Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ay Karanlık’ın Şairi

Şehrin kenar mahallesinde bulunan evlerimizin her yanında büyük büyük bahçeler ve yeşillere bürünen boş araziler vardı o zamanlar. Onu tanıdığımda yazar derlerdi onun için. Ben kuş gölgeleriyle çelik-çomak oynayan, dur durak bilmez bir ilkokul öğrencisiydim henüz. Aramızdaki dostluk nasıl başladı bilmiyorum, ancak mahalledeki futbol maçlarında beni her seferinde kendi tarafına almasını sonraları bir tesadüften öte gelecekteki bir dostluğun, benzer bir duyuş ve duygulanışın mezci addedecektim. Kısa vadelerde görünüp uzun ayrılıkların ardına saklanan bir güneş veyahut çoğunlukla geceleri bulutlanan ve sadece yeni mevsimlerin müjdecisi olan gündönümlerinde görünen ay gibi üstad.

EKLENDİ

:

Uzun uzadıya plan yapmayı tarz edinemedim. Nedense aklıma gelen şeyi mürekkebe yükleyip kâğıda katıştırıyorum ama bu yazıyı böyle bir başlığa giriftar etmek doğru mu acaba? Hem bir benim cephemden bakıldığında belki yerli yerinde durur. Öte yandan bu ismin muhayyilemi kuşatması Ay’a olan bağlılığımdan mıdır, yoksa Ay Karanlık şiirinin bana ayna tutmasından mı? Bu bile duru değil…

gece meyhoş bir şiir                                                                         

gelip gelip nakışladı yaramı                                                                        

sen yürürsün ben koşarım                                                                            

varamam                                                                                                      

ay karanlık

derken Müştehir Karakaya’nın anlatımında kendimi bulduğum için mi bu, yüreğimi ve gözlerimi sımsıcak saran ben merkezli bir muamma oluyor. Yoksa yazının başlığına, Henry Troyat gibi Bir Dostluk Öyküsü mü demeliyim, bilmiyorum. Yalnız bir hakikati yeniden öğreniyorum: Sevdiklerimiz hakkında daha zor yazıyoruz. Kalem sevgiyi anlatmakta âciz kalıyor, üzerine bir şey yazılmadan kâğıt daha anlamlı duruyor sanki. Abdurrahim Karakoç’la nihayet bu vesile ile duygu köprüsü kuruyorum.

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

dediğinde meğer ne kadar da haklıymış…

Müştehir ağabeyle biz Çalıbaşı sokağında oturuyoruz. Onların evleri bize kısık sesle bir çağrım ötede. Çocukluğumun geçtiği mekân olma özelliği ile içime oturmasa yahut çocukluğumdan tecrit olunsa sokak, artık benim için en fazla onunla anlam kazanır. Her sabah ve her akşam kapımızın önünü teşrif edişi ne kadar da anlamlı benim için… Çalıbaşı’nın meczup şairi, kemale erdikçe tevazu ile nakışlanan siması, ayak sesine kulak kabartan çakıl taşlarının melal yüklü sırdaşı, sokağın medar-ı iftiharı, yediden yetmişe herkesin merakını celbetmiş, sevgisini kazanmış genç bir ihtiyar, çoğunlukla otuz beşinde bir çocuk edasıyla sabah-akşam sokağın sade atmosferini telaşa, hüzne, kedere, sevince, meraka, isyana ve umuda şifreleyen boğuk bir çığlık, bazen yollarda kendi kendine şiir okuyup rüzgâra beste yapan, kayıp  sevdalarını, yitik sözlerini arayan, yollarını bekleyen kuşlara, kedilere sevgi ve şefkat fısıltıları sunan çile katarı, her sabah yollarına dökülen bulutlarla yoğurup yüreğini düğüm düğüm yutkunan kara sevdalı gecelere ceplerinde kayıp yıldızlar biriktiren aykırı bir hayatın yegâne mümessili, çocukla çocuk, yok öyle değil, daha da çocuk, büyümesini içine bir türlü kabullendiremeyen serâpâ çocuk biri, ortalığı temmuz güneşi kasıp kavururken fırtınalar koparan, kışın dondurucu ve zemheri aylarında nefesinde çoban ateşleri gezdiren şair… Sahi biz burada ona “üstad” deriz. Bu isim nereden ve nasıl çıktı bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, gizli bir güç ona bu ismin verilmesi konusunda sanki buradaki dostları arasında bir fikir birliği sağlamış gibi.

Bir de onu çocukluğumdan hatırlıyorum tabii ki… Şehrin kenar mahallesinde bulunan evlerimizin her yanında büyük büyük bahçeler ve yeşillere bürünen boş araziler vardı o zamanlar. Onu tanıdığımda yazar derlerdi onun için. Ben kuş gölgeleriyle çelik-çomak oynayan, dur durak bilmez bir ilkokul öğrencisiydim henüz. Aramızdaki dostluk nasıl başladı bilmiyorum, ancak mahalledeki futbol maçlarında beni her seferinde kendi tarafına almasını sonraları bir tesadüften öte gelecekteki bir dostluğun, benzer bir duyuş ve duygulanışın mezci addedecektim. Kısa vadelerde görünüp uzun ayrılıkların ardına saklanan bir güneş veyahut çoğunlukla geceleri bulutlanan ve sadece yeni mevsimlerin müjdecisi olan gündönümlerinde görünen ay gibi üstad. Fazla tanımadığım hâlde kendime çok yakın hissederdim ya da kendimi görürdüm onda. Uzun bir ayrılığın tohumları nice baharlar yeşertip durdu aramızda.

Uzun bir süre ne haber ne selam aldım ne de siması tulu’ etti ufuklarıma. Sonra Samsun’da bir camii avlusundaki kitapçıda rastladım adına: Hazan Yaprağı isimli kitabını okudum karmakarışık duygularla… Kayıp gittiğini düşündüğüm o sevimli yıldız yeniden karşıma çıkıvermişti. Bunu hoş bir selam, güzel bir karşılaşma, umulmadık bir hasbihal olarak telâkki ettim. Derken 1994 yılında Van’a döndüğümde, dostluğuyla onurlandığım Mehmet Çelik hocam beni biri ile tanıştırmak istediğini söyleyip ondan İstanbul’da sıkça görüştüğü ve saygı ile yâd ettiği gerçek bir gönül adamı diye bahsediyordu. Sonra adını dudaklarından düşürünce uzun süredir serüvenini merak ettiğim bu şahsı tanıdığımı heyecanla anlattım. Karar birliği edip kendisini ziyarete gittik. O zamanlar Anadolu Matbaası’nda bir gazete çıkarıyordu. Bizi duygu yüklü ve dostâne bir edayla karşıladı. Yüreğim kıpır kıpırdı benim. Onun heyecanı ve sevinciyse bizimkiyle mukayese dahi kabul etmeyecek bir surete, hâl ehline duyulan tarifsiz bir özlemin ve susayışın had safhaya vardığı anlamla yüklü bir hüviyete bürünmüştü. Bu tatlı muhabbet beni hem ihya etmiş hem de onun hayret verici arz-ı hâlini, yaşamış olduğu yalnızlığın koyuluğunu ve derinliğini gözlerimize apaçık bir şekilde, ayna duruluğunda tuttuğu için de enikonu üzmüştü. Anladım ki o, kalabalığın içinde yalnız biriydi. Hemdert insanı Van’da uzun süre bulamayışın ortaya çıkardığı uçurumu gözlerine döşemişti, bakışlarındaki yarlarda asılı kaldığımı hissetim. O ne düşündü bilmiyorum.

Sonraları bu uçurumu güzelliklerle süslemek ve derinliğindeki esrardan pay almak için ziyaretlerimi sıklaştırdım. Derken gönül köprüsü güçlenip sağlamlaştı. Belediyenin basın bürosuna geçince de ateşi gören pervaneler gibi tebdil-i mekân ettik. Diğer dostları da beraberce götürüp bir sevgi yumağı gibi kenetlendik üstadın etrafında. Bunun tatlı ve hüzün dolu meyvesi olan Hazan böylece doğdu. Peşisıra Seyir takip etti. Hâlen aynı yıllara ve yollarla kazıdığımız bir gönül birlikteliğinin saadeti içinde ömür çilegâhını sermest dolaşırız. Çekim alanına giren dostları bir sevgi halesi içinde Ay’a yıldız kümesi olmak niyetine dönenip durur hâlâ…

Çok Okunanlar