Mehmet Aycı ismini okur 30 yıldır birçok mecrada görüyor. Başlangıca gidelim, nasıl başladı kitapla ilişkiniz?
Dedemin adı Mehmet. Babamın da. Benim de. Aile Aycılar olarak biliniyor. Dedem Aycı Hoca 1936’da göçmüş, babaannem babama hamileymiş. Birkaç sandık kitabı varmış. Kitaplar mahzun kalmasın, mahsur kalmasın diye okuma yazma bilenlerle dağıtmışlar. Onlardan kalan olmamış.
Dedem hangi kitapları okudu acaba, buradan başlıyor biraz kitaba ilgim. Yine de ağabeyimin kitapları vardı evde ders kitapları dışında. Şimdi bile bulsam bakasım gelir o ders kitaplarına.
İlk gençliğinizde okuyup yazma, daha ötesi onun gibi yazma iştiyakını sizde ilk tetikleyen yazarlar/şairler kimlerdi?
İlk gençlik? Orta mektepte başarılı ve sosyal bir talebeydim. Şiir ve kompozisyon yarışmalarında okulun yüz akı olan bir talebe… Para pul ne gezer? Kitap verirlerdi ödül niyetine. Haşim’i ve Akif’i daha orta ikide tanıdım, ödülüm olan kitaplardan. Unutmuyorum, şimdi çok basit geliyor ama, o ödül kitaplardan biri de İntibah’tı. Bunlardan ne ölçüde etkilendim, ben de kestiremiyorum. Ama Karacaoğlan ve Dadaloğlu’ndan kesin etkilendim. Kitaplarını okumadan önce. Şifahi olarak tabii.
Bir de okulun kütüphanesinden Kemalettin Tuğcu’dan Sait Faik’e, Peyami Safa’dan Reşat Nuri’ye pek çok yazarın kitabını okudum. Şimdi bir kütüphane evim var, ne zaman odaları dolaşsam gözüm ilk göz ağrım olan kitapları arıyor. Unutmadan söyleyeyim, bir de pilli kol saati ödülü vermişlerdi o yarışmalardan birinde. İlk saatim. En azından kitaptan daha pahalıydı o zamanlar.
Ve ilk yazı… Neydi ve neler hissettirdi?
Ahmet Rasim’in ilk yazısının yayımlanmasını anlattığı bir yazısı var. “Muharrir Bu Ya” kitabında olması lazım. Onu okuduğumda yahu ben bunları orta mektep ikide yaşamıştım, dedim, kendi kendime. Yeni Hürsöz Gazetesi çıkardı Kozan’da, haftalık. Orada her hafta bir şiirim intişar ederdi. Ne güzel.
Cuma günü okuldan çıkınca gazeteye uğrar, artık ezberimde olan şiirimi defalarca okurdum. Size ait olan bir metnin harfe işarete bürünüp Mehmet Aycı ismiyle görünmesi efsunlu bir haz verirdi. Şimdi azıcığını bile duymuyorum o hazzın, duyamıyorum.
90 kuşağının İkinci Yeniyi aşan tarafı var
Yazı yayımlamaya 90’larda başlıyorsunuz. Ben 90’ları çok önemsiyorum. Çok doğurgan ve arayışlarla dolu bir dönem. 90’larda edebiyat ve yazı ortamı nasıldı?
Doksanlar, evet, alabildiğine dinamik bir dönem. Benim kuşağım.
Özellikle şiirde 90 kuşağının İkinci Yeni’yi de aşan bir tarafı var.
Bu konu da yazılmadı henüz. Şiiriyle, şiire dair kuramsal metinleriyle, yol açma çabalarıyla, söyleyiş zenginliğiyle, heyecanıyla, dünyaya ilgisiyle, eskileri anlama ve aşma gayretleriyle 90 Kuşağı çok özel bir kuşak. Şimdi bile varsa bir edebi hareket 90 Kuşağı mensuplarının hareketlendirmesi bu.
Adanalısınız. Ardından Eskişehir ve sonra Ankara. Mehmet Aycı’nın şehri hangisi? Siz kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?
Daha çok Ankara’ya. Pek çok nedeni var. Yine de şehir kimliği taşıyan her şehre, şimdilerde kasaba olsa bile bir sevgim, bir ilgim var. Kırktan fazla ülkeye gittim. İkinci günden itibaren Türkiye’yi çok özlüyorum. Türkiye’nin hemen her şehrine gittim, ikinci günden itibaren Ankara’yı çok özlüyorum. Kendimce izahı var bunun. İzah edemediğim tarafları da var. Kemalistlerin de İslamcıların da Ankara’ya bakışı sorunlu. İki kesim de hep aynı gerekçelerle Ankara’yı sevdi veya sevmedi. “İki cihan arasında” olduğunu idrak etmek bile sevmeye fazlasıyla yeter. Canım Ankara! Onları sen doğurursun ve seni beğenmezler.

Ankara 90’larda çok kimsenin fark etmediği kadar kültürel açıdan yoğun bir yer. O ortamı nasıl tasvir edersiniz?
Tasvir benim işim değil ama edeyim: Bir bozkır yeşermesi! İkinci Yeni, Türk Şiirini Ankara’dan nasıl yeşertmişse öyle bir şey. Bahçede herkes vardı ve bozkır, bahçe olmuştu.
Mehmet Aycı ve demiryolları. Nedir bu bağlantının altında yatan?
