1 Ocak 2026 / Perşembe
(1)
Yeni yılın ilk haberini sabah 10:00 sularında aldım… İlk olarak TRT Avaz koordinatörü Yücel Kılıçkaya haber verdi: Şu Bizim Ankara kitabı TYB’nin hatıra kategorisinde ödüle layık görülmüş.
Yücel Bey ödüllerin açıklandığı basın toplantısından haber veriyor olmalı. Zira gönderdiği fotoğraf basın bülteniydi. Orada şu yazıyordu: “Şehri sadece bir coğrafya veya bürokratik bir merkez olmaktan çıkarıp; 1980 ve 1990’ların hafızasını samimi, zarif ve estetik bir dille yeniden inşa eden Bilal Kemikli’nin “Şu Bizim Ankara” eseri hatıra dalında ödüle layık görülmüştür. (Hece Yayınları)”
Kendisine teşekkür ettim. Biraz sonra değerli dostumuz Mustafa Orçan da benzeri bir mesaj yolladı ve telefonla arayarak bizzat tebrik etti.
Gün bir ödülle başlamıştı. Doğrusu sevindim mi? Sevinmedim diyemem, ama her halde ödül yaşını geçeli yıllar oldu… Pek etkilemedi ödül. Teşekkür ettim, o kadar. Ödüller, teşvik ve takdir içindir. Takdir ediliyor olmak, güzel bir şey. Ancak teşvik yaşı geride kaldı. Bununla birlikte yine de sevindim. Ödül, yazılanların birileri tarafından görüldüğüne işaret ediyor.
Ankara kitabının serüveni, 1996’ya kadar gider. O vakit doktora teziyle meşguldüm. Bölüm Başkanımız değerli hocam Sabri Hizmetli’nin vesilesiyle bir komisyona dâhil olmuştum. Bu komisyon, Melih Gökçek’in Belediye Başkanı olduğu dönemde yazılması planlanan Ankara Kitabı komisyonuydu. O komisyon vesilesiyle kadim Ankara’yı tanımak nasip olmuştu. Lakin komisyonun hazırladığı o kitap bir türlü yayımlanamadı. Kayboldu gitti. Bilahare merhum D. Mehmet Doğan ağabeyimin teşvikleriyle Ankara’ya olan ilgim devam etmiş ve onun arzusu olan kitap Şu Bizim Ankara adıyla okuyucusuyla buluşmuştur.
Şunu da not edeyim: Asıl ödülü, esasen Hacname için bekledim. Çünkü Hacname, takriben otuz iki yıllık bir yazım serüvenine sahipti. İlk umre seyahatinden itibaren kayda alınan notlar, 2023’te hac farizasını eda ettiğim günlerde olgunlaşmıştı. 1992’de başlayan yazma serüveni, 2024’te kitaba tebdil etmişti. Ama nedense pek de dikkat çekmedi.
(2)
Bugün kar yağdı. Hava soğuk. Kış sohbetleri zamanı. Akşam emekli hocalarımız Saim Kılavuz hocamın rehberliğinde hanemizi şenlendirdiler. Hem ödülü kutladılar hem de pandemiden itibaren kesilen ev ziyaretlerini ihya ettiler.
Bu ziyaretle çok mutlu oldum. Son yıllarda, özellikle 2012’de Kütahya serüveniyle birlikte bir içine kapanma ve kendi dar çevremle yetinmeye başlamıştım. Pek ev ziyaretlerine gitmiyor, zorunlu olmadıkça ziyaretçi de olmuyordu. Oysa eskiden bazen fakirhanede fasıllar da icra ederdik. Merhum Ali Ulvi Saykal ve dostları, Mahmut Kanık, Mustafa Kara ve Saim Kılavuz o fasılların müdavimiydi. Pandemide fasıllara ara vermiş olduk. Sadece aynı dönem mezun olduğumuz birkaç arkadaşımızla, Eyüp Özüdoğru, İsmail Güler, Murat Güçyılmaz ve Hasan Taşdelen’den ibaret o dar grubumuzla ayda bir buluşmalarımız devam etmişti. Şimdi halka biraz daha genişleyecek gibi.
2 Ocak 2026 / Cuma
(1)
Bugün Sadettin Eğri için hazırlanan hatıra kitabı için talep edilen yazımı yazıyordum. Telefonum çaldı, Zülfikar Güngör Bursa’ya gelmiş. Bursa’da yaşayan oğlu Mustafa, yeni aldıkları eve taşınacakmış. Komşumuz olacak Mustafa… Telefonu kapattığımda yarım kalan yazımı da kaydettim bilgisayarımı kapatmıştım. Zülfikar hocayla fakültede buluşmak üzere evden çıktım.
