Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Veda

Zihninden bunlar geçerken uykuya daldı, geceyi ağaç kovuğunda geçirdi. Sabah olup da yola koyulma vakti geldiğinde nereye gideceğini bilmeden yüreğiyle vedalaştı. Her yerde obruklar vardı. Aralarından yürümeye çalışırken birden diğerlerine nazaran daha az derin olanında cansız bedenini gördü!..

EKLENDİ

:

Zamanların en uzağıydı. Bu sabah ötmekten sesi kısılan ama inatla sabah namazına uyandıran horozun yerini hırıltılar almıştı. Karanlığın içinde dışardan geldiğini sandığı tuhaf sesler duyuyordu. Sanki birileri acı çekiyor, seslerini duyurmaya çalışıyor; birileri de bitkinlikten sadece inliyordu. Hırıltı giderek arttı. Yanı başında, ensesindeydi artık.

Karanlık daha karanlık oldu, hırıltı her saniye boğuklaştı. Her karışını ezberlediği evinde yürüyebileceğini düşündü ama burası evi değildi. Birden asansöre benzeyen bir kutunun içinde aşağı doğru inmeye başladı. O an ilk kez içine korku düştü. Karanlığı delmeye çalışarak baktı, yalnız değildi. Kımıldamadan yatan ve boşluğa bakan insan yüzlerini seçebiliyordu artık. Birden eli tenine çarptı. Anadan üryandı. Yoksa ölmüş müydü? Öyleyse kefeni neredeydi? Bu zamana kadar ölümü düşünmemişti ki, kefeni olsun. Derinlere indikçe ruhu daralmaya başladı. Ölüm buysa burası cennet olamazdı, cehennem de böyle sakin karşılamazdı herhâlde.

Anlaşılan sırasını savmıştı; savmıştı savmasına da neden kimse yolcu etmeye gelmemişti? Helal etmişler miydi haklarını, toprak atmışlar mıydı sıraya girip? Yoksa bir başına yaşadığı gibi bir başına mı dünyadan göçmüştü? Erken değil miydi? Buna insanoğlu karar verseydi kim önce gitmek isterdi? Asansörün durmasını fırsat bilip dışarı fırladı, koşar adımlarla yürümeye başladı.

Yerde ayaklarına batan, canını yakan bir şey yoktu, sanki yer biraz da ıslaktı. Hırıltı bir uzaklaşıyor bir yakınlaşıyordu. Yolun ilerisinde çizgi çekmiş gibi sıralı ağaçlar vardı. İçlerinden büyük, heybetli olanını seçti. “Belki bu geceyi orada geçirebilirim” diyerek adımlarını hızlandırdı. Yaklaştıkça sesin arttığını duydu. Ağacın kovuğunda, boşlukta çarpan bir kalp gördü, hırıldayan oydu. Elini sol göğsüne götürdü, kalbi yerinde değildi. Birden hatırladı; olmadık bir haberle yüreğini yerinden söküp almışlardı. O günden sonra hissedemez, ağlayamaz, gülemez olmuştu. “Bu benim yüreğim mi?” diye mırıldandı. “Ya bu hırıltı, ölmedim de ölümümü izlemeye mi geldim?” diyerek ağlamaya başladı.

Yüreğinin söküldüğü kışı hatırladı. Kışın ayazı başkaydı. Ta derinine, köklerine kadar vurdu. Bakışlarına sindi, ruhunu uyuttu. Yerini tomurcuklanan dallara bıraktığında geride kalan hiçbir şey eskisi gibi değildi. Lâl olmuş bir dil, korkmuş bir yürek, bakıp da göremeyen bir çift göz kalmıştı. Yediğin ayazın yüzüne çarpan soğuğunda ettiği dualar tekrar ruhunu yaktığında, içine taş gibi oturduğunda kopan bir telin çıkardığı ince sesten başka bir şey duyulmaz oldu. Ayaza çalmış yüreğiyle, solgun ve bitkin hâliyle gözlerini hiç kırpmadan etrafa bakarken kendine bir yer bulamadı. Yüzünü bıçak gibi kesen ayazın ardında bıraktığı yaralarını onarmaya çalıştı ama kışın ayazı başkaydı işte.

Hep böyle değildi ya, eskiden “elif” gibiydi. Başındakiyle böyle dik duramazsın dediler, “vav” oldu. Büküldü beli, her seferinde biraz daha fazla… Cimin karnındaki nokta olana kadar… Olmadığın biri gibi davranmalarını isteyenlere boyun eğmek, kendin olamamak zordu. Canını acıtıyordu. Ya tahammül edip kalacaktı ya da çekip gidecekti. Kalmayı seçti ama bir zaman sonra kendi olmaktan çıktı, başka birine dönüştü. Yeniden eski benliğine dönmek istediğinde ise ne kendisini ne de olmak istediği kişiyi bulabildi.

Zihninden bunlar geçerken uykuya daldı, geceyi ağaç kovuğunda geçirdi. Sabah olup da yola koyulma vakti geldiğinde nereye gideceğini bilmeden yüreğiyle vedalaştı. Her yerde obruklar vardı. Aralarından yürümeye çalışırken birden diğerlerine nazaran daha az derin olanında cansız bedenini gördü. Ne zamandan beri oradaydı acaba? Yüzü, saçları bembeyazdı. Bu kadar yaşlı olamazdı, yaşlılık yıllarını hatırlamıyordu; hiç yaşlanmamıştı ki. O zaman korkudan mıydı bu hâli? Anlaşılan bu uzun bir yolculuktu. Bu güne kadar söylenmemiş, korkudan mı yoksa gerçekten korkak olduğundan mı bilemediği, uzun bir sancılı dönemin hesaplaşmasıydı.

Kaç gözyaşı damladı gözünden yüz çevirip gönderdiklerinde; o havuz başında suya kattığı damlalarla gölgesini esirgemeyen ağaç dallarıyla neler konuştu neler… “Acaba?” bile demeden infaz edilirken, kaç defa darağacında sallandı ama görmediler. Son arzusunu sormadılar. Sorsalardı ne diyecekti ki… Önce gözlerinin ta içine bakacaktı, sonra “Gün gelip de çaresizliğin ayazı yüreğinizi yaktığında, o yangınla sağa sola koşarken yalnızlık sizi de sarıp sarmaladığında beni hatırlayın!” derdi. Kötü olduğundan değil, bir daha başkalarına da aynı duyguları yaşatmasınlar diye… Birileri elini uzatmış, onu o dipsiz kuyudan çıkarırken diğerlerinin yaptığı gibi dibe itmek için çırpınmasın, bir daha insanların bu dünyada iyilerin kalmadığını düşünmelerine sebep olmasınlar diye…

İçinde öyle bir duygu vardı ki, ne kin ne de nefret. Sadece büyük bir boşluk. Bu hepsinden kötü, hepsinden acıydı. İnsan zamanla nefretin yerine bir duygu bulabilirdi ama bu boşluğu dolduracak bir duygu yoktu. Şimdi mağdur, ezilmiş, itilmiş, dışlanmış, derdini anlatamayan bedenini seyrederken kendisi de boşlukta dolandı durdu. Yolun sonu, burasıydı.

“Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir,

Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir,

Bir bitmeyecek şevk verirken beste,

Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.”

O tel kopmuştu artık. Hiç bitmeyecek sandığı bu dünya hayatının kederlerini boşluğa bırakıp cansız bedeninin yanına uzandı. Beyaz saçlarını okşadı, yüzündeki huzuru seyretti bir müddet. Göğe çevirdi yüzünü, gökyüzünü seyre dalarken üstüne bir ağırlık çöktü, gözlerini aralamaya çalışsa da göz kapakları tonlarca yükü taşıyor gibiydi. Son bir defa daha çabaladı görmek için, olmadı. Artık başka âlemlerin seyri başlamıştı.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar