Torununu kucağına alan aile büyüğü dede, akşam namazından sonra tüm ailenin toplandığı salonda, bir kulağına ezan, diğer kulağına kamet getirip manası güzel, aynı zamanda büyüklerinden birinin ismi olarak, Hasan koydu. Bebeğin anne babasının hiçbir itirazı olmadı. Tecrübeyle yüklü büyüklerinin bir bildiği vardır, diye düşündüler. Büyük ailenin içinde bebek, elden ele dolaştı. Her bireri ile göz teması kurdu, günden güne sevgiyle büyüdü. Mutlu, huzurlu ve güvenli…
Doğduğu andan itibaren eğitimin ilk basamağı ailede başladı. Önce adı konuldu güzel dileklerle. Anne babasının sevgisinin yanında, dede ve büyükannesinin saygı, merhamet ve vicdan hamurunda yoğruldu. Hasan’ın amcaları, dayıları, teyzeleri ve halalarından ayrı ayrı kendi gözünden analizlerle kişilere nasıl davranılması gerektiğini yaşayarak öğrendi. Dedesi konuştuğunda susmasını, biri konuşurken diğerlerinin dinlemesini, bir iş verildiğinde sorumluluğu yerine getirmesini bu güzel ailesinde uygulamalı olarak öğrenmişti.
Dedesiyle sabahları bakkala giderek Bakkal amcayla dedesinin selamlaşıp, iyi olup olmadıklarını öğrenince bir şükür çekerlerdi. Mahallede olup bitenden haberdar olduktan sonra sofralarına götürecekleri ekmeklerini alıp her iki tarafın iyi dilekleriyle eve dönüş yolunda dede ile torun arasında sorulmuş sorulara sabırla verilen cevaplar eşliğinde eve nasıl geldiklerini anlamadan güle oynaya ulaştılar. Kapının önünde bekleyen kediye, ekmeklerinden bir parça bölüp, ona uzatarak paylaşmanın hazzını evdekilere anlata anlata bitiremiyorlardı.
Böyle bir ailede insan kendisini hiçbir zaman yalnız hissetmez ve sıkılmazdı. Bu yıl ilkokula başlamıştı. Yaştaşlarıyla birlikte olacağı için çok mutluydu. Sınıfta bir sıra arkadaşı olmuştu. Onunla tanıştılar ama bir türlü kaynaşamadılar. Sıra arkadaşı, anne baba ve kendinden başka kimse olmayan küçük bir ailede yaşıyordu. Hep o konuşuyordu; dinlemeye asla tahammülü yoktu. Günler böylece geçip giderken, çocukluk bu ya, eğip bükmeden açık açık hep sen konuşuyorsun, beni hiç dinlemiyorsun; her şeyi kendinin bildiğini düşünüyorsun, dedi. Büyük insan gibi bu konuyu aralarında konuşup çözmeye çalıştılar. Ama arkadaşı alışkanlığından vazgeçmiyordu. Bu şartlarda ben seninle arkadaş olamam deyip son noktayı koydu. Belki biraz beklemeliydi ama o da bir çocuktu sonuçta. Öğrenecekti sabrı da…
Aradan epey zaman geçti; çocuklardan biri arkadaşlarıyla iletişim kuramadığından bahçede yalnız dolaşıyordu. Ailenin tek çocuğu olan arkadaşı, şimdiye kadar ailede hep önce o konuşmuş. Annesi işten gelmiş, daha sonra babası gün içinde ona bakan teyzesinin rutin işlerinden dolayı yemek ve uyku saatiyle dolan günde, iyisiyle kötüsüyle konuşmak ve sadece konuşmak çocuğa kalmış. Kesmeden, bölmeden odakta tek başına küçük bir prenses ve kabul görmüş tek seçenek, imparator.
Hasan bahçede tüm çocuklarla oynamayı başarmıştı. Herkes oyununa katmak için onu arıyor ve çağırıyordu. Bu durumda teneffüs aralarında öğretmenler odasını değil de çocukların arasında dolaşmayı tercih eden bir öğretmen, bir başına duran diğer çocuğun yanına, tam da hizasına oturmuş, neden arkadaşlarıyla oynamadığını sorunca beni istemiyorlar demişti. Arkadaşlarının söylediğine göre aslında kendisi rol beğenmiyordu. Öğretmenin ısrarı üzerine oyuna alındı ama yine itiraz yine itiraz…
Çocuklar bazen gerçeği söylerken acıtırlar. Evlerinde biricik olmanın hastalıklı güveniyle ağzına geleni söylerler. Anne babanın çoğunlukla yanında olamadıkları çocuklarını duygusal çıkmazlarından bir türlü uzaklaştıramazlar. Kontrol edemedikleri duygu yönetimlerini, çocukların sindirilememiş ve abartılmış biricikliğini ayyuka çıkarırlar. Her bir birey ayrı ayrı masalarının başında bir müdür edasıyla, anlamadan, dinlemeden söz söyleme hakkına sahip yüzlerce müdür…
Okulda bir rehber öğretmen var mıydı, şimdiye kadar görmemişti. Okul yönetimine sordu. Evet vardı, odasındaydı. O doktor değildi ki! Bir eğitimciydi. Öğretmenler kurulunda dile getirilen sorun her teneffüs çocukların hal ve hareketleri gözlemlenerek bu sorunlar büyümeden giderilebilirdi. Ailede gözden kaçmış ya da sorunlu çocukların eğitimciler tarafından bulunup çıkarılması ve aynı zamanda takip edilmesi gerekirdi. Nerede eksik var, nerede yanlış yapılmış, bunlar, en geç, ilkokulda halledilmesi gereken sorunlardı.
Ağaç yaş iken eğilir atasözünün vücut bulmuş halini gözden kaçırmamak gerekir. Çocuğun yetiştiği aile ortamı kadar, ilkokul öğretmeni de önemlidir. Donanımlı ve iyi bir birey için aile, okul, psikologlar ve gerekirse sosyologlar, her biri bu işin ucundan tutmalıdır.
Büyüklerimiz, iyi birisinin dokuz komşuya, dokuz mahalleye, dokuz şehre faydası var; Kötü birinin de aynı şartlarda zararı vardır, derler. Bunlar boşuna söylenmiş sözler değildir. Herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır, kendisi için, çocuğu için, geleceği için…
Kaybolmakta olan geleceğimizin, henüz gelişmemiş iradelerini kusursuz gibi varsayamayız. Çocuklarımızı gereksiz aferinlerle oyalamaksızın, incitmeden, kırmadan, dökmeden gerçeğin içine çekmeliyiz. Onları aşırı güvenin gölgesinde oyalamak, güneşin aydınlığında ışıksız bırakmak gibi olur.
Emeklemeden yürümek, yürümeden koşmak, koşmadan atlamak olmayacağından, sindirilmemiş bilgilerin karanlığında kalmak, eksik parçalarla tamamlanamamış bir yapboz gibidir.
Hasan’ın arkadaşı zirvedeki güveniyle eksik parçaların olup olmadığına bakmadan, bu oyuna başlamış olmasından dolayı, bu yapboz’un içinde kaybolmak üzere. Manzaranın en yüksek noktasında dağın bir parçası, kayıp parçada kalmış olduğundan, aşırı ve gereksiz güven sonucu yok olmaya mahkûm. Hasan, tüm parçaların olup olmadığından emin olmadığı sürece bu oyuna başlamadığı gibi, kervan yolda düzülür gibi bir belirsizliği görmezden gelemezdi. Hayal ve gerçeklik suda gölge aramak gibidir.
Kayıp geleceğimizi yeniden bulabilmek için savaşların gerçek yüzünü oyunlaştırmadan, doğanın kalbi, ağaçların sanata yüklenmiş yazgı ve çizgilerini iyi okumamız gerekir. Kayıp geleceğimizi, yeniden kazanmak adına, başarmanın vücut bulmuş haliyle ortaya çıkıncaya kadar yolda olmaya devam…
