Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Bir Evlilik Üzerinden Peygamber Efendimizi Sorgulamak

Hak dinin ölçüsü budur. Önce dini getirenin ona uyması ve onu uygulaması gerekir. Eskilerin dediği “ilmiyle amil olmak” tam da budur. Bunun anlamı, sözü ile özünün bir olması, söylediği ile davranışının tutarlılık göstermesidir. Bu hal çok değerlidir ve öncelikle ümmeti için önder ve örnek olan peygamberin üzerinde görülmelidir. İşte tam da bu nedenle, getirdikleri emir ve yasakları önce peygamberlerin kendileri uygularlar. Eğer özel durum varsa bu açıkça belirtilir ve bildirilir. Bu yüzden İslam’da din adamı halk ayrımı yoktur.

EKLENDİ

:

-Hocam, Ahzab 37. ayette geçen Hz. Peygamber’le Hz. Zeyneb’in evliliğine takılıyor bazıları. Zeynep kimdir ve olayın aslı nedir?

-Evet, ilginç bir takıntı. İlginç olduğu kadar da şaşırtıcı. Efendim, Hz. Peygamber’in (as) ailesinde iki Zeynep var. Biri kızı diğeri eşi. Kızı Zeyneb’in de hayatı çile dolu. Uzun süre hicret edemedi. Kocası izin vermedi, Mekke’de mahsur kaldı. Hicret yolunda saldırıya uğradı ve yaralandı. Otuz bir yaşında vefat etti. Gerçi cahiliye dönemi kadınlarının hepsinin hayatı çileliydi. Ne hakları vardı ne değerleri. Babalarından kalan mala bile mirasçı olamazlardı. Daha kötüsü kendileri miras malı gibi görülürlerdi. İslam geldi de haklarında ciddi düzelmeler oldu. Bugünden o güne bakanlar anakronizm türü hikayeler yazıyorlar.

-Hocam eş olan Zeynep demiştik.

-Ona geldik da. Cahş’ın kızı Zeynep. Rahmet Peygamberinin halakızı. Büyüyüp evlilik çağına geldiğinde Hz. Peygamber, kölelikten azat edip evlatlık edindiği ve yanında yetiştirdiği Zeyd’le evlendirmiş onu. Ancak yapılan evlilik yürümemiş. Zeyd’in dediği yürümeme nedeni: “Zeyneb’in kendisini küçümsemesi”. Anlaşılan eşler arasında anlaşma ve ünsiyet sağlanamamış, uyumsuzluk giderilememiş. Peygamber Efendimiz, Zeyd’in boşanma gerekçesini yeterli görmemiş olacak ki, evliliğin devamında ısrar etmiş. Her şeyi bilen Yüce Allah, bu evliliğin bu şartlarda yürümeyeceğini ve Zeyneb’in boşanma sonrası kendisiyle evleneceğini haber vermiş. Yani yürümeyecek evlilikte ısrar etmemesi gerektiğini bildirmiş. Neticede Zeyd’le Zeynep boşanmış. Belli bir zaman geçtikten sonra Hz. Peygamber’in teklifine Zeyneb olumlu cevap vermiş ve evlenmişler.

-Evlatlığın boşanmış hanımıyla evlenilir mi?

-Ben de bir soru sorayım: Bir insanın çocuğu, başkasının evladı sayılabilir mi? Benim çocuğum olacak, bir başkası bunu alıp kendi çocuğu yapacak? Bu hak ve adalet mi? Nitekim Ahzab Sûresi 5. ayette “İnsanları gerçek babalarının ismiyle çağırın. Allah katında en adaletlisi budur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Öyleyse bir çocuk ancak gerçek biyolojik anne-babasına nispet edilebilir. Yine aynı Surenin 40. ayetinde “Muhammed sizden hiçbir erkeğin babası değildir, o sadece Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur.” buyurulmakta, Hz. Peygamber’in Zeyd’in babası olmadığı açıkça ifade edilmektedir.

Bu ayetten çıkarılacak genel hüküm şudur: Bir kişinin çocuğu başkasına nispet edilemez ve yine hiç kimse başkasının çocuğuna babalık iddiasında bulunamaz.

İşte bu şekilde evlatlık kurumu kaldırılmak suretiyle Hz. Peygamber’le Zeyd arasındaki evlatlık ilişkisi sonlandırılmış oldu. Sonuçta Zeyd (ra), gerçek babasına nispet edildi. Zeyd’in gerçek biyolojik babası Hârise idi. Bu gelişme sonucunda Hârise’nin oğlu Zeyd diye anıldı. Ama din kardeşliği ve dostluk baki kaldı. Böylesi bir durumda Hz. Peygamber’in Zeyd’in boşanmış eşiyle evlenmesinde dinen ve hukuken hiçbir engel yoktur. Kaldı ki aynı ayette yer alan “Evlatlıklarının evlilik ilişkisinin bittiği eşleriyle evlenmeleri hususunda müminlere bir zorluk olmasın diye seni o kadınla evlendirdik” ifadesi, bu evlilik kararının tamamıyla Yüce Allah’a ait olduğunu göstermekte. Demek ki bu evliliğin hikmeti, konulan ilahi hükmün Hz. Peygamber üzerinden uygulanmasıdır. Ayrıca bu uygulama, sadece Hz. Peygamber’e ve o döneme özel ve özgü değil, tüm zamanlar ve bütün Müslümanları kapsayacak genişliktedir. Bunun anlamı, bu hüküm o gün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir.

-Halakızıyla evlilik. Bir de ona gönlü düşmüş deniyor.

-Hz. Zeyneb’in halakızı olması evliliğe engel değil. Böylesi evlilik sadece İslam’da değil, bütün hukuk sistemlerinde geçerli. Hz. Peygamber’in gönlünün düşmesine gelince, maalesef bazı eski kaynaklarımızda bu konu yer almakta. Onlar bu gönül meselesini ayette geçen “Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyordun” ifadesinden çıkarmışlar. Gizlediği şeyin Zeyneb’e olan sevgisi olduğunu ileri sürmüşler. Hatta daha ileri gidip bunu asılsız olan Hz. Davud’un askerlerinden biri olan Uriya’nın karısıyla evlenmesi hikâyesine benzetmişler.

Hz. Davud hakkındaki bu hikâyenin uydurma olduğu bir peygambere yakışmayan nitelik taşıdığı âlimlerimiz tarafından söylenir ve itibar edilmemesi gerektiği vurgulanır.  Bu olay, Matta İncil’nin başındaki şecere kısmında “Davud, Uriya’nın karısından doğan Süleyman’ın babasıydı.” diye ifade edilmiş. Hikâyenin tamamı, Kitab-ı Mukaddes’te II. Samuel’de (ab 11-12) anlatılmaktadır. İlgilenenler oraya bakabilir. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki, bu olay oralardan nakledilmek suretiyle bazı tefsirlerimizde de yer bulmuştur. Hz. Zeynep olayının ona benzetilmesi ise hakikaten daha vahim bir durumdur.

-Hz. Peygamber’in gönlünün düşmesi doğru değil o zaman?

Tabi ki, değil! Zaten bu bilgiler, sahih olmayan haberler ve yorumlara dayanıyor.

İmam Matüridî gibi müfessirler bu haber ve yorumları doğru bulmuyorlar ve reddediyorlar. Kaldı ki, Zeynep (ra), Hz. Peygamber’in bilmediği ve görmediği bir kız değildi. Halasının kızıydı. Hz. Zeyneb’in güzelliği Zeyd’le evlendikten sonra da ortaya çıkmadı. Denildiği gibi bir gönül işi olsaydı, Peygamberimiz baştan kendisine nikâhlardı onu. Zeyneb validemizin “Allah beni Hz. Peygamber’le evlendirdi” sözü de bu evliliğin gönül düşmesiyle değil, Yüce Allah’ın izni ve iradesiyle gerçekleştiğini göstermekte.

-Peki, Hz. Peygamber’in gizlediği neydi?

Hz. Peygamber’in gizlediği şey, yukarıda geçen Yüce Allah’ın kendisine haber verdiği “Zeyneb’in boşanacağı ve kendisiyle evleneceği” bilgisi. Çünkü cahiliye Arapları evlatlıklarının boşanmış eşleriyle evlenmeyi yasak sayıyorlardı. Her ne kadar evlatlık kaldırılmış olsa da, zihinlerdeki tabu, tam olarak yıkılamamıştı. Hz. Peygamber, müşriklerin ve münafıkların bu evlilik üzerinden fitne çıkarmalarından endişe duyduğundan bu bilgiyi gizlemeyi tercih etmiş. Yüce Allah ise, bu cahiliye tabusunun yıkılması için açıklamasını istemiş.

-Öyleyse bu evliliğin nedeni çok başka?

Ünlü müfessir Fahreddîn Razî’nin dediği gibi burada ciddi ve zorlu bir hukukî uygulamanın hayata geçirilmesi sürece var. Cahiliye döneminden kalma bir tabunun daha yıkılması. Tabuların yıkılması çok kolay değil. Nitekim kadınlara miras hakkı tanındığında, bırakın müşrikleri, bazı Müslüman erkekler bile “ata binemeyen, silah kullanamayan, ailesini koruyamayan kadınlara neden miras verilecekmiş?” şeklinde itiraz etmişler. Toplumsal değişimleri gerçekleştirmek ve zihinlerdeki tabuları yıkmak, işte bu kadar zor.

Baksanıza günümüzde boşanmış kadınlara!

Boşanmak suretiyle bütün hukukî bağları kesilmiş olmasına rağmen bazı zorba eski eşler, peşlerini bırakmamakta, hareket alanlarını daraltmakta, evliliklerine mani olmakta, olamadıklarında da biçare kadınları sokak ortasında öldürebilmekteler. O kadar kanun çıkarılmasına ve toplumsal baskı oluşturulmasına rağmen maalesef bu cinayetlerin önüne geçilememekte.

Bu evlilikle İslam, iki tabuyu yıkmıştır:

Birincisi; bir çocuk ancak biyolojik anne-babasına nispet edilebilir. Dolayısıyla İslam’da evlatlık kurumu yoktur, olanlar da geçersizdir yani hükümsüzdür.

İkincisi; boşanmış kadın, helal olmak kaydıyla kendi iradesiyle hareket etme hakkına sahiptir. İstediği kişiyle evlenebilir veya evlenmez. Nitekim Hz. Peygamber’in Zeyneb’le evliliği, iki tarafın da irade ve rızasıyla gerçekleşmiştir. Hz. Zeyneb’in eski eşi Hz. Zeyd de bugünkü zorba kocalar gibi davranmamıştır.

-Hz. Peygamber Allah’tan gelen bilgiyi gizleyebilir mi?

Asla gizleyemez. Gizlese bile, Allah ortaya çıkartır. Çünkü peygamberler, gelen ilahî bilgiyi olduğu gibi açıklamakla yükümlüdürler. Nitekim Hz. Aişe: “Eğer Hz. Peygamber Kur’an’dan bir şey gizlemek isteseydi, bu ayeti gizlerdi” demiş. O yüzden bu ayet, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı kendisinin yazmadığının, Allah kelamı olduğunun en açık delili sayılmış. Kaldı ki Hz. Peygamber’in gizlediği söylenen şey, vacip bir emir değil, mubah cinsinden bir bilgidir.

Bu gizleme tıpkı düğün sırasında yemek yenilip toplantı bittiği ve herkes dağıldığı halde, bıktıracak ve eziyet verecek şekilde evde oturmayı sürdüren bir kaç kişiyi Hz. Peygamber’in hayâsından dolayı uyaramamasına benzer. İçinden onların kalkıp gitmelerini istiyor ama bunu bir türlü açıktan söyleyemiyor. Bunları biz nereden biliyoruz? Yüce Allah Kur’an’da açıklıyor. Nitekim bu türden hal ve hareketler hemen hepimizin bir şekilde başına gelmiştir. Hayatta birçok nezaketsizliklerle karşılaşıyoruz ama her zaman söyleyemiyoruz. İşte Hz. Peygamber’in düğün sırasında nezaketsiz davranan kişileri uyaramaması neyse Hz. Zeynep’le ilgili bilgiyi söyleyememesi odur. Ama Yüce Allah indirdiği ayet-i kerimeyle tüm zamanlar için geçerli olan sosyal nezaket kurallarını hatırlatmış ve bu tür gereksiz uzatılan, huzursuzluk veren, hatta ev halkına eziyete dönüşen ziyaretlerin ve ev oturmalarının yanlışlığını bildirmiştir (bk. Ahzâb 33/53). Yüce Allah, bununla birlikte, Hz. Zeyneb’le ilgili olayı da bildirmiştir. Peygamber Efendimiz de bu konuyla ilgili gelen ayetleri, olduğu gibi insanlara ulaştırmış ve gereğini yapmıştır.

-Hz. Peygamber için zor bir durum. Ancak O’nun endişe etmesi kafama takıldı.

-Bilmek gerekir ki, Hz. Peygamber sadece Kur’an’ı getiren değil, aynı zamanda açıklayan ve uygulayandır. Bu uygulamaya, O’nun sünnet-i seniyyesi diyoruz. Peygamberlik, zorlu bir görev. Her babayiğidin harcı değil. Dindeki her uygulama O’nun üzerinden ve O örnek kılınarak uygulanmakta.

Hz. Peygamber ümmetinin önderi ve örneğidir. Öte yandan peygamberler de insan. Çekinme ve korku gibi insanî özelliklerin onlarda da bulunması gayet doğal. Bunlar yeme, içme ve evlenme gibi insanî özellikler ve aynı zamanda peygamberler için caiz olan hususlardır.

Nitekim Hz. Musa, Yüce Allah ile ilk görüşmesinde yere attığı asa yılana dönüşünce korkmuştur. (Tâhâ 20/20-21). Yine Hz. Musa’yı Yüce Allah, Firavuna gönderdiğinde korktuğunu ifade etmiştir. (Şuara 26/14) Aynı şekilde Hz. Harun, Hz. Musa’ya “Yahudilerin arasına ayrılık soktun diyeceğinden korktum” demiştir (Tâhâ 20/94).

Müfessirlerimizden Yusuf es-Safedî’nin dediği gibi, peygamberler ilahî mesajı bildirmek ve dinî emirleri uygulamak hususunda asla korkmazlar. Ne müşrikten ne de kâfirden çekinirler; ne zorbalara ne de alay edenlere aldırış ederler. Çünkü bunlar peygamberler için mutlaka yerine getirilmesi gereken vacip görevlerdir. Görevi veren de her şeyin sahibi ve hükümranı Yüce Allah’tır. Ama her insan gibi peygamberler da eve hırsız girmesinden, insanların saldırmasından, depremden, yılandan, çıyandan korkabilirler. Böylesi haller, onların peygamberliklerine de zarar vermez. Çünkü bunlar, peygamberler hakkında caiz olan özelliklerdir.

-Demek ki İslam’ın emirlerini ilk yaşayan yani uygulayan Hz. Peygamber.

-Zaten hak dinin ölçüsü budur. Önce dini getirenin ona uyması ve onu uygulaması gerekir. Eskilerin dediği “ilmiyle amil olmak” tam da budur. Bunun anlamı, sözü ile özünün bir olması, söylediği ile davranışının tutarlılık göstermesidir. Bu hal çok değerlidir ve öncelikle ümmeti için önder ve örnek olan peygamberin üzerinde görülmelidir. İşte tam da bu nedenle, getirdikleri emir ve yasakları önce peygamberlerin kendileri uygularlar. Eğer özel durum varsa bu açıkça belirtilir ve bildirilir. Bu yüzden İslam’da din adamı halk ayrımı yoktur. Bir âlim dinden ne karar sorumluysa halk da o kadar sorumludur. Âlimlerin fazladan sorumlulukları bildiklerini öğretme ve söylediklerine önce kendilerinin uyması gereğidir. Söylediğine uymayan âlim, örnek alınmaz; örnek alan kişi de kendi sorumluluğunu o âlimin üzerine atıp kurtulamaz.

-Mesele gerçekten çok boyutluymuş.

-Doğrudur, ama meselenin aslı ve özeti budur. Kaynaklardan edindiğimiz ve öğrendiğimiz bilgi bundan ibarettir. Tabi ki, her işin en doğrusunu ve gerçeğini bilen sadece Yüce Allah’tır.

Not: Buradaki bilgiler için aşağıdaki tefsirlerin Ahzab Sûresi 37. ayetinin yorumlarına bakılabilir:

Matüridî, Te’vilâtü’l-Kur’ân, nşr. komisyon, İstanbul 2006, Mizan Yayınları.

Zemahşerî, elKeşşâf, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye.

Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî.

Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr, nşr. Bahattin Dartma, TDV İsam Yayınları, İstanbul 2019.

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul ts. Eser Neşriyat.

Komisyon, Kur’an Yolu, DİB Yayınları, Ankara 2007.

Muhammed Hamidullah, “Zeynep bint Cahş”, DİA, İstanbul 2013, XXXXIV, 357-358.

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

On Bir Ayın Sultanı Ramazan’ın Gelişi Ve Kapıların Açılışı

Hicri aylar içerisinde dokuzuncu ay olan ramazan, Hz Peygamber’e ilk vahyin geldiği diğer bir ifadeyle Kur’ân’ın ilk nüzûlünün gerçekleştiği başlangıç noktası bir zaman dilimidir. Oruç bu ayda farz kılınmış, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesi bu ayda yerini almış, bayram bu ayın sonunda bir sevinç ve mutluk kaynağı olarak hediye edilmiş, fakirlere verilmesi gereken fitre sadakası bu ay vesilesiyle emredilmiştir. Diğer taraftan ramazan, seher vakitlerinde sahur, iftar, teravih, gecesinde ve gündüzünde mukabele, itikâf gibi güzellikleri de içerisinde barındıran gerek bireysel ve gerekse kolektif şuur ve bilincin zirve yaptığı bir aydır.

EKLENDİ

:

Sayılı Günler Olarak Ramazan

Oruç ayı ramazan, uzun ve sıcak yaz günlerinden sonra bahardan (Nisan/Mayıs) kalma günlere misafir olmaya devam etmektedir. Ramazan ayı, ister kış mevsiminin kısa günlerinde ister yaz mevsiminin uzun günlerinde olsun gelişiyle bir taraftan kapıların açıldığı diğer taraftan bazı kapıların kapandığı müstesna bir zaman dilimidir. “Ramazan” kelimesi, Kur’an’da sadece bir yerde geçmektedir. Yüce Allah, Kur’ân’ın kendisinde indirildiği ay olan ramazan hakkında şöyle buyurmaktadır. “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.”[1]

Ramazan Ayının “Ramazan” Diye İsimlendirilmesi

 Ramazan ayının “ramazan” diye isimlendirilmesi meselesine gelince bu konuda Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirde özetle şu bilgi ve görüşlere rastlamak mümkündür. Birinci görüşe göre, “ramazan” ismi, yaz mevsiminin sonunda güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen “ramda” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmur, yeryüzünü yıkayıp temizlediği gibi ramazan ayı da ehl-i imanı günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isimle isimlendirilmiştir.

 İkinci kavle göre, “ramad” kelimesinden alınmıştır ki güneşin şiddetli sıcağından dolayı taşların son derece ısınmasıdır ki böyle pek kızgın yere de “ramdâ” adı verilmektedir. Ramazan kelimesi de “rmd” fiilinin mastarı olup yanmak manasına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak, demektir. Bu sebeple günahlar yakılır. Baş tarafına “şehr/ay” kelimesi eklenerek “şehr-i ramazan” bu mübarek aya özel isim yapılmıştır. Çünkü bu ayda açlık, susuzluk hararetinden ıztırâb çekilir. Yahut orucun harareti ile günahlar yakılır.

Bu ayın ramazan diye isimlendirilmesi hakkında şöyle bir bilgiye de yer verilmektedir. Araplar, ayların isimlerini eski dillerinden değiştirdikleri zaman her ayı rastladığı mevsime göre isimlendirmişlerdi. Eski dilde “nâtik” ismiyle anılan bu ay o sene şiddetli bir sıcağa rastladığından dolayı buna “şehr-i ramazan/ramazan ayı” adını vermişlerdir. 

Üçüncü bir görüşe göre, “ramaddu nasla ramdan” (fiilinden) ifadesinden alınmadır ki kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinletmek için iki yalabık taş arasına koyup döğmektir. Mengeneye sıkıştırılan demire nasıl şekil veriliyorsa nefis de adeta mengene arasına sıkıştırılır ve bir irâde eğitim ve terbiyesine tabi tutulur.

Dördüncü bir görüşte ise, “esma-i hüsnâdan”dır. Ramazan isminin esmâ-i hüsnâdan olduğu sahih ise ramazan ayı bizzat bununla isimlendirilmiş ve bunda özellikle Allah’ın rahmeti ile günahların yanması dikkat nazarına alınmıştır. Bu mânâ ile oruç ayı, “Allah’ın ayı” olmuştur.[2] Kısaca “ramazan” kelimesinin sözlük manasında temizlik, yanmak, keskinlik manaları bulunduğu gibi günahların yanması, Allah’a izafe manaları etken olmuştur.

Hicri aylar içerisinde dokuzuncu ay olan ramazan, Hz Peygamber’e ilk vahyin geldiği diğer bir ifadeyle Kur’ân’ın ilk nüzûlünün gerçekleştiği başlangıç noktası bir zaman dilimidir. Oruç bu ayda farz kılınmış, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesi bu ayda yerini almış, bayram bu ayın sonunda bir sevinç ve mutluk kaynağı olarak hediye edilmiş, fakirlere verilmesi gereken fitre sadakası bu ay vesilesiyle emredilmiştir. Diğer taraftan ramazan, seher vakitlerinde sahur, iftar, teravih, gecesinde ve gündüzünde mukabele, itikâf gibi güzellikleri de içerisinde barındıran gerek bireysel ve gerekse kolektif şuur ve bilincin zirve yaptığı bir aydır.

Oruçla İnsanlığın Seyahati

 Oruç kelimesine karşılık gelen ve “tutmak/imsâk” anlamında kullanılan “savm” kelimesi ve türevleri Kur’ân’da on üç defa geçmektedir. Kur’ân’da “oruç” anlamında bir kelime daha kullanılmaktadır ki o da “seyahat” kelimesidir. Bu bağlamda iki yerde “seyahat edenler” ifadesine “oruç tutanlar” anlamı verilmiştir.اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ “Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.”[3]

عَسٰى رَبُّهُٓ اِنْ طَلَّقَكُنَّ اَنْ يُبْدِلَهُٓ اَزْوَاجاً خَيْراً مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَٓائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَٓائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَاَبْكَاراً “Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.”[4]

Seyahatten Dönen Ramazanın Gelişi ve Kapıların Açılması

Ramazan ayı geldiğinde/girdiğinde hilâl de batı ufkunda görünüp şehre selam verdiğinde şehrin, evlerin ve de gönüllerimizin kapıları açılır. Hadislerde de belirtildiği üzere, ramazan ayı, cennet, gök ve rahmet kapılarının açıldığı bir zaman dilimidir. On bir ayın sultanı olan ramazanın gelişiyle bir taraftan güzelliklerin kapıları açılırken diğer taraftan kötülüklerin kapıları kapanmaktadır. Arapça’da “kapı” anlamına gelen “bâb” kelimesi (çoğulu “ebvâb”)-, “evlerde kullanılan kapı”,[5] “şehir kapısı”,[6] “göklerin kapısı”,[7] “cennet kapısı”,[8] “meleklerin girdiği kapı”,[9] “cehennem kapısı”,[10] “azap kapısı”[11] ve “her şeyin kapısı”[12] şeklinde Kur’ân’da yirmi altı defa geçmektedir.

 Cennet Kapıları Açılır

Hadis-i şeriflerde ramazan ayının gelişiyle birlikte kapıların açıldığından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (s. a. v) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “İşte ramazan, size geldi, onda cennet kapıları açılır ve cehennem kapıları sıkıca kapatılır ve şeytanlar o ayda zincirlere vurulur.”[13]

Diğer bir hadiste ise: “Ramazan ayının ilk gecesi olduğunda şeytanlardan ve cinlerin azgınları bağlanır, cehennem kapıları sıkıca kapatılır ve hiçbir kapı açılmaz. Cennet kapıları iyice açılır ve hiçbir kapı kapatılmaz. Bir münâdî şöyle seslenir: Ey hayrı isteyen (buraya) gel, ey kötülüğü isteyen kendine hakim ol. Her gece Allah’ın cehennemden azat ettiği kimseler vardır.”[14] buyurulmaktadır.

 Gök Kapıları Açılır

 Hadis-i şeriflerde cennet kapılarının açılması yanında gök kapılarının da açıldığından haber verilmektedir. “Ramazan ayı girdiğinde gök kapıları iyice açılır. Cehennem kapıları sıkıca kapatılır. Şeytanlar zincirlenir.”[15] Burada gök ve cennet kapılarının açılması örneklerinde olduğu gibi ilâhî rahmetin ne kadar geniş ve kuşatıcı olduğuna işarettir ki âyette, “Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”[16] buyurulmaktadır.

 Rahmet Kapıları Açılır

Ramazanın gelişiyle birlikte hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere rahmet kapıları açılmaktadır. “Ramazan olduğunda rahmet kapıları iyice açılır, cehennem kapıları sıkıca kapatılır. Şeytanlar zincirlere vurulur.”[17] Rahmet kapılarının açılması da yüce yaratıcının kullarına gösterdiği şefkat ve merhameti göstermektedir ki O, “Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır”[18] buyurmaktadır.

 Reyyân Kapısı Açılır

Cennet kapılarının yanında oruçlu olanlar için açılacak kapılardan birisi de reyyân kapısıdır. Hadiste: “Cennete reyyân denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oradan oruç tutanlar dışında kimse girmez. Oruç tutanlar nerede? diye seslenilir. Oruç tutanlar kalkarlar, onlardan başkası o kapıdan giremez. Girdikleri zaman kapı kapatılır ve onlardan başkası girmez.”[19] Bir diğer hadiste: “Oradan giren bir daha ebedî susamaz”[20] denilmektedir.        

Cehennem Kapıları Kapatılır

Yukarıda zikrettiğimiz hadislerde de belirtildiği üzere, bir taraftan “cennet”, “rahmet” ve “gök kapıları” açılırken diğer taraftan ramazan ayının gelişiyle birlikte “cehennem kapıları” kapatılmakta ve şeytanlar zincire vurulmaktadır. Kul, bütün bunları vesile bilip kendisi de kötülük kapılarına kapatacak, sunulan imkânları iyi bir şekilde değerlendirerek nefsini ramazan ayındaki o güzellikleri yaşamaya alıştıracaktır.

On bir ayın sultanı ramazanın gelişiyle “cennet”, “rahmet” ve “gök kapıları” açılırken, “cehennem” ve kötülüklerin kapılarına ise kilit vurulmaktadır. Kapıları açtıran, insana farklı güzellikler yaşatan, iç huzuru sağlayan, birey ve topluma kolektif bir bilinç aşılayan bir zaman dilimi olarak ramazan ve onunla bütünleşen oruç, Allah’ın rızasını kazanmaya, takvaya ermeye, şükür makamına ulaşmaya ve insanı cennete hazırlayan bir çaba ve gayrettir aynı zamanda. Ayrıca ramazan, cennete, rahmete ve göklere açılan kapı olduğu gibi camilere, Kur’ân’a, namaza, duaya, niyaza, şükre, sahura, iftara, sofralara, fıtır sadakalarına, yetimlerin gönüllerine, yoksulların yüreğine, toplumun kalbine açılan kapıdır. Bu kapının ne kadar büyük ve geniş olduğu da hadislerde geldiği üzere gök, cennet ve rahmet kapılarıyla ifade edilmiştir. Kısacası, on bir ayın sultanı olmasının ötesinde gönüllerin sultanı olarak ramazan ayı geldiğinde güzelliklerin kapıları sonuna kadar açılmakta, kötülüklerin kapıları ise sıkıca kapatılmaktadır.

[1]  Bakara 2/185.

[2]  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 643-644.

[3]  Tövbe, 9/112,

[4]  Tahrîm 66/5.

[5]  Bakara 2/189; Yûsuf 12/23, 25, 67; Zuhruf 43/34.

[6]  Bakara 2/58; Nisâ 4/154; Mâide 5/23; A’râf 7/161.

[7]  A’râf 7/40; Kamer 54/11; Nebe 78/19; Hicr 15/14.

[8]  Sad 38/50; Zümer 39/71.

[9]  Ra’d 13/23.

[10]  Hicr 15/44; Nahl 16/29; Zümer 39/77; Gâfir, 40/76.

[11]  Mü’minûn 23/77; Hadîd 57/13.

[12]  En’âm 6/44.

[13]  Buhârî, “Savm”, 5; Tirmizî, “Savm” 55; Nesâî, “Sıyâm” 3.

[14]  Tirmizî, “Savm” 1; İbn Mâce, “Sıyâm” 2; Nesâî, “Sıyâm ”, 3.

[15]  Buhârî, “Savm”, 5

[16]  Âl-i İmrân 133.

[17]  Müslim, “Savm”1; Nesâî, “Sıyâm”3.

[18]  A’râf 7/156.

[19]  Buharî, “Savm”, 4.

[20]  İbn Mace, “Sıyâm” 1.

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Hoş Geldi Ramazan

EKLENDİ

:

Tam bir yıllık yoldan geldi

Hem aşılı koldan geldi

Kırklar da çıktı söyledi:

Geldi ”Ramazan Hoş Geldi”

2021

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Ramazan’da Oruca Tutunmak…

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız. Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!.. Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için.

EKLENDİ

:

“Müjde mü’minler size ihsân-ı rahmandır gelen

Şânına ta’zim için bu mâh-ı gufrandır gelen

Ondadır feyz-i hidâyet ondadır afv ü kerem

Kadrini bil mevsîm-i inzâl-ı Kur’an’dır gelen

 

Iyd-ı ekber her günü kadr-i mübârek her gece

Ehl-i imâna ne mutlu lutf-ı sübhandır gelen

Zulmet ü kasvetten âzâd etmeye sâimleri

Nûr-ı İslâm nûr-ı îmân nûr-ı irfandır gelen”

                                  [Ahmed Remzi Dede (Akyürek)]

Tekrar Kapısındayız Ramazan’ın…

Kutlu bir mevsimin son halkası Ramazan… Üç aylar ile başlayan heyecan, Ramazan ayı ile taçlanıyor.

Durmadan akıp giden bir çağlayan misali hızla akan zaman selinin içinden sizi kutlu bir el alıyor, rahmetinin ve merhametinin bol olduğu, cennetin kapılarını sonuna kadar açtığı bir aya ulaştırıyor. Dualar hep bir dahaki yıla yetişmek, bir daha o maneviyat iklimine erişmek için… Tıpkı Sezai Karakoç’un dediği gibi…

“İşte bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Sezai Karakoç, Samanyolu’nda Ziyafet, Diriliş Yayınları, s.47)

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız.

Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!..

Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için…

Evet, geldik. Pişmanlığımızla, hatalarımızla, utangaçlığımızla geldik. Rahmeti sonsuz olanın merhametine sığınarak geldik.

Gel diyor Ramazan. Gel, bedeninle oruç tuttuğun gibi, bütün uzuvlarınla oruç tut.

Kalbinle Tut Orucu

Kalbinle oruç tut, kalbin oruç tutsun. Unutma ki sen sadece midenle değil aynı zamanda dilinle, elinle, gönlünle bütün uzuvlarınla her türlü çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtasın.

O halde, kalbinde mümin kardeşine karşı kin ve öfkeye yer bırakma! Kalbin bütün kötü düşüncelere karşı oruçlu olsun. Arınsın; fesattan, hasetten, nifaktan. Kalbin oruç tutsun önce. Günah kirlerini bir bir sil, temizle bu ayda.

Gönlünle Tut Orucu

Gönlünle oruç tut, gönlün oruç tutsun. Hiçbir gönlü incitme. Gönlüne de hiçbir zaman ayrık otları ekme. Kırık gönüllere merhem ol.

Açılsın gönül kapıları… Kalksın aradan mesafeler… Uzansın şefkat ve merhamet elleri…

Gönül koyma kimseye. Dünyevi istek ve arzuların yoğunluğu sebebiyle zaman zaman ihmal ettiğin akraba ve komşularını unutma… İncitme incinsen de…Bir derya gibi ol. Bütün nehirler sende buluşsun.

Dilinle Tut Orucu

Dilinle oruç tut, dilin oruç tutsun. Dil arınacak, gıybetten dedikodudan, dil uzak duracak yalandan ve iftiradan…

“Oruçlu olduğu halde yalanı, dedikoduyu, yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah’ın, onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, “Savm”, 8, “Edeb”, 51) derken,

Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O’na birisi sataşır veya küfrederse, ‘Ben oruçluyum’ desin…” (Buharî, “Savm”, 9; Müslim, “Sıyâm”, 163) diye buyururken kutlu nebi, dilinin iftarı güzel söz, gönlünün iftarı güzel duygular ve elinin iftarı da hayır işlerde bulunmak olsun.

Gözünle Tut Orucu

Gözünle oruç tut, gözün oruç tutsun. Gözünden giren her kötü görüntü kalbinin orucunu bozar. Kalbinin orucu bozulmuşsa aç kalmana Rabbinin ihtiyacı yoktur.

“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mâce, “Sıyam”, 21)

“Göz, kalbin aynasıdır.’’ Gözünü “gözün gibi koru.’’ İbadetlerinde huşûyu bulmak istiyorsan baktıklarına dikkat et. Baktığın şeylere de ibret nazarı ile bak.

Göz; kalp ve ruhun bu âleme açılmış bir penceresidir. Şehevî ve nefsani arzuları tatmin için, fani güzellikleri seyredip onlardan lezzet alma adına kullanıldığında ise, harama her bakış kalbi ve ruhu yaralayan zehirli bir ok olur.

Unutma ki, göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır.

Elinle Tut Orucu

Elinle oruç tut, elin oruç tutsun. Elin orucu, elin harama dokunmaması, kendine ait olmayan bir şeyi almaması, elin cömertlikle dolmasıdır.

İnfak ederek tut orucunu. Elin şefkat eli olsun. İnfak ibadetinin en makbul olduğu, muhtaçların, gariplerin umut dolduğu bu ayda verebildiğin kadar ver. Allah’ın verdiğini, yine onun yolunda harca. Unutma ki,

“Verince Allah için verenin feyzi artar,

Bir anlık sadaka bin yıllık ömrü tartar.”

Oruç; Aç Kalmak Değildir

Açlığı nefis tezkiyesi için kullanabilmektir. Oruç, Rabbimizin bize sunduğu sayısız nimetin kadrini bilmek, geçici lezzet ve duygulardan vazgeçip sonsuza dek sürecek manevî hazlara ulaşmaktır.

Oruca Tutunmak

Oruç bize geldi, peki biz oruca gittik mi? Oruç bizi ne kadar tutabildi? Biz ne kadar oruca tutunabildik? Bir yıl geçti ne kadar taşıyabildik o müstesna zamanların üzerimizdeki etkisini?..

Öyleyse şimdi temizlenme zamanı… Şimdi, rahmet ve mağfiret ikliminde  ibadet ve taat, hayır ve hasenat, tevbe ve istiğfar ile ruhumuzu arındırma zamanı…

Şimdi diriliş günü… Şimdi, oruç tutma ve ona tutunma anı…Şimdi sevgili Peygamberimizin (s.a.s)

Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, “İman”, 28; Müslim, “Salâtü’l-Müsafirîn”, 13) müjdesine nail olma zamanı…

“Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.”

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar