Bu konuda çok konuşuldu, yazıldı; halen yazmaya ve konuşmaya değer bir konu olduğu düşüncesindeyiz. Çünkü bu iki medeniyetin barışması, ya da çoğunlukla olduğu gibi kavgası bizim toplumumuz başta olmak üzere kadim dünyanın önemli bir kısmını etkiliyor, önceliklerini değiştiriyor.
Günümüzde kendi medeniyetini çağdaşlığın öncüsü, muasır medeniyetin ölçüsü, temel insan haklarının garantörü olarak tanıtan Batı’nın bize dönük yüzü nasıldır? Kendisiyle ilgili sıraladığı özellikler bizim için ne ifade eder? Ya da bize göre Batı kimdir, kimlerden oluşur? Günümüzde bizim coğrafyamızdan, bizim değerlerimizin penceresinden baktığımızda Batı; Avrupa’nın büyük kısmı, ABD ve onun bir parçası gibi duran başta İsrail olmak vesayet savaşlarını yürütmede aracı olarak kullandığı devletlerdir, milletlerdir. Batı algımıza İslâm’ın dışındaki bütün dinler ve bu dinlere mensup milletlerin tamamı dâhil değildir. En azından günümüz için bu söylenebilir.
Batı’nın İslâm’la mücadelesi Müslümanlarla Bizans’ın henüz İslâm Peygamberinin sağlığında Mute’de ilk karşılaşmalarıyla başlar. Bu; Hira Dağı’nda başlayan ve tevhidi emreden vahye iman edenlerle, teslise inanların mücadelesidir bir bakıma.
İlk karşılaşmadan itibaren İslâm’ı temsil ettiğini düşündükleri her devletle ve milletle topyekûn mücadele etmeyi tercih ettiler, ediyorlar da. Bu mücadele ve ötekileştirme kültürü Kudüs’ün, Endülüs’ün fethi, Malazgirt zaferi, İstanbul’un ve Doğu Avrupa’nın Müslümanlar tarafından fethiyle daha da sertleşti, kin ve nefrete dönüştü.
Batıya göre özellikle 14. yy.’dan sonra Müslüman demek Türk demekti. Yaygın ifadeyle Batı’da birisi Müslüman olsa yakın tarihe kadar “Müslüman oldu” yerine “Türk oldu” denilirdi. Ve Türk algısı ağırlıklı olarak Osmanlı Devletini ifade etmekteydi. Bu nedenle batılılar her fırsatta Osmanlı coğrafyasını yok etmeye odaklandılar. Müslümanlarla her karşılaştıklarında insan izanını zorlayacak yağma, talan, tecavüz, katliam gibi insana dair hiçbir değerle izah edilemeyecek bir tavır sergilediler. Zulüm kavramının bile yetmeyeceği canilikleri Müslümanlara reva gördüler.
19.yy. dan sonra Osmanlının güç kaybetmeye başlamasıyla da İslam toprakları Batı’nın özel mücadele alanı oldu. Sahipsiz ve kimsesiz kalan çiçeği burnundaki Müslüman ülkeler birlik olamadı ve Batı’nın gücüne karşı koyamadı. İsrail’in kuruluşundan sonra İslâm coğrafyasına yapılan saldırılar daha da yoğunlaştı. 20.yy sonlarından günümüze kadar da zirve noktasına çıktı. Batı kültürünün intikam duygusundan beslenen canilikler yakın tarihte Bosna’da yaşandı. Doğu Türkistan’da, Arakan’da ve bitmeyen soykırım Filistin herkesin gözü önünde yaşandı, yaşanıyor.
Batı’nın niyetini ve tavrını İstiklâl şairinin “Medeniyet size çoktandır diş biliyor/ Önce parçalamak, sonra da yutmak diliyor” mısraları tam anlamıyla ifade ediyor.
Batı’nın özellikle bizim milletimize karşı katıksız düşmanlığının birçok sebebi vardır. Önemli sebeplerden birisi Batıya karşı Müslümanlar adına mücadele eden ve Batı ile Anadolu’nun doğusundaki Müslümanlar arasında geçit vermez bir sur gibi duran devletin, adı değişse de Müslüman Türk devleti olmasıdır. Diğer önemli sebep olarak İslâm’ın son ve evrensel din olması zikredilebilir. Bir başka sebep de İslam’ın ilk otuz yılından itibaren özellikle Hristiyanların hâkim olduğu bölgelerde hızla yayılması, onların hâkimiyet alanlarını daraltması gösterilebilir.
Başta Çin ve Hint medeniyetleri olmak üzere farkı gruplar bir şekilde kendi bölgelerinde kaldı. Bu durum da iki medeniyeti doğal olarak rakip yaptı. Asya’nın önemli bir kısmı, Avrupa ve Afrika bu iki rakip medeniyetin karşılıklı at koşturdukları bir coğrafya haline geldi. Bunun doğal sonucu olarak da evrensel olma iddiasındaki iki medeniyet her türlü rekabet alanında karşı karşıya geldi.
Batı’nın doğal rakip gördüğü İslâm ve Peygamberi Hz. Muhammed ile ilgili bakış açısı, ortaya koyduğu ve oluşturduğu algı tamamen rekabet ve düşmanlığı besleyecek bir anlayışla geliştirildi. Batı’nın İslam Peygamberiyle ilgili yayınlarının büyük kısmı, tarihsel gerçeklerle ve İslam’ın ana kaynaklarıyla örtüşmeyen, kendi zihinlerinde oluşturdukları “Rakip dinin peygamberi” algısını oluşturacak şekilde yapıldı. Bu yayınlar akıl almaz iftiralar ve benzetmelerle doludur. Batı, günümüzün yaygın tabiriyle İslamofobi tavrını, İslam’ı kendisine rakip gördüğü günden itibaren sistemli bir şekilde inşa etti. Dolayısıyla Günümüzde İslam-Batı ilişkilerinde gelinen nokta üç beş yılda oluşmuş bir durum olmadığı gibi, kısa sürede sönümlenecek bir tutum da değildir. Çünkü ateşin sönme ve soğuma süresi, tutuşma ve alevlenme süresinden çok uzundur.
Batının bu tutumuna Karşı Müslümanlarca kaleme alınan ve İslam’ın ana kaynaklarını referans alan hiçbir kaynak Hz. Musa, Hz. İsa ile ilgili olumsuz bir algı oluşturmadı. Aksine, onları İslâm öncesi İbrahimî Dinler’i temsil eden iki büyük peygamber olarak kabul etti. Onlara karşı yapılacak saygısızlığı, diğer peygamberlere yapılan saygısızlıktan farklı görmedi. Bütün peygamberlerle ilgili olumsuz yaklaşımların kesin bir tavırla karşısında durdu. İslâm’ı kabul şartlarından birisinin de Sadece Hz. Muhammed’in peygamberliğine değil, bütün peygamberlerin varlığına inanmak olduğu düşünülürse, İslam’ın diğer peygamberlere ve dinlere olan bakışı daha iyi anlaşılabilir.
Diğer yandan bu iki medeniyetin aynı coğrafya üzerindeki mücadeleleri sırasında doğal olarak karşılıklı etkileşimlerde oldu. Bu etkileşimlerde İslam’ın Batı karşısında önemli bir avantajı vardı: İslam, insanlara “evrensel iyi” yi vadedip yeni bir iddia ile ortaya çıktı. O zamana kadar hiçbir medeniyetin dillendirmediği insan haklarını ciddi şekilde inanç temeline oturttu. Bunu sadece İslâm’ı kabul edenler için değil; başka din mensuplarının, hatta hiçbir inanca sahip olmayanların da inanma ve kendi kültürlerini yaşama hakkına saygı duydu. Tarihte bu gerçeği ortaya koyabilecek sayısız örnekler vardır.
Buna karşı Batı, öncelikle ve özellikle kendi dindaşlarının refahını düşündü. Bunu sağlayabilmek için de kendilerinin dışında gördükleri herkesi sömürmek, yok etmek de dâhil her yola başvurdu. Batı anlayışı; özellikle Hint medeniyeti, Afrika, Doğu Asya gibi coğrafyaları sömürmekle yetindi. Afrikalıların; “Avrupalılar bizim ülkemize geldiklerinde ellerinde İncil, bizim de bolca elmas, altın zenginliklerimiz vardı. Giderken bizim elimizde İncil, onların ellerinde bizim zenginliklerimiz vardı.” Demeleri durumu yeterince açıklıyor aslında.
Ancak bizimle ilgili tutumları farklı oldu. İslam coğrafyasının en dirayetli toplumu olarak gördükleri Türk İslam Medeniyetini yok etmeye odaklandılar. Bunun başaramadıkları yerlerde de bizim medeniyetimizin mensuplarını kendi kimliğinden ve kültüründen kopararak kimliksiz ve kişiliksiz bir toplum haline getirmeyi amaçladılar. 18. yy. sonlarından itibaren yaşanan kültür erozyonu göz önünde bulundurulursa, bu konuda pek de başarısız oldukları söylenemez. Batı, elinde bulundurduğu başta teknoloji olmak üzere bütün imkânlarıyla, Müslümanların dinlerine, çoğu İslâm kaynaklı yaşam şekillerine ve geleneklerine bazen özendirerek, bazen de medenilik maskesi altında nüfuz etmeye devam etti. Halen de devam etmektedir.
Bu kültür istilasının durdurulmasının, devletin fiziki sınırlarını korumak kadar önemli olduğu günümüzde büyük çoğunluk tarafından kabul gören bir durumdur. Bu kötü gidişatı durdurmanın yolu, en az akademik eğitim kadar, kültürel eğitime, milli kimlik değerlerimizin gençlerin hayatına nakşedilmesine ağırlık vermektir.
