İki kızım iki torunum ve haliyle onların babaları iki damadım var. Hem ekonomik hem de fiziki şartlarımın iyi olmadığı dönemlerde onlara iyi bir baba olmaya çalıştım. Her çocuk dünyaya geldiğinde derler ya “dünyaya gözlerini açtı”. Ben de dünyaya gözlerimi elektriğin olmadığı, tek geçim kaynağının bir çift öküz ve bir iki tarla olduğu, okulun köye yeni girdiği ama okumanın o kadar merak uyandırmadığı küçük bir köyde açmışım. Açtım mı açmadım mı farkında olmadığım ama kendimi her canlı gibi yeni bir ortamda bulduğum andan bahsediyorum. Yani benim gözlerimi açmam sadece hayatta olmamın işaretiymiş. Beni doğuran annem ve doğurtan köyün yaşlı ebesi yıkayıp duruladıktan sonra şöyle bir bakmışlar ve sağlıklı doğduğuma kanaat getirmişler. Bebekler için neler yapılmışsa bana da o ilgi ve bakım gösterilmiş. Görme konusuna gelince o anda kimsenin dikkatini çekmemiş doğuştan kör olduğum. Köy yaşantısı demek yokluk demek. Hele savaştan yeni çıkmış bir neslin evlatları olarak o zamanki köylerde yaşayanlar zor şartlarda hayatlarını sürdürmüşler. Her şeyden yoksun olanlara bir de gözler eklenince gerisini varın siz düşünün. Neyin öncelikli olacağına karar vermek herkes için kolay değil.
Her çocuk gibi ben de çocukluğumu yaşamaya çalıştım. Çocukluğumu yaşadım dediysem diğer çocuklar gibi değil elbette. Aynı oyunları oynayan, düğünlerde kalabalıkların arasına karışıp halay çekmeye çalışan, zurnacının karşısına geçip limon yiyen, aynı hikâyeyi okuyan, çocukluk aşkı olan, köyün erken olan tek kiraz ağacının bulunduğu Vehbi Dayı’nın bahçesine duvarından tırmanan çocuklardan biri hiç olamazdım zaten. Arkadaşlarıma saklambaç, istop, yakan topu, sek sek, beştaş gibi oyunları oynarken eğlendiklerine şahit olmaktan başka elimden başka bir şey gelmiyordu. Bazen annem, onlardan beni de aralarına almalarını isterdi. Annem varken biraz oyunda durur daha sonra türlü bahanelerle oyundan çıkmak zorunda kalırdım. Oysa körebe oynayabilirdim ama arkadaşlarım beni oyuna almak istemedikleri için onu da oynamaktan mahrumdum.
Böyle gidecek değildi ya. Ben de boş duramazdım. Oturup saatlerce onları dinleyecek, bunları dert edecek halim yoktu. Kendimi eğlendirecek, boş vakitlerimi dolu hale getirecek bir şeyler yapmalıydım. Bahçede toprakla uğraşmayı çok severdim Evimizin önünde küçük bir bahçemiz vardı. Bahar gelince burayı beller, domates, biber, salatalık ekerdim. Onları her gün güzelce sular yavaş yavaş büyümelerini ellerime takip ederdim. Hele salatalık ve biber ilk çıkmaya başladığında dallarından koparıp yediğim ve annem ve babama ikram ettiğim zamanlardaki o anlardan aldığım hazzı tarif edemem. En sevdiğin yemek ne diye sorsalar bir elimde bazlama diğer elimde ısırarak yediğim domates veya salatalık derdim.
Arkadaşlarım arasında beni anarken ismimin önüne benim eksikliğimi belirten sıfat kullanmaları ilk başlarda beni üzerdi. Ama daha sonra bu duruma ben de alışmıştım. Gel zaman git zaman okula gitme yaşım geldi. Okula başladım. Derslere her gün düzenli devam ediyordum. Hiçbir dersi kaçırmak istemezdim. Öğretmenimi dinlerken yeni pek çok şey öğreniyordum. Evden bir an olsun ayrılmak benim için çok değerliydi. Okula beni hep annem götürürdü. Annem her sabah beni diğer çocuklar gibi okula hazırlar, siyah önlüğümü giydirir, beyaz yakamı takar, okula kadar benimle gelir beni sırama oturttuktan sonra arkasına bakarak sınıftan ayrılırdı. Yokluk zamanlarının işareti midir bilinmez tahtayı kara, önlüğü kara yapmışlar. Kara önlük olması kiri göstermemesi olabilir miydi acaba? Suyu bulsa bile sabunu bulamayan insanların yaşadığı bir köydü bizim köyümüz. Kara önlük, kara tahta gibi benim için de yer yer, her şey karaydı. Kısaca kara günlerdi o günler. Yakamın beyaz olması bu karanlığa bir isyan mıydı acaba diye düşünürdüm. Olsun ben zaten onu da görmüyordum. Çanta sırtımda, elim annemin elinde okulun yolunu tutardık. Okuldaki sıram en önde Mehmet’in yanıydı. Annem beni onun yanına oturtup sıkı sıkı tembih ederdi. Sakın arkadaşını ihmal etme. Ona dikkat et. Teneffüse çıktığınızda onu da çıkar… Zavallı anneciğim her çocuk ne yapıyorsa benim de yapmamı isterdi. Bütün bunları benim diğer çocuklar gibi yapamayacağımı bilse de onlarla oyun oynamamı, onlarla şakalaşmamı, okul koridorunda, bahçede koşup oynamamı isterdi.
Okul günlerim sadece öğretmenimi dinlemekle geçti. Zaten başka bir şey de yapamazdım. Olsun öğretmenimi dinliyor anlatılan her konuyu anlamaya çalışıyordum. Her anlatılan zihnimde yer ediyordu. Bazen arkadaşlarım tarih dersindeki bir padişahın ismini veya bir savaşın tarihini bana soruyor ben de gururla cevaplıyordum. Öğretmenim benim bu yönümü bildiği için beni de diğer çocuklar gibi sözlüye kaldırıyor ve ben hep yüksek puanlar alıyordum.
Derken günler ayları, aylar yılları kovaladı. Bir anda askerlik çağına geliverdim. Askere gidemezdim ama evlenmem için bir engel yoktu. Babam beni bir an önce baş göz etmek istiyordu. Kim benimle evlenmek isterdi. Kara kara düşünürken kısmetim çıktı. Uzun lafın kısası evlendik. Köyde davullu zurnalı bir düğün yapıldı. Babam köyde diğer erkek evlatlarına babalarının yaptığı düğünün aynısından bana da yaptı. Düğünümde halaylar çekildi, kına gecesi yapıldı, oyunlar oynandı. Evimizin önüne sofralar kurulup yemekler ikram edildi. Babam benim oğlumun neyi eksik derdi. O da böyle bir düğünü hak ediyor derdi. Babam zaten hayatı boyunca bana hiçbir zaman eksikliğimi hissettirmedi. Hiçbir zaman sen yapamazsın demedi ve dedirtmedi. Her ne kadar bazı işleri yapmada zorlansam da yapabileceğim konusunda beni teşvik etti. Kimi zaman onunla tarlaya gider, tek sermayemiz olan iki öküzümüzle tarla sürer, bahçe beller, ağaç budar, vakti geldiğinde kırmızı olduğunu söyledikleri lezzetli kirazları toplardık. Benim bir kenarda oturup birilerine muhtaç olmamdan ziyade kendi başıma işimi görmemi isterdi. Bahçe sulamaya gittiğimiz zamanlarda eğer karanlık ise benim için bir anlamı olmayan feneri tutar babama ışık olurdum. Ben ona ışık olur o da benim hayatıma ışık olurdu.
Hele annem. Annemden bahsetmeme gerek var mı? Her anne gibi o da benim mürüvvetimi görmek istiyordu. O da nasip oldu. Evlendim, dünyalar güzeli iki kızım oldu. Onların da mürüvvetini görmek bana nasip oldu. Hanım rahmetli olunca yalnız kalmak zorunda kaldım. Yalnızlık sadece günlük hayatı kolaylaştıran bir desteğin eksikliği değildi. Evde ikinci bir sesin olmasının kıymetini ev sessiz kalınca daha çok anladım. Kendi işimi kendim görebiliyordum. Ama zaman zaman da birilerine ihtiyaç duymuyor da değildim. İşte bu durumlarda damatlarımdan yardım alıyordum. Evet, iki damadım vardı. İki damadım da ilk başlarda bana karşı oldukça iyi davranıyordu. Ancak damatlarımdan bir tanesi benimle çok fazla ilgilenmezdi. Diğer damadım ise her şeyimle ilgilenir, bana her konuda yardımcı olurdu. Ne zaman bir ihtiyacım olsa yanımda olurdu. Beni hiç yalnız bırakmazdı. Damat değil sanki bir evlat gibiydi. Ben de her seferinde kendisine dua eder “tuttuğun altın olsun” derdim. Öbür damadım ise yanıma geldiği zamanlarda bana değil benim ona yardım etmemi beklerdi. Zar zor kıyıda köşede biriktirdiğim paramın olduğunu öğrendiğinde hemen soluğu benim evde alırdı. İhtiyacı olduğunu, torunları ve kızımın rahat etmesi için borç vermemi isterdi. Geri ödeme konusunda çok acele etmez, hep geciktirirdi. Bir keresinde borcumu ödüyorum diye bir miktar para bıraktığını söylemişti. Gerçek kâğıt paraların arasına gazete kâğıtlarından kesip koyduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Bu damadıma nasıl “tuttuğun altın olsun” diye dua edebilirdim. Beddua etmezdim ama hiçbir zaman da hayır dua etmezdim.
Her konuda gören gözüm ve sağ kolum olan diğer damadım köyden ayrılarak şehre yerleşti. Artık yaşlandım ve yalnız kalmayayım diye beni de yanına aldı. Büyükşehirde her türlü işi denedikten sonra bir gün kuyumcu dükkânında işe başladığını duydum. Artık son zamanlarım yaklaşıyordu. Görme dışında yaşlılığın verdiği diğer hastalıklar da hızla kendilerini hissettirmeye başlamıştı. Damadım hem çalışıyor hem de benim hastalığımla ilgileniyordu. Ben de hiçbir zaman onu dualarımdan eksik etmiyordum. Bir gün hasta yatağımda yatarken torunum koşarak yanıma geldi. “Dede babam bir dükkân kiralamış. Altın satacakmış. Yarın da açılışı varmış” dediği anda yıllardır her ağladığımda varlığını hissettiğim gözlerim yaşlanmaya başladı. Neden ağlıyorsun dede diye soran torunuma sarılarak ağzımdan aynı dua bir anda çıkıverdi, “yavrum senin de tuttuğun altın olsun!
Ankara, Mayıs 2026