Meslekten ve meşrepten. Meslekten, çünkü okulunda okudum. Meşrepten çünkü, Türk Modernleşmesine dair kafa yoran kim varsa demiryollarına ilgi duymaması mümkün değil.
Siz dergici yazarlardansınız. Sanırım sizin kadar geniş bir dergi yelpazesinde görünen/yazan edebiyatçı azdır. Nasıl oldu bu?
Benden yazı isteyen, şiir isteyen hiçbir dergiyi geri çevirmedim. Her çıkan dergiden heyecan duydum. Dergilerden izledim edebiyatın seyrini çokça. Dostluklar edindim. Bundandır.
Kütüphaneye çekilmek iyi de hayattan koparsınız
Köşesine gömülüp yazılarıyla ara ara görünen bir kalem değilsiniz. Sosyal, etkin, canlı ve hayatın hep içindesiniz. Bir mizaç meselesi mi, yoksa edebî bir tavır mı?
İkisi de. Kütüphaneye çekilmek iyi de hayattan koparsınız o zaman. Sokakta kalmak iyi de ya kütüphane ne olacak. İçinde insan yoksa insanın hâlleri yoksa yazarın kendi dönemine tanıklığı yoksa o edebiyat kana karışır mı?
Karakoç ve Özel ile çağdaş olmak insanı gönendiriyor
“İyi ki yetişip tanımışım” ve “Keşke tanısaydım” dediğiniz kalemler kimler?
Keşke tanımasaydım dediğim yok.
İsmet Özel ve Sezai Karakoç’la aynı çağda yaşamak insanı gönendiren bir şey, Allah’a hamdolsun.
Bütün dostlarımdan memnunum. En cimrisinden, en yeteneksizinden, en sıradanından bile. İyi bir şey bu. Hepsini çok seviyorum. Bana kin tutanlar varsa, rahat olsunlar, kin tutamıyorum onlara. Türkçenin gözünü seveyim, nasıl da bağlıyor bizi birbirimize. Selamı bile.
Kalemin yüzünü ekşitecek kişileri yazmadım.
Sadece edebiyatçı değil, bazı bakımlardan canlı bir edebiyat tanığısınız. Portreler yazdınız ve çok canlılar. Bu mecraya yönelmenizin sebepleri nedir?
Söz vermiştim kendi kendime. Tanıdıklarımı yazdım, üç yüzden fazla ahbabımı… Sağlıklarında “iyi bilirim” dedim onlar için. Benim şahitliğim. Bir de bizde portre edebiyatı hatırayla ve biyografik malzemeyle malul. Bu tuzağa düşmeden, sahiden bir portre çizeri, bir portre ressamı gibi yazdım o portreleri. Sevdiklerimi yazdım.
Kalemin yüzü ekşiyecekse bir kişiyi yazarken, yazmadım onu.
Yarım kalmışlık sızısı yazıyla hemhâl ediyor
Yazmayı çok istediğiniz ‘o büyük kitap’ diye bir hayaliniz var mı?
O büyük şiir… Zaten o hayal bize bunca şeyi yazdırdı ya. Hep eksiklik, hep yetmemişlik, hep yarım kalmışlık sızısı yok mu içinizde, o sızı hiç dinmediği için yazıyla bunca hemhâl oluyoruz.
İyi ki yazmışım dediğiniz kitap/lar hangisi?
Hepsi. Özellikle portre kitaplarım ve şiir kitaplarımın tamamı.
Taşra ve İstanbul Ankara’dan daha siyasi
Siyasetin bu denli yoğun olduğu Ankara’da edebiyatçı olarak var olmak nasıl bir şey sizce?
Ne kadar yoğun olursam olayım, eve geldiğimde, vakit ne kadar geç olursa olsun, odama çekildim, birkaç satır yazdım, birkaç sayfa okudum. Yoksa kaybolurdum. Taşra ve İstanbul Ankara’dan daha siyasi ve daha siyasetçi kaldı ki. Ankara’nın adı çıkmasın!

Son kitabınız Tayyip Erdoğan’ı ele alıyor: Benzemez Kimse Sana. Kitap nasıl bir ihtiyaçtan doğdu ve sizdeki Erdoğan imgesi neye tekabül ediyor?
Bir model portre denemesi. Bizim portre edebiyatımızda maalesef siyasi portre de yok denecek kadar az. Yahya Kemal’in yakındığı gibi, yazmamışız. Az yazmışız, kötü yazmışız.
Ben Erdoğan döneminde yaşıyorum, yazdım. Keşke Gazi de İnönü de diğerleri de yazılsaydı. İhtiyacın ötesinde bir şey bu. Bundan 50 yıl sonra Erdoğan nasıl bir insandı, nasıl bir liderdi diye merak edenler bu kitaba bakacaklar. Erdoğan özelliğinde bizim geçmiş liderlerimiz arasında da dünyada da bir başka isim yok. Çok özel, nevi şahsına münhasır bir lider karakteri.
Üniversitelerin Tarih ve Edebiyat bölümlerinde mutlaka biyografi yazarlığı dersi olmalı. Seçmeli de değil, zorunlu. Binlerce biyografisi yazılacak insan var. Portre metninden vazgeçtik, en azından biyografi olmalı.
Tezgahta ne tür çalışmalar var?
Bir şiir kitabı var. Bir de Türk At Kültürü Sözlüğü.
