıyor, gerektiğinde toplum üyeleri arasında av alanlarını pay ediyordu.

Bundan dolayıdır ki toplum içindeki inancın kuvvetlenmesinde, yapılan törenlerin başarı kazanmasında kamın özel nitelikleri ve profesyonel becerileri önemli rol oynuyordu. Kam olağanüstü hafıza, güzel ses, hayal gücü, dikkatlilik, hipnoz, mitolojik bilgiler, ruh ve tanrılar hiyerarşisinin de yer aldığı inanç sistemi hakkında bilgilere sahip olmalıydı. Böyle birisini toplum kendi içinde yetiştiriyor, bu ağır görevi ona veriyor ve ona güveniyordu. Kam yarattığı tipleri çeşitli el-kol, vücut hareketleri ve mimiklerle tamamlıyordu. Her bir ruhun kendi pozları ve hareketleri vardı ve seyirci buna göre onları hemen tanıyordu.

Tiplerin karakteristiğini oluşturan diğer bir önemli eleman da müzikti. Hiçbir tören müziksiz yapılmazdı. Sibirya ve Kuzey- Doğu Asya Türklerinde müzik aleti olarak tef/ davul, Orta Asya Türklerinde ise Kobız/ Kovuz/ Kopuz, dutar, gıjak (bir tür keman), kaval veya tef kullanılmaktadır. Sibirya kamları tefi o kadar iyi kullanıyordu ki seyirciler müziğin ritmi, darbelerin sıklığına göre hangi ruhun geldiğini hemen anlıyorlardı. Tuva’lı bir kamın yardımcısı müziğin törendeki önemi hakkında şunları söylemektedir:

“Kamlama sırasında şaman genellikle tef çalarak ayin yapıyor. O, hastalığın karakteri, törenin amacına göre müzik seçiyordu. Bunda amaç kendi şiirinin bazen korkutucu, bazen büyüleyici, bazen de şefkatli motiflerini seyirciye ulaştırmaktı. … Şaman kendi müziğinin melodisi, şiirlerinin edebi gücüyle, hastaya iyileşeceği fikrini telkin etmeye can atıyordu. Geleneksel bayramlarla ilgili törenlerde ise kendi seyircisinde bir bayram halet-i ruhiyesi uyandırmaya çalışıyordu.

Destandan parçalar söyleyerek hastaları iyileştirme, tabiatı etkileme yeteneklerinin olduğu söylenen Kırgız Manasçıları ise hiçbir müzik aleti kullanmadan, kendi sesleri ile müthiş bir müzik fonu oluşturuyor, olayların hızına, kahramanların gücüne göre bu müziği değiştirebilme becerisi sergiliyorlardı. Kısacası, müziğin yardımıyla kam yaptığı törenin etki gücünü arttırıyor, şu veya bu ruhun gelişini haber veriyor, belirli olayların önemini vurguluyor ve nihayet, anlatım aralarında seyirciyi müzikle eğlendiriyordu.

Türkler arasında geniş yayılmış hikâye anlatma sanatının Şamanizm kültürü içinde geliştiği araştırmacılar tarafından da kabul görmektedir. Kamın anlattıkları seyirciyi sürekli etki altında tutmalıydı. Tören estetik bir etkilemeyi amaçladığından belagatli, canlı ve renkli bir dil gerekmekteydi. Halk ağız edebiyatının tüm zenginliğini kullanan kam, ayrıca kendi üslubunu da geliştiriyor, konuşmasına yeni cinas ve teşbihler ekliyordu”. Çoğu zaman boş vakitlerinde soydaşlarının kamdan bir hikâye anlatmasını istemesi bununla ilgiliydi. Özellikle Şamanizm’in mevcut olduğu halklar, yalnız bu halkın efsane, mit, rivayet, menkıbe, şecere ve destanlarını iyi bilen usta hikâyecileri gerçek kam, ruhların hükümdarı sayıyorlardı. Yani kam, hem de halk ozanı, halk hikayecisi rolünü de üstleniyordu.

Çok sonralar halk hikayeciliği Şamanizm’den koparak sözlü halk edebiyatının ve kültürünün bir türünü oluşturmuştur. Ozan, Aşık, Meddah, Bakşı/Baksı, Akın ve diğerlerinin sanatında farklı dinler ve komşu kültürlerin etkisiyle yeni çizgiler oluşmasına rağmen bunların Şamanist menşeini gösteren birçok izler de hâlâ korunmaktadır. Ama görünen şu ki daha sonraki dönemlerde köy seyirlik oyunları ve özellikle gelişmiş Halk Tiyatroları ile anlatım ve illüzyon gösterilerine dayalı sanat türlerinin oluşumunda bu törenlerin büyük etkisi olmuştur.

“Köy seyirlik oyunları”, “Köy Orta Oyunları” veya “Köy Tiyatrosu” olarak adlandırılan tarım ve hayvancılık kültürleri ile ilgili mevsimî törenlerin daha geniş yayıldığı ve korunduğu alan Anadolu ve Azerbaycan coğrafyasıdır. Bu coğrafyadaki Türk nüfusunun büyük kısmının yerleşik veya yarı yerleşik hayata geçmesi, tarım ve hayvancılık kültürlerinin gelişmesiyle eski Totemist ve Şamanist görüşlere dayalı inanışlar giderek ortadan kalkmış, yerini yeni gelenek ve inanışlara bırakmıştır. Ama eski gelenekler de tümüyle kaybolmamış, yapılan törenlerin içinde korunup saklanmıştır. Ritüel ve profan mahiyette olmaları itibarıyla ikiye ayrılan bu oyunlardan birincisi yılın belli mevsimlerinde, ikincisi ise çeşitli sebeplerle (düğün, milli veya dinî bayramlar vs.) ve zaman gözetmeksizin yapılmaktaydı.

Görüldüğü üzere köy seyirlik oyunlarında aktör, seyirci ve rol var. Aktörler makyaj kullanıyor, sahte sakal ve bıyık takıyor, rollerine uygun kıyafet giyiyorlar. Ayrıca sahneleyecekleri konuyu seçiyor veya kendileri uyduruyor, rolleri paylaşıyor, sahne ve dekorasyonu hazırlıyorlar. Nihayet, bu oyunlar hayatı, insanı ve toplumu yansıtıyor, eleştiriyor, alay ediyor, övüyor. Yani çağdaş anlamda tiyatronun gerektirdiği tüm öğelere sahiptir. Ritüel mahiyetini kaybetmeyen bu basit oyunlar, eski dinî- ayinî törenlerle çağdaş tiyatro arasında bir geçiş merhalesi oluşturmuş ve daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan gelişmiş halk tiyatroları (Orta Oyunu vd.) için bir zemin hazırlamıştır diyebiliriz.

Türk kültürü içinde yüz yıllar boyunca süregelen tiyatro geleneği, kültür, sanat, zanaat merkezleri olan şehirlerin ortaya çıkmasıyla hızlı bir şekilde profesyonelleşmeye başlamış ve Anadolu’da “Orta Oyunu”, “Karagöz”, “Meddah”, ”Hokkabazlık”, ”Kukla”, Azerbaycan’da “Maskara”, “Mezheke”, “Hokka”, “Garavelli”, “Lotu”, “Şebih”, “Kilim Arası”, Orta Asya’da “ Maskarabaz”, “KolKorçak”, “Çadır- Hayal”, “Kızıkçı” ve bunun gibi birçok gelişmiş profesyonel Halk Tiyatrosu türleri oluşmuştur. Çıkış tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, XII. yy’dan başlayarak tarihî kaynaklarda bunlar hakkındaki bilgilere rastlamak mümkündür. Sadece Türk Kültürü değil, Dünya Kültürü açısından büyük önem taşıyan bu değerlerimiz XIX. yy’dan başlayarak araştırmacıların dikkatini çekmiştir.

Türk toplumunda tiyatro zevkinin gelişmesini etkileyen ve yüzyıllar boyunca güldürü, eleştiri, eğlencenin yanı sıra toplumun bilgilenmesine hizmet eden bir diğer sanat türü de Gölge Tiyatrosu Karagöz’dür. Memlûklerle aynı zamanda Mısır’da bilinmeye başlayan Gölge Tiyatrosu ise ilkel siyah- beyaz figürlerin oynatıldığı bir oyundur. Arap toplumunda “Aragoz” (Mısır), “Karakus” (Libya), “Karaguz” (Tunus), vb. adlarla bilinmektedir. Bu adların hiçbirisi Arapça değil ve “ karagöz” anlamına gelmektedir. Yani bu tiyatro da Türk Karagöz’ü için bir örnek olamazdı, tam tersi Türkçe adıyla Arap kültürüne girdiği açıktır.

Kuklaların boyutu (1,5-2 m), dil malzemesinin kullanışı ve anlatım şekilleri açısından farklılıklara rağmen, Türk Karagöz’üne en yakın olanı Çin gölge tiyatrosudur ki bu konuda da hangi kültürün hangisinden aldığını kesin söylemek mümkün değil. Ama kesin olan şu ki bu sanat değerini Türkler eski ana yurtlarından Anadolu’ya getirmiş, burada kendi gelenek ve göreneklerine göre şekillendirerek Osmanlı Devletinin sınırları içinde yaşayan halklara tanıtmışlar.