Bugün gündemim hep Zülfikar Hoca oldu. İsmail Güler de geldi. Doktora öğrencilerimden Tubanur ve diğerleri de. Gün, gelen gidenlerle bereketli geçti.
Asıl gün akşam başladı. Bugün benim resmi doğum günüm. Geçen zamanlara dair defterime şunları yazdım.
(2)
Ne zaman doğduğumu bilemiyorum. Yıllar önce merhum anacığıma sormuştum bu meseleyi… Önce, “bilemiyorum oğlum” demişti, “doğdun işte.” Şükürler olsun, doğdum, ama yaşımı da bilmek istiyorum. “Hangi seneydi bilmem, ama” dedi, “patatesler sökülüyordu doğduğunda.”
Patatesler sökülürken doğduğumu öğrenmenin zevkiyle o vakit bir yazı da kaleme almıştım. Bu yazı Memleket Yazıları: Çiğdem Der ki Ben Âlâyım kitabında yerini almıştı.
Bir sonbahar çocuğuydum… Son bahar bereketli zamanlardır. Lakin aynı zamanda soğuk ve yağmurlu havaların da başladığı demler.
Ben her ne kadar patatesler sökülürken doğsam da kafa kâğıdına göre 2 Ocak gününün çocuğuyum. Hani tarih belgelerle konuşmaktır derler ya, faraza ilerde “kim bu adam?” deyip bir yazı kaleme alacak olanlar, resmi kayıtlardan hareketle 2 Ocak’ta doğduğumu kaydedeceklerdir.
Sadece doğum tarihinde mi sorun var? Hayır. Doğum yerime dair de verilen bilgiler doğru değil. Resmi kayıtlara göre dedelerimin, atalarımın köyünde Olukman’da doğmuşum. Oysa merhum anam hiç şüpheye yer vermeyecek şekilde Kızılcaköy’de doğduğumu söylerdi. Kızılcaköy, Battal Gazi’nin silah arkadaşı Ahmed-i Tûran’ın köyü… Babam o vakit “hakkıyla” imamlık yapıyormuş, henüz memur değil. İşte o vakit orada, Soğuk Çermiğin yanı başındaki köyde doğmuşum.
Hikâye uzun, hepsini anlatmaya gerek yok… Bugün çocuklarım resmi kayıtları esas alarak doğum günümü kutlayınca biraz duygulandım. Duygulandım ve şöyle kenara çekilip bir muhasebe yaptım… Resmi kayıtlara göre, Trabzon’un plakasına erişmiş ömür. Rabbim bir ömür vermiş, ama nasıl da hızlı geçmiş o yıllar! Hep çalışmakla, çabalamakla geçen yıllar. Durup, nereye gidiyoruz arkadaş diyecek zamanımız olmamış. Ama şükürler olsun, gücümüz yettiğince ödevlerimizi yapmaya gayret etmişiz. Binlerce şükür. İmdi niyazımız o ki, Hak, âhir ve akıbetimizi hayır eylesin…
3 Ocak 2026 / Cumartesi
(1)
Amerika’dan Harun Yılmaz aramıştı, doğumunu bekledikleri kızı için bir isim arayışına girmişler. Birkaç gün önce şöyle bir mesaj yollamıştı: “SA Hocam iyisinizdir inşallah. Size bir isim daha danışmak istiyoruz. Sümeyye Erva ismi nasıl, uygun mu? İkisi nasıl bir anlam taşıyor?”
Daha evvel bu konuda isim önerilerimiz olmuştu, ama anlaşılan hala karar verememişler. Ona hemen cevap verememiştim. Yazılacak metinler, yetiştirilecek işler vardı. Cevabı geciktirdim. Şimdi bakabiliyorum.
Sümeyye kelime anlamı itibariyle, “surat, çehre, yüz” gibi anlamlara geliyor. Mekke’de şehit edilen ilk Müslüman hanımın ismidir.
Erva ise, “taze, canlı ve zarif” gibi anlamlara gelir. Keza “Su içirmek, susuzluğu gidermek” demektir. Erva, Hz. Peygamber’in halasının adı.
Her iki isim de güzel… Birbirini dengeler. Hayırlı olsun.
İsim önemli. Fakat ondan daha önemlisi, isimle uyumlu bir eğitim. Bu eğitim olmazsa, o çocuk ismiyle müsemma olamaz. Dua edelim, hayırlı bir evlat olsun.
(2)
BEBKA’ya hazırladığımız İsmail Hakkı Bursevî kitabıyla meşgulüm… Nasip olursa bir önsöz yazacağım. Ahmet Molla Mehmet dosyayı tekmil etmeye çalışmış. Güzel de olmuş.
Bu seneyi Bursevî’nin vefatının 300’üncü yılı olması hasebiyle Bursevî yılı olarak kutluyoruz. TRT-2’nin projesi olarak Bursevî’nin İzinde isimli bir belgesel hazırlamıştık.
Geçen Pazar günü, 28 Aralık 20025’te Bursa’da Kampüs’te, Mete Cengiz Salonu’nda özel bir gösterimi oldu. Çok mutlu olmuştuk. Şükürler olsun, güzel işler ortaya çıkıyor. Bir de bu kitabı yayınlarsak, harika olacak.
Biraz çalıştım, yoruldum. Bir ömür hafta sonlarım mutat böyle geçti: Ya okudum, yazdım yahut da bir yerde konuştum. Ama daima çalıştım, çabaladım. Şükürler olsun. Bugün de çalıştım, yoruldum. Bir film seyretmek istedim, karşıma The İmam’ın ikincisi çıktı. Zevkle seyrettim. Güzel anlamlı bir film olmuş. Film sonrası akşam uzaktan iştirak edeceğim iyilik paneli için biraz hazırlık yapmaya çalıştım. Bilahare de yürüyüşe çıktım.
Evet, bu akşam Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nin organize ettiği İyilik Paneli’nde konuşmam vardı. Bu bir senedir devam eden bir proje. İyilik hakkında üç cilt kitap hazırlanmış oldu. Bizim bu akşam yaptığımız program da yıl içinde yapılan sekizinci paneldi. Benden başka iki değerli konuşmacı arkadaşımız daha vardı; İbrahim Baz ve İbrahim Işıtan. Her ikisinin de uzmanlık alanı tasavvuf. Daha çok tasavvuf ve psikoloji açışından yardım konusuna değindiler. Ben ise, iyiliği maddi ve manevi iyilik olarak iki kategoride ele almaya çalıştım. Maddi iyilik, infak, sadaka ve zekât gibi parasal yönün yanında bizzat fiili yardımı ifade eden iyiliktir. Manevi iyilik ise, tebessümden başlayarak, beş hüsün yani beş güzellik olarak tavsif ettiğim güzel davranıştan söz etmeye çalıştım. Bu beş güzellik, güzel davranış (hüsn-i muamele), güzel zan ve düşünce (hüsn-i zan), güzel bakış (hüsn-i nazar), güzel niyet (hüsn-i niyet) ve güzel konuşma (hüsn-i kelâm) dır. İyilik, evvela bu hüsünlerden hareketle hayatı güzelleştirmektir. Bunlar yerli yerinde olursa, akl-ı selîm, kalb-i selîm ve zevk-i selîm olarak birbirini tamamlayan üç selim ortaya çıkar.
Manevi iyilik, her şeyden önce kavl-i leyyin olarak tanımlanan öfkeyi kontrol ederek yumuşak, sakin ve samimi konuşmaktır. Bu şekilde konuşmanın temelinde dinlemek var. İyi konuşma, çokça dinlemekle mümkün oluyor. Dinlemek, bir yönüyle dinlenmektir. İyilik insanı dinlendiriyor. Huzur vesilesi oluyor. Dolayısıyla manevi iyiliğin temelinde hayrı tavsiye ve kötülükten men ilkesi (emr-i bi’l-ma’rûf-nehy-i ani’l-münker) var. Bu Asr süresini idrakle olan bir durumdur ki, bize hayrı ve sabrı tavsiye eden dostlarımızın olması çok kıymetli bir nimettir. Bu minval üzere konuşarak sözü, dost olamaya getirmiş oldum. Daha sonra iyilik kavramını, fedakârlık, insanın sınırını bilmesi, güven ve adalet kavramları ekseninde izah etmeye gayret ettim.
Bir hafta sonu, dinlenme takvimim böyle işle geçti… İnsan, her halde çalışarak dinlenmeyi bilmeli.
Biz iyiliği konuştuk, ama dünya ne ile meşguldü? Dünya, gücü hukukun önüne geçiren ABD’nin Venezuela’ya yaptığı operasyonu konuşuyor. Baskınla Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’yu eşiyle birlikte yatak odasından alıp yargılamak üzere New York’a götürüyor. Suçu tescilli Netenyahu’yu diplomatik seviyede ağırlayan Trump, Maduro’nun itibarını yerle bir ederek yargılama iddiasıyla alıp götürüyor. Uluslararası hukuk, hak ve adalet güç gösterisine kurban ediliyor. İyilik duygularını yerle bir ediyor. İlginç olan şu: Ülkemizde bazı kesimler Trump’ı kahraman ilan edebiliyor!
İşimiz gerçekten zor. İyiliği idame ettirmek, esiri olmadığınız güce erişmeyi de gerekli kılıyor.
