Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Bir Hikâye Yazmak

Kebap siparişimiz geldi masaya, aynı anda. İkimiz, ben ve doktor, aynı lokantada, aynı masada, aynı acılı kebap -ki adına Adana Kebap diyorlar- yediğimize göre, o hastalık senaryosu yazmakla, ben de insan hikâyeleri yazmakla meşgulken, kafamızın ayrı ayrı loblarıyla düşünüyor ve konuşuyor olsak da damak tadımız meğerse aynıymış.

EKLENDİ

:

Şimdi diyeceksiniz ki bu nedir? Bir hikâye. Her gün onlarcası yaşanan ama bize ulaşmayan, ulaşsa bile çoğu kere bizi ilgilendirmeyen, ilgilendirse bile göz yumduğumuz, duymak istemediğimiz, duymak istesek bile önemsemediğimiz, belki kanıksadığımız, sıradan, alışılageldiği ve bilinçaltına yerleşse de gözlerimizin önünden ısrarla sildiğimiz bir öykü.

Ben sadece bir anlatıcıyım. Ben kimim, neyim, neciyim, ben de bilmiyorum. Anlatıcı çok önemli mi, öykü kahramanları yanında? Hayır, anlatıcı o kadar önemli değil bu çerçevede. Ben olmasam bir başkası olur, o anlatır, o olmasa belki bir doktor anlatır, o da olmasa sokaktan geçen biri anlatır, öyle biri yoksa da tanıyan bir vicdan anlatır.

Ben sadece bir anlatıcıyım, önemsiz, genel geçer bazı kuralları gözeten, belki anlatsam, okuyanın kesin vicdanını sızlatırım biraz, der ki; doğru da olsa yalan da olsa sosyoanalitik bir hikâye; edebiyat severse, iyi anlatım ya da değil diyecek; realist bir gözlemciyse, gerçeğe uygun olabilecek bir öykü veya hayal ürünü diyecek; duygusal biriyse belki kahramanlarla birlikte oturup ağlayacak, kalbi daralacak; düşünce adamıysa, böyle anlatımlar hak getire diyecek; dindarsa, böyle anlatımlara kim inanır diyecek, belki diyorum, siz her okuyucu kitlesini ve karakteri farklı insanların ne diyebileceğini çoğaltabilirsiniz ama konumuz bu değil.

Baksanıza, daha başlamadım, bu, öyküyü anlatmadan önce okurun kafasını karıştırmak ve onu ilk etapta ipotek altına alarak, istediği yöne kanalize etmek için, uzun uzadıya hikâyenin akış şemasını anlatmak da yeni bir yazım tekniği olarak ortaya çıkmış. Zamanın modası bu, bilge ve düşünür yazarlar bile, beşten üçü böyle bir girişimde bulunuyor. Hatta biri bile böyle dedi: Eh, ne yapayım, okuyucu böyle istiyor, istemese de biz sanki böyle istiyormuş gibi yapıyoruz…

***

Bundan on-on beş yıl önce olmalıydı, karnımı doyurmak için, köhne bir sokakta, leziz kebapları olan, dar, kirli, lüks olmayan, sıradan, genellikle köylü kesiminin uğradığı ama ustanın maharetli kebabını bir defa tadan, o lezzeti tekrar yaşamak adına oraya yolunu düşüren, bundan memnun olan üst düzey bürokratlar, iş adamları, öğretim görevlileri, öğretmen, gazeteciler de vardı. Evet, yer dardı, küçük bir kebapçı dükkanıydı, evet, belki çok hijyen, çok temiz değildi ama yemeği çok leziz, farklı bir tat sunan kıvamdaydı. Patron nazik, ağırbaşlı, müşterisini güler yüzüyle, nezaketiyle karşılayan ve uğurlayan bir adamdı. Evet, kimse ondan hoşnut olmadığını söyleyemezdi.

İçeri girdim, beni tanıdı. İğne atsan yere düşmez, vakit öğleni biraz geçmiş, bu saatte daha seyrekleşmiştir diye düşünmüş olmalıyım, her masa dolu. Yalnız cam kenarında bir köşede, iki kişilik küçük bir masada orta yaşlı bir adam tek başına oturmuş, kebabın gelmesini bekliyor, elini bir yandan peçeteyle silmeye çalışıyor, gözleri içerdeki müşterilerin üzerinde, arada bir pencereden dışarı bakıyor. Mevsim sonbahar. Saçları seyrekleşmiş ama henüz tektük beyazlar oluşmuş. Çok huzursuz ve tedirgin.

“Yanınız boş mu?” demeliyim, çünkü o masadan başka bir tek boş sandalye yok ve o tek başına oturuyor. Bu kadar çekinik biri değilim ama niye ürperdim ve söyleyemedim bilmiyorum. Patron işin farkında mı değil mi, sanırım farkında, kim bilir kaçın kurrası… Hem beni tanıyor hem onu. “Doktorum, yanınıza bu hocamı kabul eder misiniz? Hiç boş yerim yoktur da!” diyor.

Evet, bunu patron söylüyor bozuk şivesiyle. Aslında bunu benim demem gerek ama ne desem, beyim, beyefendi, bayım, siz kimsiniz, benim gibi kimse değil misiniz, size nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum, korkuyorum sizden, ne desem, sanki bana gözünüzün üstünde kaşınız var dermişsiniz gibi geliyor, doktorum diye hitap edildiğinize göre iyi birisiniz, tipiniz hiç de doktor gibi durmuyor…

Ben ne diyorum ya içimden, gerçekten! Bu kadarı da fazla diyorum ya, ama o centilmen adam biraz daha duvara sıkışarak benim o boş sandalyeye oturmam için yer açıyor ve -Tabii ki oturabilir, masa babamın malı değil ki!- diyerek sıkılmadığını, oturmanın herkesin hakkı olduğunu beyan ediyor.

Ben otururken o eliyle bir şeyi kovalar gibi yapıyor, sanırım bir sinek. Evet, sinek uçup pencerede benim oturduğum taraftaki küçük siyah bir noktanın üstüne konuyor.

-Afiyet olsun bayım! diyorum. –Size de! diyor. –Siparişinizi aldılar mı? Bunu patron söylüyor, sanki gülerek söylüyor. Bana mı söylüyor, doktora mı, belli değil. Benim gözüm doktorda, dokunsan patlayacak gibi duruyor. Bazı doktorlar böyledir, eğer cerrah, anestezi uzmanı, nörolog, psikiyatr değilse, bir iki laftan sonra canciğer bile olabilirsiniz. Ama ben oldum olası hastanelerden ve doktorlardan çekindiğim için, onlara karşı bir antipati oluşmuş bende. Hiç rahat değilim onların yanında. Geldim geldim bir doktoru buldum.

Ne bilebilirdim ki, bu saatte, bu köhne ve tenha sokaktaki mütevazı lokantada, tek bir yer boş bulunacak o da bir doktorun masası olacak, sıkışarak cama doğru bir yerde oturacağım, adam yemeği gelene kadar doktorlara has mimikleri ve tavrıyla yarı durgun, yarı huzursuz, yarı kafasındaki ağır tıbbî terimlerle meşgul, kimi görse de tanımayacak, hastaları değil de hastalıkları hatırlayan bir zihinle beni süzecek, merhaba desem, merhabaya karşılık verecek ya da vermeyecek tereddüdüyle öylece bakıyor olacağım. Ben şu yemek –yemek dediğim şehrin en leziz kebabı- gelene kadar, doktorlar gibi diyalogdan çok monolog yoluyla hem onunla hem kendimle konuşuyor olacağım.

Masa donatılmadan doktor bana dönüp gülümsüyor. -Sizi bir iki görmüşlüğüm vardır, gazetecisiniz… -Tam da değil, öyle denebilir, siz de doktorsunuz galiba. -Bana da sizin cevabınız gibi bir cevap vermek düşer, öyle yakışır, ister misiniz ben de eh, öyle de denebilir, tam değil diyeyim? Ama garibinize gitmemeli, bizler de biraz sizlere benzeriz, soran, bekleyen, az konuşan –gerçi gazeteciler çok konuşuyorlar- ama karşımızdakinin bir sözünün üstüne çok ekleme yapan…

-Bizi böyle mi görüyorsunuz doktor bey? -Herhalde, herkes sizi böyle görüyor, eğer muhatabın ne demek istediğini kavramışsanız, üç kelime bile ederse, cümle bitmese de siz üç kelimeyi on üç cümle yapıp uzun uzadıya bütün hayat hikâyesinden başlayarak, sizi tenzih ederim, söylediğini, söylemediğini, ima ettiğini etmediğini, yarar mı, zarar mı getirdiğini hesap etmeden ya bir manşet ya bir dram, ya bir köşe yazısı ya da bir trajedi çıkarırsınız.

Bakın, ben doktorlar da sizler gibidir diyorum, sizden farklı değiliz. Bir mikroptan tutun, bir canavar hâline getirin. Küçük bir ağrıyı ele alın, evirin çevirin, araştırın, bükün, düzeltin, deneyin, yararlı yararsız ilaç yazın, olmadı değiştirin, on gün sürün diye merhem yazın, geçmediyse gelin diyoruz, ihtiyar adam kasıklarımda ağrı var der demez, acaba kanser mi değil mi, riskli mi, iyi huylu mu değil mi, ölümcül mü, yayılmış mı, iyileşir mi, hangi ilaç yarar, yararsa hangi tarafını tahrip eder, falan filan hikâye uzuyor. O kalkıp gittikten sonra asıl senaryoyu biz yazıyoruz. İşte size tıpatıp benzerlik…

-Bakın buna ben de yok diyemem. Söylediğiniz gibidir. Ancak gazeteciliğim olsa da geçmişte kaldı, o türden köşe, magazin, haber, manşet, polemik, politika, ölüm ve dirim haberleriyle pek ilgim olmadı. Ben en çok mutfak kısmında bulundum, sonra bıraktım, uzun yıllardır da yapmıyorum bu işi, dedim. -Öyle olsun, ama siz hikâye de yazıyorsunuz, sözümü geri alayım, bir yazarsınız diyelim. -Denilebilir, dedim. Ben de güldüm o da güldü. Ve arkasından ekledim: -Edebiyat yazarı… -Hikâye yazıyorsunuz ya işte, ben de öyle dedim… -Evet, hikâye de yazıyorum, dedim. -Bir hastam var, anlatayım size, belki hikâyesini yazarsınız, orta yaşlı, bizim jenerasyondan bir bayan. Tam bir temizlik hastası, titiz, nevrotik bir vaka. Bir parmağıyla saçının kıvrımını karıştırsa, kaşısa alnını ya da üç kere, beş kere elini sabunlu suyla yıkamaktadır…

Kebap siparişimiz geldi masaya, aynı anda. İkimiz, ben ve doktor, aynı lokantada, aynı masada, aynı acılı kebap -ki adına Adana Kebap diyorlar- yediğimize göre, o hastalık senaryosu yazmakla, ben de insan hikâyeleri yazmakla meşgulken, kafamızın ayrı ayrı loblarıyla düşünüyor ve konuşuyor olsak da damak tadımız meğerse aynıymış. Bu temizlik ve titizlik hastası işin bahanesi, şu beş dakka içinde zaten on hikâye sığdırdık. Yine de masaya kebaplar konarken ona dedim: -Bundan bir hikâye çıkmaz!..

Bir yandan da acaba bu hasta kendi eşi olmasın, bunu bertaraf etmek için, bunalımını gelip böyle yerlere girmekle bertaraf ediyor olmasın, diye düşünmeden edemedim. Camdaki sinek gelip benim tabağımın kenarına kondu. Kısa bir sessizlik anından sonra jet sesi çıkarmıştı sinek. Doktor benden önce davranıp peçeteyle sineği kovdu, sonra elini salladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Ya bir dinleyici bulduğu için mutluydu ya da kendisi gibi sterilize olmamış bir yerde, buna dikkat etmeyen birine rast geldiği için, yanlışın yanlış olmamasıyla ilintiliydi. Her ne ise, konuştuğuna ve bazı şeyleri paylaştığına memnun memnun yemeğini yiyordu.

Top şimdi doktordaydı. Ona hâlâ ne doktoru olduğunu, branşının ne olduğunu sormamıştım. İçimden de inşallah psikiyatrist değil diyordum. Hastaneleri hazzetmediğim için dalları da çok iyi bilmiyordum doğrusu. Yemeğimiz bitene kadar sessiz kalmalıydık. Sinek kaybolmuştu bir kere, yemeklerini bitirenler de birer birer gürültü patırtı çıkararak çıkıyorlardı. Bir an kendimizi çevreden soyutlamış mıydık, yoksa zamanı aramızda durdurmuş muyduk?

İnsanların huyları farklı farklıdır, bunu herkes bilir. Kimi tiksinir, kimi daha temkinlidir. Sinekten tiksinmeyen, belki yemek yedikten sonra ağzını geniş açarak dişlerini göstere göstere, elindeki kürdanı orasına burasına sokan ve sizi dik dik süzerek, baldırını bir o masaya bir bu masaya vurarak varlığını belli etmeye çalışan, belki de konuştuklarınıza kulak kabartmış ve anlamamış, sizden hiç hoşlanmamış insanlardan tiksiniyor olabilir doktor, her önünden geçen kişinin çıkardığı gürültüyle yerinden sıçrayan, sanki sarsıntı geçiriyor gibi yüzünü buruşturuyordu. Doğrusu, tipi göstermiyordu ama çok nezaket kuralı içinde yiyordu yemeğini. Hiç sıkıntı çekmedim karşısında. Ki insanların duruşlarından ve tavırlarından fazla etkilenen bir kabalığım yoktur diye umduğum bir zaman diliminde…

Doktorun bana daha çok anlatacakları vardı, bunu hissediyordum. Yemek hele bir bitsin dedim ve yemek bitti. Patronun da memnuniyetini görüyordum, hadi beni ayda yılda bir görüyor diyelim, beni üniversite hocası sanıyor, ki çoğu kere ayaklarımı sürüye sürüye beni buraya getiriyorlar, rica ve minnetle ne yaparsam yapayım, kızayım, küseyim, sesimi yükselteyim hesabı bana ödettirmeden yine beni çıkarıp götürüyorlar.

Lokantanın sahibi yani patron buna aşinadır ama bahse girerim en az haftada bir bu doktoru burada ağırlıyordur. Kapıyı yavaş kapat, oğlum, çok ses çıkardın, şu tepsileri yavaş kaldırın, yol açın, memnun kaldınız mı, yine bekleriz, afiyet olsun derken her bir keresinde dönüp doktora bakıyor, çünkü doktor sesten fena halde irkiliyor…

Doktor iki kere patrona gözlerini kırptı, ben gördüm bunu. Aralarında bir şifreydi belki, öyle olmalı. Israr etmeme rağmen yemek paramı da ödedi, itirazım sonucu değiştirmedi. Tam kapıdan çıkarken, -Benim doktor olduğuma bakma, ben de en az senin kadar iyi bir hikâye anlatıcısıyım, deyiverdi. Özgüveni sanki dışarı çıkınca tekrar geri dönmüştü. Az önceki nezaketi tamamen kaybolmuştu. Bu ne gurur, bu ne kibirlik hâliydi gelip ruhuna yerleşen, bir anlam veremedim. Benim kadar iyi hikâye anlatıcısıymış, üstelik sizler bizler, sen ben olmuştu. Benim iyi bir hikâye anlatıcısı olduğumu nereden çıkarıyordu, hatta ismimi bile hatırlamıyordu ve hâlâ beni gazeteci sanıyordu. Bozulmuştum.

Sonbaharın serin meltemi saçlarımızı okşuyordu. Doktor, cin çarpmışta kendinden geçmiş gibi bambaşka bir adama dönüşmüştü. -Beni dinleme nezaketinde bulunursan sana bir genç kızın intihar vakasını anlatmak isterim, kesin bu olaydan iyi bir hikâye çıkar, adım gibi eminim, dedi. -Özür dilerim, adınız neydi sizin? diye sordum. -Adımın ne önemi var, sen doktor desen yeterli, deyip kestirip attı. Nasılsa öğrenir bir yerden diye düşünmüş olmalıydı. Bir daha da sormadım, o da sormadı adımı, bütün isimler de nihayetinde anlamlarını yitirmiyor muydu?

Hikâye tâ başından beri böyle yeni başlıyordu…

31 Aralık 2016

Okumaya Devam Et...
Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar