Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Tutkunun İncittiği Gerçek; Whiplash

Modern çağın başat dürtüleri olan hırsların, tutkuların, arzuların şelale olduğu bir filmle karşı karşıyayız. Dayatılan şey ‘en iyi’ olmaksa, yani kökü ‘iyi’den gelen herhangi bir şey dayatılarak oluşturulmaya çalışılıyorsa, orada iyinin evrimi, kötüyle deviniminden söz edilebilir artık. Whiplash bu yönüyle, bir film sanatı olarak yenilikçi, kurgu ve anlatım olarak kusursuza yakın olsa da ‘dayattığı’ iyilik bakımından sorgulanmaya değer.

EKLENDİ

:

Anlatma biçimi, en bilindik hikâyeyi dahi yeni bir şeye dönüştürür. Tercihler hayatın hemen her noktasında anlatıyı kişiselleştiren bir güce sahiptir. Görsel bir anlatı biçimi olan sinemanın imkanlarını bol şekilde ve yerli yerinde kullanmayı başarmış bir genç yönetmenin ilk uzun metraj denemesi Whiplash, bir başarı filminin alışık olduğumuz süreçlerinden hiçbirini kullanmadan başarıya gidiyormuş gibi hissettirmesiyle puanları topluyor. Dahası, ana karakterle üzgünlük duygusunda buluşmaktan ziyade, gerilim filmi formunda ilerleyen, eşya da dahil her zerresi gergin bir film.

29 yaşında bir yönetmen olan Damien Chazelle tarafından Princeton High School’un stüdyo grubundaki anılarından yola çıkılarak yazılıp yönetilmiş Whiplash.  Öğrencilerinin sınırlarını zorlayarak müzik öğretme çabasında olan,  ilk bakışta sevilemeyecek bir tip Fletcher’in, 19 yaşındaki Andrew’le hayatlarının kesiştiği yerden başlıyoruz filme. Andrew’in kişisel hayatıyla paralel ilerleyen kurgusunda, başarısı ve müzik kariyeri ailesince kabul edilmeyen, arkadaşsız, içe kapanık bu gencin kendi gerçekliğinin peşinde koşmasını izliyoruz bir anlamda.

Fletcher tarafından tesadüfen keşfedilmesinden hemen sonra müzik grubundaki baş davulcuyu koltuğundan etmesi, azdan çok umut ışığı oluyor Andrew’e ve bu ışık giderek Black Swan’da gördüğümüz vazgeçilemez hırslara dönüşüyor. Bu ufak başarı kırıntısı, ki izlediğinizde çok da ufak olmadığını göreceksiniz, Andrew için kendini gösterme fırsatı. Artık patlamış mısıra kuru üzüm katmaktan hoşlanmadığını babasına söyleyebilir, dahası gidip sevdiği kıza çıkma teklif edebilir. Bu güven ona pompalanandan ziyade, içinde var olanı görmesinden ileri geliyor.

Peki sonra? Gelişi güzel bir cesaretlendirme mi, yoksa? Bugün baş davulcu ilan ettiğini ertesi gün yedeğe düşürmek, öğrencisinin zayıf yönlerini öğrenip bunu daha ilk dersten yüzüne vurmak – işte bu ilk ders!- Fletcher’in öğretim yöntemi, başarıp başaramayacağını ölçmek değil, zaten başarmış olduğu şeyde sabit kalabilmek asıl hedef oluyor. Sabit kalmak; fikrinde, arzusunda, duygusunda kalmak, eve dönmek değil de attığı adımda ısrarcı olmak…

Modern çağın başat dürtüleri olan hırsların, tutkuların, arzuların şelale olduğu bir filmle karşı karşıyayız. Dayatılan şey ‘en iyi’ olmaksa, yani kökü ‘iyi’den gelen herhangi bir şey dayatılarak oluşturulmaya çalışılıyorsa, orada iyinin evrimi, kötüyle deviniminden söz edilebilir artık. Whiplash bu yönüyle, bir film sanatı olarak yenilikçi, kurgu ve anlatım olarak kusursuza yakın olsa da ‘dayattığı’ iyilik bakımından sorgulanmaya değer.

Aslında bu ‘iyi’lik Whiplash’in kendi sorgulamasında da mevcut. Rasyonel gerçekliğin rakamlarla ifade edilebildiğinde mümkün olması, subjektif olandaki ‘iyi’yi öteleyen, otoritenin beğenisi dışında varlık alanı tanımayan bir şeye dönüşüyor. Ve bu acı gerçek “Müzik yarışmasında kazandığını nasıl anlıyorsun? Subjektif bir şey değil mi bu neticede.” gibi bir replikle gittikçe çirkinleşiyor.

Filmlerdeki akşam yemeği masaları ah.. Orada eteklerdeki tüm taşlar dökülür. Tüm çabalarına rağmen ailen de taşları senin üstüne döküyorsa, sana ellerini parçalamaktan başka şans kalmıyor demektir. Çünkü başarı ya da başarısızlık zaten başlı başına bir uğraşı iken, başardığın şeyin birilerince anlamsız oluşu, işte orada paramparça olanın eller olmadığını biliyoruz.

Gün gelip talihsiz bir şekilde koltuğunu kaybeden Andrew, tüm geçmişini bir kilere doldurup, düz bir adam olarak yaşayarak kendince dibe vurduğunda, tekrar yükselmesi için gereken şey eski bir hesaplaşmanın kaldığı yerden devam etmesidir. Sonrası malum mutlu son, çünkü tecrübe denen şeyin hayatımızdaki gel-git etkisi, bir hocanın zorbaca öğretim biçiminin kendisinin de tahayyül edemeyeceği kadar ileriye gideceği o mutlu son, ‘hadi eve gidelim’ diyen babanın şefkatli kollarında değil, kan damlayan ellerin ısrarındadır.

Biri, tarihe altın harflerle geçmek isteyen bir bateri tutkunu ( Milles Teller), diğeri tarihin konuşacağı o muhteşem tutkunu keşfetmek arzusunda olan hocayı (J.K Simmons) canlandıran oyuncuların yüksek performansı, yönetmenin gençlik tecrübesinden edindiği yenilikçi denemeler ve hikayenin caz müziği, bateri performansıyla birlikte ilerleyen akışı, izleyiciyi zaman zaman zorlayan gergin hava… Whiplash’ın dinamizmini anlatabilecek kısıtlı cümlelerden bazıları olabilir.

Whiplash, hikayesine, düşünüş biçimine, hislerine ve sorgulamalarına en az kendi sonu kadar belirsizlik katan bir film olarak izleyicisindeki etkisini uzun süre devam ettirebilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok Okunanlar