1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Deneme

Vitrin Ölüleri

Vitrin Ölüleri
2

Egzoz kokulu şehrin, başkalarını yargılamaktan dili nasır bağlamış caddelerinde usul usul adımlarla yürüyen bir adam vardı. Yükü, ayaklarından ziyade omuzlarındaydı artık; saçlarının beyazı siyahından çok, ceketi eski ve yıpranmış; fakat asıl eskimiş olan, o ceketin içindeki bedeniydi. Kış güneşi görmemiş mermer kadar beyaz, damarları birer keder hattı gibi belirginleşmiş ellerini, besbelli tutacak bir el bulamayışının mahcubiyetiyle ceplerine gizliyordu. Parmak uçları, birer yabancı gibi içinden geçip giden dilsiz baharların hezeyanını taşır gibi titrek ve solgundu. Bakışları donuk; bir veda mektubunun son satırına hapsolmuş gibi tutsaktı… Kimseye dokunmuyor, kimsenin rızkına el uzatmıyor, kimsenin sahte parıltılı dünyasına göz dikmiyordu. Anca, debelenmesi bitmeyen içindeki enkazla meşguldü. Yıkıntıları, döküntüleri arasında bir hayat kurmuştu kendine.

Şu dünya denilen devasa panayırda, en büyük cürüm kendi içine hicret etmektir aslında. İnsanlar, senin aşılmaz duvarlarını aşamadıklarında korkarlar. Kendi içlerindeki fırtınaları bastıramadıklarından olsa gerek, senin durgun suyuna taş atıp, bulanıklığını görmek için can atarlar. Durup dururken sataşırlar; neden böyle giyindiğini, neden o masada bir başına tünediğini, neden onlar gibi eğreti tebessümler dağıtmadığını sorgularlar. Bakışlarıyla müebbede mahkûm eder, tezviratlarıyla infaz ederler.

O adam, üzerinde toplanan o meraklı ve isli nazarlara karşı başını kaldırdı bir akşamüstü. Göğüs kafesine dağılan vehim veren öksüz sızısıyla, sözleri Yılmaz Uzun’a ait olan, “Müslüm Baba’nın” efsane parçasını mırıldandı: “Yıkıla yıkıla yaşayan benim, geceler boyunca kahrolan benim… Çektiğim çileler kendime benim. Tutup da birine vurmaz ki elim…” Sahi, neden rahat bırakmazlar ki insanı? Bir cevher kendi dehlizlerinde yıpranırken, bir kalp kendi yaralarını sarmakla uğraşırken; dışarıdaki o “hali vakti yerinde” kalabalığın derdi ne olur? İyilikleri kendine yetmeyenler, başkalarının -düşkünlüğünden- beslenmeye çalışırlar. Oysa bu adamın yıkılışı bile asildi; kimsenin omzuna yük bindirmeden, kimsenin duvarına yaslanmadan olduğu yere, yıkılıverirdi.

Yolun sonuna geldiğinde, mahalle kahvesinin önünden geçerken arkasından bir kahkaha yükseldi. Biri bir laf attı, diğeri halini küçümsedi. Adam durdu. Öyle bir duruştu ki bu; büsbütün bozkırın ortasında tek başına kalmış bir ahlat ağacı gibi… Tüm arazları onun denetiminden çıkmış sinyal bile vermiyordu. Hatta artık bedenine sığmıyor, dışarıya tek bir sızı bile sızdırmıyordu. Döndü ve o sığ kalabalığa, Nesimi Çimen’in asırları deviren nefesiyle bir hakikati ilam etti:

“Duman senin çürük işin bitmez mi? Şu fani dünyada umudunu yüz… İnanmazsan var kitaba yüz be yüz; evin mezaristan, malın bir top bez… Daha duymadınsa duy deli gönül!”

Kahvenin o yılışık uğultusu, bıçakla kesilmiş gibi dindi; batan güneşin damarlarındaki kan çekildi.

Net olan bir şey vardı ki: Adamın “düşkünlüğü” diye söylendiği şey, aslında dünyanın kirinden elini eteğini çekmiş bir ruhun azatlığıydı. Onlar lüks fistanlar, yaldızlı yalanlar peşinde soluk soluğa koşarken; adam, sonunda bir top beze dönüşecek olan malın mülkün esaretini çoktan kırmış, o kumaşın ölçüsünü kendi zihninde tartıp biçmişti. Mezarını zaten daracık göğsünde taşıyordu, dışarıdaki kokuşmuşluğa, gönlü çürüten küf kokusuna teslim olmak istemiyordu. Malın mülkün nihayetinde bir avuç bez ve bir kürek toprak olduğunu idrak etmişti.

Onun hıçkırığı taze, acısı kadife süettendi… Gururlu başını, hakikate yasladığı için omuzları dikti. Çekildiler önünden. Bilinir ki hakikat gürlediğinde, gösterişin dili tutulur.

İşte böyle dostum; Şu dünya denilen âlemde insanlar sana sataşır, seni kendi yargı kantarlarında tartıp eksik çıkarmaya uğraşırlar, seni kendi kalıplarına dökmek ister. Seni kendilerine benzettiklerinde rahatlarlar. Ama sen bil ki; kendi yıkıntılarının içinde dürüstçe yaşayan bir öz; başkalarının emanet ipliklerle dokunmuş o iğreti ihtişamında, birer vitrin süsü gibi yaşayan binlerce ölüden daha diridir.

Ve söz, yine aynı ozanın tokadıyla demir atar limana. Nesimi Çimen’in “Mevlam Kanat Vermiş Uçamıyorsun” eserinin nidasıyla:

“Mevlam kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsati dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül”

Bütün mesele budur işte: Göğüs kafesinde bir kartal taşırken, yerde sürünmeye razı olmak… Sonsuzluk seni has isminle çağırırken, şu fani dünyanın geçici oyuncaklarıyla oyalanmak… Zira insan, kalabalıkların içinde sadece bir eksilmedir. Kendi varlık genişliğini ancak, hiç kimsenin olmadığı o sonsuz iç coğrafyasında, Kendi sadeliğini bir bayrak gibi göğe çektiğinde anlar. Aslında insan, asıl devrimini en çok yalnızken yapar. Çünkü varlığın yalın yasası, sadece kendi kalbinin vuruşuna kulak verecek kadar dürüst olanlara malum olur.

Ankara'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, aynı üniversitenin Eğitim Bilimleri bölümünde yüksek lisans yaptı. Eğitimcilik kariyerinde uzun yıllar öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu; okul müdürlüğü başta olmak üzere çeşitli idari görevler üstlendi. Eğitimcilik kimliğinin yanı sıra yazı ve şiir dünyasında da aktif olarak yer almaktadır. Şehir ve Kültür dergisi ile Asanatlar internet sitesinde yazıları yayınlanmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (2)

  1. Yüreğinize sağlık hocam keyifle okudum.

  2. 30 Mart 2026

    çook güzel

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir