Bir zamanlar çocuktum. Köye babaannemlere tatili geçirmek için gitmiştim. Ailece büyüklerimle birlikte tarlaya gitmiştik. Birtakım işlemlerden sonra önümüzde yüksekçe bir buğday yığını oluştu. Uzaktan uzağa “Bereketli olsun” diyorlardı, yoldan gelip geçenler. O zamanlar tam anlamasam da iyi bir şey söylemiş olmalılar ki, bizimkilerin hâl ve tavırlarına bakılırsa, nazara gelmesinden çekinerek ve sessizce gülümseyerek, hep bir ağızdan, “Amin!” dediler…
Bereket sözcüğü aklıma takıldı. Eve gelince dedeme sordum. Benim anlayabileceğim dilden anlatmaya çalıştı. Anladığımı söyledim fakat emin değildim…
Daha sonraları da bu sözcüğü her daim, büyüklerimizden duyar oldum. Önceleri herkes bu sözcüğü iyi dilek anlamında sık sık kullanırdı. Zamanla anladım ki bereket maddi çokluktan öte bir şeydi…
Şimdilerde, yaşadığım dönemin bereket anlayışını, zihnimde didik didik ettim fakat bir türlü bir yere oturtamadım. Düşündüm taşındım, insanlar bu günlerde daha çok çalışmak ve daha çok kazanmak peşindeydi. Hırs ruhlarını ele geçirmiş, tüm geçmişlerini unutup geleceğe odaklanmışlardı. Varlıklarını selfiyle sergilemekten gurur duyuyorlardı. Oysa geçmişte benim köyde gördüğüm o insanlar, kendi ürünlerini göstermekten maşallah diyerek ar ediyorlardı.
Bereket çokluğun duasıydı, alan için de veren için de…
Geçen gün kapımıza ev sahibimiz çıkageldi. Hepimizin yüreği cız etti. Kapımıza gelince ister istemez “Hayırdır inşallah!” diyerek, heyecanlandık. Oturmaya gelir gibi bir hâli yoktu. Davet ettik, içeri girmedi. Ne de olsa mal sahibiydi. Direkt bir kusurumuz olup olmadığını sorduk. Biraz soğuk bir tavır takınarak, konuşmaya başladı. Kendince haklıydı…
Kirayı ödemek için gecikmiş miydik? Gözlerim hemen bir takvim aradı. Yok, öyle bir şey, ödeme tarihine daha üç gün vardı. Şimdiye kadar gün değil saati bile aksatmamıştık. Ev sahibimiz o zaman neden kapıda idi? Bu gelişe hep birlikte, bir anlam verememiştik…
Bu günlerde, kira konusu çok konuşulan güncel olaylardan biriydi. Ev sahiplerimizle şimdiye kadar bir sorun yaşamamıştık ve bu güncel konunun üzerinde hiç durmamıştık. Memnunduk birbirimizden. Ta ki ev sahibi kapıya gelinceye kadar…
Kapıdaki beyefendi, konuşmaya başladığında bildiğimiz o ev sahibimiz gitmiş, yerine gelen, birden bir başkası oluvermişti. Daha sonra anladık ki biraz çevresi, biraz da kendisi, kendini doldurmuş, tüm cesaretini toplayıp, kapımıza gelmiş. Alışkın olmadığımız bir durumla karşı karşıyaydık. İçeri davet ettik. Ayaküzeri olmaz diye, içeri girmemeye niyetliydi. Üstelik ailece, kendileriyle yıllardır tanışıyorduk. Ne yapacağımızı şaşırdık. İşin içine maddiyat girince, arkadaşlık dostluk bitiveriyor muydu? Tam bilemedik. Öylece kalakaldık…
O gün kapıdaki sanki yedi kat yabancıydı ve bu yüzüyle hiç tanışmamıştık. Edep ve âdâp tamamen dışarıda kalmıştı. Bizden yana sıkıntı yoktu. Fakat hiçbir kaygı duymadan, söyleyeceklerini bir çırpıda söyleyiverdi. Kirayı üç kat artırarak, kendi kafasında rakamlarla imzayı attı, arkasını döndü ve çekip gitti. Geri dönüp bakacak yüzü yoktu…
Kapıda hepimiz donup kaldık. Kaç yıllık dostluğumuzu, geçmişimizi bir anda bitirdi ve sildi. Çokluk onun için önemliydi ki bereketin sadece varlıkla çoğalmadığını düşünemedi. Ya da düşünmek istemedi. Birçok insan gibi…
İnsanoğlu işte varsıllığı hep kendinden bilirdi. Oysa öyle insanlar var ki edinimlerini ve kazanımlarını, kendinin çok çalışmasına bağlardı. Varlığın içinde bereket olmasa istediğin kadar çalış, insanların yokluğunu kendine yontmuşsan, onca varlık, bir gün elbet, gidecek bir kapı bulurdu.
Hırs içerdeyse bereket dışarıdadır. İkisi bir yerde hiçbir zaman olamazlar…
“Biz ne zaman bu hâle geldik?” diye üzüldük. Hiç olmadığı kadar ve hem de çok. Daha sonra en yakın zamanda bir ev bulup çıkacağımızı kendilerine ilettik. Bizim gözümüzde, kıymeti bilinmeyen dostluk, üç kuruşa satılamaz ve harcanamazdı. Dostluk başka alışveriş başka diyeceksiniz, siz dahi haklısınız fakat bu yol, yol değil…
O gün; benim de şahit olduğum, buğday harmanı için söylenmiş bereket olayını, bugün hâlâ önemsiyorum. Güzel temenniler varlıkla sınanıp taçlanırlar. Alan veya veren; alışverişini her daim, seçilmiş ve güzel sözlerle bitirmeli…
Bugünlerde toplum olarak kendimizi bir şey değil, her şey sanıp, bazı değerleri ve kelimeleri bilerek veya bilmeyerek hayatımızdan çıkarma gafletinde bulunduk. Oysa bunlar insanların yaşanmışlıkları ve yaşayacakları için birer dua ve temenniydi…
Geçmişteki bereket, güven, hatır, gönül ve paylaşım anlayışı o insanlarla birlikte toprağın altına gizlenmiş olmalı. Kullanmayarak ve görmezden gelerek, onları kırmış olmalıyız ki sürekli kendimizle savaş hâlindeyiz…
Bunlarsız bir hayat nasıl ve nereye kadar sürer, bunu da bilemiyorum…