Türklerin Müslümanlığı kabulü ile kamın bazı görevlerini Ozan- Aşık-Baksı’lar üstlenmiş, batıya doğru ilerledikçe de bunların arasında bir ‘uzmanlaşma’ gerçekleşmiştir. Kopuz çalıp türkü söyleyen, ‘boy boylayan ‘(yani hikâye, destan anlatan), toplumun bilicisi, yardımcısı, danışmanı olan ozan tipi (ki bunun klasik örneği Dede Korkut’tur) yerine, sadece saz çalıp türkü söyleyen aşıklar ve sadece hikâye / destan anlatan meddahlar ortaya çıkmıştır. Bu arada Azerbaycan ve Doğu Anadolu’daki (Erzurum, Kars yöresi) hem saz çalıp türkü söyleyen hem de destan anlatan aşıklar, Orta Asya’daki ozan-baksı tipi ile Batı Anadolu’daki (İstanbul, Bursa) Aşık-Meddah tipleri arasında geçiş merhalesini temsil etmekteler.

Anadolu ve Azerbaycan’da bu anlatım sanatı her ne kadar Fars ve Arap geleneklerinden etkilense de (İran edebiyatı örnekleri ve İslami hikâyeler), bu etkilenme sadece konu açısından olmuş, anlatım tekniği ve dramatik öğeler açısından Türk geleneklerini korumuş ve geliştirmiştir. Örneğin, kam törenleri sırasında kamın farklı seslerle söyleşi (diyalog) yapması, insan, hayvan, nesne, doğa seslerini, insan ve hayvan hareketlerini taklit etmesi, mimikler, tiplerdeki kişileştirme unsurları vs. aynen meddah sanatında görülmektedir. Kamın, tefini ve tokmağı yerine göre kalkan, kayık, ok, kılıç, binek hayvanı vs. yerine kullandığı gibi meddah da elindeki sopayı / bastonu aynı amaçlarla kullanmaktadır.

  1. yüzyılda M.F. Ahundzade (1850) ve 1. Şinasi (1861) tarafından yazılan ilk Avrupa tipi oyunlarla Türk tiyatrosu yeni bir döneme girmiş, zamanın şartlarına uygun bir tiyatro sistemi ve kültürü gelişmeye başlamıştır. Çağdaş Türk tiyatrosu şekil ve teknik açısından her ne kadar Avrupa tiyatrosunu örnek alsa da temelinde Türk kültürü ve gelenekleri yatmaktadır.

Sonuç olarak bugün gerek geleneksel Türk Tiyatrosu gerek modern Türk Tiyatrosu olarak adlandırdığımız yapıların kökeni, Türk toplumunun en eski yerleşim birimlerinde oluşturduğu kültürel mirasın sosyo-kültürel ve dinamik yapının özünde saklıdır. Bugün de yaşayan kültürel öge olarak kabul ettiğimiz “gelenek” kavramı içerisinde devam etmektedir

 

And M. Geleneksel Türk Tiyatrosu. Ankara, 1969

And M. 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi. îstanbul, 1970

Elçin fi. Anadolu Köy Orta Oyunları (Köy Tiyatrosu) 2. Baskı, Ankara, 1977

Kudret C. Karagöz I. Ankara, 1968

Kudret C. Orta oyunu, Ankara, 1973

Pirverdioğlu A. Dede Korkut ve Şamanizm. Uluslar arası Dede Korkut bilgi şöleni, AKM yayınları, Ankara, 2000

 

Okumaya Devam Et...

Kültür Sanat

Saliha Gül’ün Vefatına Tarih

EKLENDİ

:

Saliha Hanım

Merhûme Hanım

Elif’im çıktı:

”Mağrûfe Hanım”

2021

Prof. Dr. Mustafa Kara / Bursa

Okumaya Devam Et...

Kültür Sanat

Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz Öykü ve Deneme Yarışması Sonuçları Açıklandı

Bizler de “insaniyet.net” ailesi olarak Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı minnet ve hasretle yâd ediyor, deneme dalında “Sorular Mı İsabetli, Gözlem Mi?” başlıklı yazısıyla birinci olan yazarımız Dr. Canan Olpak Koç’u tebrik ediyoruz.

EKLENDİ

:

Adalet Bakanlığı tarafından Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz adına düzenlenen Öykü ve Deneme Yarışması sonuçları açıklandı.

Çok sayıda katılımın olduğu yarışmada dereceye girenler, seçici kurulun yaptığı değerlendirmeler sonrasında ilan edildi.

31 Mart 2015’te görevi başında şehit edilen Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın hatırasının yaşatılması adına “Bir ömür adalet uğruna” temasıyla düzenlenen öykü ve deneme yarışmasının seçici kurul üyelikleri Doğan Hızlan, İbrahim Tenekeci, Leyla İpekçi, Prof. Dr. M. Fatih Andı ve Necip Tosun isimlerinden oluştu.

Yarışmada 623 öykü, 475 deneme olmak üzere 1098 eser değerlendirildi. Eserler dil, üslup ve özgünlük bağlamında değerlendirildi.

Deneme dalında “Sorular mı İsabetli, Gözlem mi?” adlı yazısıyla Canan Olpak Koç birinci, “Adaleti Dert Edinmek” yazısıyla Nazım Taha Koçak ikinci, “İhtişamdan Taşan Hakikat” yazısıyla Aleyna Dilara Tosun üçüncü oldu.

Öykü dalında ise Akif Yıldırım “Tuz Ekmek Hakkı” öyküsüyle birinci, Mehmet Açıkgöz “Çöl Ayetleri” adlı eseriyle ikinci olurken Gül Altınok da “Sınırda” başlıklı çalışmasıyla üçüncülüğe layık görüldü.  

Bakanlığın adalet, merhamet, vicdan kavramlarıyla genel çerçevesini belirlediği yarışma vesilesiyle Şehit Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın hatırası bir kez daha yâd edildi.

Katılımcıların büyük ilgi gösterdiği yarışmada dereceye girenler, önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifleriyle gerçekleştirilecek törenle ödüllerini alacak.

Bizler de “insaniyet.net” ailesi olarak Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı minnet ve hasretle yâd ediyor, deneme dalında “Sorular Mı İsabetli, Gözlem Mi?” başlıklı yazısıyla birinci olan yazarımız Dr. Canan Olpak Koç’u tebrik ediyoruz.

Okumaya Devam Et...

Kültür Sanat

İslam Medeniyetinde Âlim II: Mehmed Emin Er Sempozyumu Düzenlenecek

EKLENDİ

:

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ve İslami İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi iş birliğiyle “İslam Medeniyetinde Âlim II: Mehmed Emin Er” başlıklı sempozyum düzenlenecek.

İslami İlimlerde emek vermiş âlimlerin tanınması ve bu minvalde yüzlerce talebe yetiştirmiş Merhum Mehmet Emin Er’in ilmî hizmetlerinin yakından tanıtılması amacıyla düzenlenecek sempozyum, 27-28 Haziran 2021 tarihlerinde gerçekleştirilecek.

Sempozyumda, Mehmed Emin Er’in hayatı, ilmî kişiliği ve geride bıraktığı eserlerin incelenmesiyle onun ilim dünyasına katkılarının ortaya konulması hedeflenmekte. Bununla birlikte Mehmed Emin Er’in, Arapça dilbilim (morfoloji, sözdizimi ve mantık gibi) içindeki temel disiplinlerin yanı sıra daha gelişmiş disiplinlere, özellikle Tasavvuf ve İslam Hukuku alanlarına odaklanan çok sayıda eseriyle çok yönlü âlim kişiliğinin irdelenmesi amaçlanmakta. Mehmed Emin Er’in tedrisatından geçmiş öğrencilerin anıları da sempozyum kapsamında bir oturumda ele alınacaktır.

Türkçe, Arapça ve İngilizce tebliğlerin kabul edileceği sempozyumun makale gönderme son tarihi ise 30 Mayıs 2021 olarak belirlendi.

Sempozyumun düzenleme kurulunda, Prof. Dr. Mehmet Ünal, Prof. Dr. Nuri Adıgüzel, Prof. Dr. Ahmet Yıldırım, Prof. Dr. Özcan Güngör, Prof. Dr. Mustafa Özkan, Prof. Dr. Mehmet Halil Çiçek, Prof. Dr. Ömer Yılmaz, Prof. Dr. Zekeriya Akman, Doç. Dr. Cafer Acar,  Dr. Rahim Ay, Dr. Aydın Kudat, Mehmet Nezir Gül ve İbrahim Halil Er yer alırken; yürütme kurulunda, Prof. Dr. Mehmet Ünal, Doç. Dr. Cafer Acar, Dr. Rahim Ay ve Arş. Gör. Aygün Yılmaz isimleri yer aldı.

 

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar