Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Büyüyenay Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kirenci: Kitabın Varlığıyla Hemhâl Olmak Has Okur İşi

Kültürel devamlılık açısından en önemli sayılan alanlardan birisi de yayıncılık. Hele Türkiye gibi genç, dinamik ve kültürel bakımdan altüst oluşların keskin yaşandığı bir ülkede yayıncılık, daha da önemli bir faaliyet alanına dönüşüyor. Biz de bu bağlamda hem Türkiye’de yayıncılığın evrildiği yeni durumu hem de dijital çağın köklü değişikliklere yol açacağı öngörülen, iddia edilen alanlardan birisi olarak yayıncılığı, son dönemin öne çıkan kültür markalarından olan Büyüyenay Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kirenci ile konuştuk. Yayıncılık çizgisiyle takdir toplayan Büyüyenay Yayınları’nın ortaya çıkışını, hassasiyetlerini ve gelecek planlarını Mustafa Kirenci insaniyet.net okurları için anlattı.

EKLENDİ

:

‘Karanlık hep vardır, çabalayan ışıktır’ cümlesi yayınevinizin isminin hemen yanında yer alıyor. Bundan mülhem sormak istiyorum neden ‘Büyüyenay’? Hangi karanlığı hedef alıyor Büyüyenay’ın ışığı?

Yayınevinin kurulma aşamasında isminin ‘ay’ ile ilgili, onu çağrıştıracak bir isim olmasını istiyordum. Bulduğum isimlerin çoğu daha önce alınmış ve kullanılan isimlerdi. Sonra ortaya ‘Büyüyenay’ çıktı.

Ay’ı seçmemin sebebi şudur: Semboller dünyasında ‘ay’ daha çok ‘güneş’le olan ilişkisi itibarıyla ele alınır. Öncelikle ay karanlıkları güneşten aldığı ışıkla aydınlatır ve iyi bir yansıtıcıdır. Güneş apaçık hakikatse ay o hakikatten aldıklarını insanlara sunar, geceyi yani karanlıkları aydınlatır.

İkinci olarak “ay” evreler geçirir. İnsanın yaşarken hâlden hâle geçmesi gibi. Ay evrelerinde durumu ne şekilde olursa olsun görevini daima yapar. Aynı zamanda onun evreleri takvim dilinde kullanılır ki ‘Kutlu Kitabımızda’ güneşle birlikte ay hesap ölçüsü kılınmıştır. Aynı zamanda karanlık geceleri onsuz hayal etmeye çalışırsak o bir ümittir. Ümit aşılar. Örnek olur. Daha birçok şey söylenebilir. Örneğin halk edebiyatında ay ‘cesaretin’ sembolüdür.

İsim önemlidir ama içini isme uygun doldurursanız o isme layık şeyler yaparsanız bir anlamı olur. Nice güzel isimler vardır ki ortaya koyduklarıyla isme halel getirirler. Bir anlamı olmayan birkaç sessiz harften meydana gelen isimler markalar vardır ki ürettikleriyle, ortaya koyduklarıyla bir değere sahiptirler.

Başlangıçta ‘Büyüyenay’ ismini yadırgayanlar oldu. Hatta Kızılderili isimlerini çağrıştırdığı da söylendi ama demin dediğim gibi isim tek başına her şey değildir.

Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak ‘Büyüyenay’ın hedef aldığı karanlık hakikatin zıddı olan zan, cehalet, önyargı gibi hâller ve durumlardır. Yayımladığımız eserler dikkate alındığında birçoğu yıllarca nankörce kötülenmiş eserler. Biz bu tutumları verdiğimiz örneklerle ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Ne kadar olur bilemem. Yapabildiğimizden de çok emin değilim.

“Bazı kitaplara olan önyargıları kaldırmak istedik.”

2012 yılında başladınız yayıncılığa. Neydi sizi bu faaliyete iten temel saikler?

Benim üniversite eğitimi aldığım 80’li yıllarda bizim medeniyetimizin ortaya koyduğu eserlere karşı çok büyük bir önyargı, aşağılama yaygındı. Her şey Batı’daydı ve en değerli olan oydu.

Büyüyenay öncelikle klasik edebiyattan, tasavvufa ve siyasetname eserlerine kadar yayımlanan eserlerde hem metnin günümüz Türkçesine çevrilmiş hâlini hem de Osmanlı Türkçesi nüshanın aslını karşılıklı sayfalar hâlinde yayımlayarak bu eserleri sevdirmeye, genç okurlarımızı bu eserlerle tanıştırmaya çalışıyor. Bunda başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü Büyüyenay’ın yayınladığı örneklerden sonra bazı yayınevleri de benzer türde ve şekilde eserler yayımlamaya başladılar. Başlangıçtaki amacımız bu eserlerin üzerindeki önyargıyı ve sevgisizliği kaldırmaktı. Şimdi yeni saiklerle hareket etmemiz gerekiyor.

“Yeni tasnifler gerekiyor.”

Siyaset, edebiyat, düşünce ve tasavvuf alanında eserler yayımlıyorsunuz. Bu alanlar arasında nasıl bir yakınlık/ilişki görüyorsunuz?

Aslında bundan 100 yıl öncesinden başlayarak ortaya konmuş eserleri edebiyat, düşünce, siyaset vb. gibi kategorilere ayırmak oldukça zor. Bugün için belli bir seçme kolaylığı sağlasa da kesin sınırlar çizmek neredeyse imkânsız.

Klasik eserler başat bir konudan bahsetse bile örneğin hükümdara devlet yönetimi için tavsiyelerde bulunmak için yazılsa bile o metnin içinde şiir de var, hikâye de var, ahlâka ilişkin tavsiyeler de var. Biz belki kolaylık olsun diye bu eseri siyasetname kategorisine sokarak yayımlıyoruz ama eski müellifler bugün olduğu gibi siyaseti edebiyattan, ahlâktan, manevi değerlerden ayrı görmüyorlar ve bir bütünlük içinde konunun etrafını, çevresini, ihata ettiği alanları da dikkate alarak eser kaleme alıyorlar.

Yine bizler bugün, nefs terbiyesini ele alan eserleri tasavvuf kitabı kategorisine sokuyoruz. Aslında bana göre onlar aynı zamanda bireyin tekâmülünü, kâmil hâle gelmesini konu edinen, psikoloji eserleri. Bu yüzden eser türleri üzerinden, Dilthey’in bilimler tasnifinde olduğu gibi, bir uzlaşı içinde yeni tasniflerin de yapılması gerekiyor.

“Yılda yaklaşık 60 bin çeşit kitap çıkıyor.”

Dünden bugüne yayıncılığın gidişatına dair neler söylersiniz? Bir yandan yayınevlerinin sayısında artış var, öte yandan kitaba, okumaya eskisi kadar rağbet olmadığı ifade ediliyor.

Yayıncılık ben bildim bileli sorunları olan, aradan yıllar geçmesine rağmen sorunları azalmayıp artan bir alan. Sorunların önemli bir kısmı yayıncılardan, bir kısmı da devletin gerçekleştiremediği düzenlemeden kaynaklanıyor. Örneğin kitaptan KDV alınmaması bile uzun yıllar sonra ancak 2 yıl önce gerçekleşti.

Devletin mirasçısı bulunamayan eserlerle ilgili henüz bir uygulama tespit edememiş olması bu eserlerin gün ışığına çıkmasına büyük bir engel. Yayıncılardan kaynaklanan sorunların başında ise niteliği değil satışı esas alarak yayın yapmaları geliyor.

Ülkemizde binlerce yayınevi var. Bundan 10 yıl önce yılda 4-5 bin çeşit yayın yapılırken son yıllarda bu sayı 50-60 bine çıkmış durumda. Yılda yaklaşık 60 bin çeşit kitap çıkıyor. Bunların ne kadarı bir niteliğe tekabül ediyor, kültür ve insanlık değerlerinin gelişmesine katkı sunuyor? İyi örnekler olmasına rağmen, bu soruya genel olarak iyimser bir cevap vermek zor.

Hangi kuşak daha çok rağbet gösteriyor kitaplara?

Ben de bunu zamanla tecrübe ederek, gözlemleyerek öğrendim. Bizim eserlerimiz daha çok genç kuşaklar, üniversite öğrencileri tarafından izleniyor. Okurlarımızın sayısı şimdilik az olsa bile yayımladığımız eserler ve baskı adetlerimiz düşünüldüğünde biz yüzlere hitap ediyoruz. Ama gözlemlerim, nitelikli okur yani ne okuması gerektiğini bilenlerin sayısının oldukça az olduğunu gösteriyor. Bu aynı zamanda çokça şikâyet edilen, bazı yönleriyle toplumsal, bazı yönleriyle de yönetim mekanizmasını ilgilendiren bir durumdur.

Bugün birçok üniversiteden yüksek lise diye söz ediliyor. Bu yüksek liseler bir gün üniversite olduğunda; medya, zaman öldürücü ve sırf eğlendirici değil de eğitici olduğu, insanların ideal sahibi olmalarına yardımcı olduğu vakit toplumun okuma yönelimleri de değişecektir.

“Büyük bir birikim yıllarca göz ardı edildi.”

İslami yayınlarla ilgili değerlendirmede bulunmanızı istesem neler söylersiniz? Uçsuz bucaksız bir birikim dünyasından bahsediyoruz. Çok değerli eserler mevcut, ne kadarı ne denli özenle okuyucuya ulaştırılıyor?

Hilmi Ziya Ülken 1927 yılında kaleme aldığı “Bizde Fikir Cereyanları” başlıklı yazısında “Toplumsal hareket uyandırmak, reform yapmak, öğretmek, bilgiyi halka yaymak gibi maksatlar yüzünden asıl fikir, uzmanca düşünce bir türlü yerleşemiyordu. Buna rağmen bilgiyi halka yaymak düşüncesi o kadar egemendi ki Ahmed Midhat’tan günümüze kadar verilen her bilgi ağır görülerek halkın seviyesine göre daha hafifleri istenmiş, bu yüzden hakiki fikir çığırları kurulamamıştır.” diye yazmaktadır.

Onun 1940’dan sonraki düşünce ortamının panoramasını dile getirdiği ve “Acaba memleketin umumi fikir hayatı ne durumdadır?” diye sorduğu soruyu ve sayısı gittikçe çoğalmakta olan yayınları başlıca iki gruba ayırarak cevaplandırdığı Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi eserinden takip edecek olursak: “Birincisi, özel sermaye ile basılan ve sosyalizm ile günün modası ekzistansiyalizme ait, çoğu birkaç formalık bir yayınlar serisidir. Bunların pek azı telif, çoğu çeviri veya toplamadır. İkincisi yine özel sermaye ile ve sık sık yayınlanan dini kitaplar serisidir. Bunlardan pek azı ciddi bir araştırma eseridir. Genel olarak halkın kapışacağı konular seçilmekte ve halktaki fanatik zihniyet bu yayınları beslediği gibi, bu yayınlar da o zihniyeti beslemektedir.”

Biraz uzunca oldu ama sorunuzun önemine binaen cevap için Hilmi Ziya’ya müracaat etmek istedim. 1940’dan sonraki durum da bundan farklı değildir. Ülkemiz Hilmi Ziya’nın resmettiği tablonun dışına çıkabilmiş değil. Dediğiniz gibi büyük bir birikim yıllarca göz ardı edildi. Son yıllarda onu aşma çabaları var. Bunların bazıları ümit verici. Yapılanların bir kısmı ticari, kısa yoldan para kazanma düşüncesiyle yapılıyor. Bu durumdakiler her zaman vardır ve olacaktır. Ama onların sayılarının az, niteliğin ise daha hakim durumda olması gerekir.

“Kitaplar bizi heyecanlandırıyor.”

Klasik, herkesin kolay kolay neşretmeye cesaret edemeyeceği ve güçlü sermaye sahibi yayınevlerinin bile altından kalkmakta zorlanacağı eserleri okurla buluşturuyorsunuz. Bu zor işe girişmenizin arkasında ne var?

Hem bireysel hayatımızda hem toplumsal hayatımızda aşılması gereken nice zorluklarla karşılaşıyoruz. Örneğin yeni doğmuş bir bebeğin, yemesi, içmesi, yürümesi, konuşması yani büyüme süreci kolay bir şey değil. Ama bebek ebeveyninin yardımıyla ve en önemlisi kendi çabalarıyla bunu başarıyor.

Rahmetli anneannem her şeyin zorlukları olduğunu ve bunun üstesinden gelmek için insan çabası gerektirdiğini anlatmak için “Ekmek bile çiğnenmeyince yutulmuyor.” derdi.

Yaptığımız yayımcılık elbette zor ama yapılması gereken bir şey. Burada biz motivasyonumuzu bize bırakılan eserlerden alıyoruz. Kitaplar bizi heyecanlandırıyor. Gerisi Allah’ın lütfu olarak sebepler silsilesi içinde gerçekleşiyor.

Muhakkak ki her kitap kıymetli. Fakat neşretmekle gurur duyduğunuz ayrıcalıklı kitaplar muhakkak vardır. Hangi kitaplar yayınevinizden çıktığı için çok mutlusunuz?

Eserlerimizin hepsi ciddi araştırma ve seçimler sonucu okurlarımızla buluşuyor. Şimdiye kadar 360 eser yayımladık. Keşke yayımlamasaydım dediğim kitap sayısı bir elin parmakları kadardır. Hepsinin ayrı heyecanı var, farklı farklı karşılıkları var.

Örneğin Âkif Emre külliyatını meydana getirmekten ve yayımlamaktan mutluyum. Birkaç yıl önce başladığımız Tahirü’l-Mevlevi’nin yazılarının derlenip yayımlanması da ayrıca bize birçok şey öğretiyor, bu anlamda bizi geliştiriyor. İki ismi örnek olması bakımından zikrettim.

Bütün eserlerimize karşı her birinin kendi içeriğinden kaynaklanan özel heyecanlarımız oluyor. Mesela hazırlığını yaptığımız bir Filibeli Ahmed Hilmi eseri var. İlk defa günümüz Türkçesiyle yayımlanacak. Bu eser şu an bizim için en güzel kitap.

“Kitabın varlığıyla hemhâl olmak has okur işi.”

Dijital çağda yayıncılığın temel sorunları neler ve sektörün nereye evrileceğini öngörüyorsunuz?

Doğrusu ben dijital yayıncılığın nitelikli okur üzerinde etkili olacağını düşünmüyorum. Kitabın bizzat varlığıyla hemhâl olmak has okurlara özgü bir tutkudur. Dijital yayıncılık, kitaptan slayt yapmak isteyen, onu pratik bir amaç için bir anlığına kullanmak isteyen kurum ve kuruluşlar ve -böyle düşünmeyenlerden sarfı nazar ederek söylüyorum- kendisini makale üretmek zorunda gören akademik camianın ilgi göstereceği bir yayımcılık olacaktır. Benim pratikteki izlenimlerim bunu gösteriyor.

Bizi arayıp yayımladığımız bir kitabın PDF’sini soranlar ve talep edenler kitabı okumak için değil, kitapta olduğunu düşündüğü bir konuyu ya da cümleyi arama butonu vasıtasıyla ulaşmak isteyenler için.

Dijital yayımcılık bizde alt yapısı ve teknolojisi ile örneklerini vermiş değil. Hukuki yükümlülükleri bir karara bağlanmış ve düzenlenmiş de değil. Bu bir furya olsa bile bu konuda Mario Vargas Llosa’nın ‘Neden Edebiyat?’ başlıklı yazısına bakmak faydalı olacaktır. Özetle bu makalesinde yazar “Kitabın ortadan kalkmasıyla birlikte edebiyatın çok ağır bir darbe, ölümcül bir darbe alacağını” söylemektedir. Dijital yayın sevdalılarının bilhassa okumaları gereken bir yazı.

Bir ara çocuklar için sanal âlemde hayvan, bitki vs. besleme oyunu icat etmişlerdi. Güya çocuklara hayvan, doğa ve benzeri kavramların sevgisini aşılamak için. Çocuk sanal olarak sahip olduğu hayvana günlük sanal besinler veriyor, bunu tuşlarla yapıyordu. Bir müddet sonra da hayvan ölüyor ve üzülüyordu… Bu ne kadar gerçeğin yerini tutabilir ya da onun yerine geçebilir. Bence kitap da öyle.

“Bazı kitapların kütüphanelerden temizlenmesi gerek.”

Türkiye 90’lı yıllarda büyük bir dönüşüm geçirdi. Şüphesiz bu dönüşüm yayıncılığı da etkiledi. 80’li ve 90’lı yıllarda nasıl bir yayıncılık dünyası vardı? O günlere ilişkin nostaljik bir özleminiz var mı?

Evet, yukarıda da söylediğim gibi bizim fakülte yıllarımızda gerek telif gerekse tercüme eserler çeşit olarak oldukça azdı. Sadece ciddi anlamda okunacak eserler Milli Eğitim Bakanlığı klasikleriydi. Onun dışında pek az ciddi yayınevi vardı. Bazıları Hilmi Ziya’nın dediği gibi tamamen halka yönelik neredeyse 200-300 kelime kapasitesi ile kaleme alınmış kitaplardı. Bu kitaplar düşünmenin, sanat ve edebiyat zevkinin önüne set çeken, âdeta onu dumura uğratan yayınlardı. O zamanlardaki yayınlara dair itiraf etmem gerekir ki hiçbir özlemim yok. Sergiledikleri özensizlik ve dikkatsizlik numuneleri saymakla bitmez. Hatta bazılarının kütüphanelerden bile temizlenmesi gerekir.

2000’lerden başlayarak basım teknolojisinin de gelişmesiyle daha nitelikli eserler yayımlanmaya başladı. Kitap üzerinden eleştiri zihniyetinin de gelişmesiyle, tatmin edici sayıda olmasa da yayıncılarda işi hakkıyla yapma düşüncesi ve pratikleri gelişti.

Ülkemizde yılda ortalama 60 bin çeşit kitap yayımlanıyor. Hatta ciddi, bilinçli bir seçme çabası gerektirecek kadar çok kitap yayımlanıyor. Bu durum kitabın değerine gölge düşürecek nitelikte. Kitap yayımlamayı bir itibar aracı olarak algılayanlar azımsanmayacak derecede. Bu durumda bütün iş okura düşüyor.

Okurun; bilinçle, ne aradığını bilerek, birtakım süzgeçlerden geçirerek seçim yapma sorumluluğunu hep diri tutması gerekiyor. Şimdilerde özellikle takip ettiğim yayınlar arasında gerek telif gerekse çeviri eserlerin dili konusunda daha nitelikli eserler gün ışığına çıkmakta. Batı’dan yapılan çevirilerde güncel performans neredeyse yakalanmış gibi.

Âkif Emre

Üzerinde çalıştığınız, yakın süreçte yayımlanacak eserler nelerdir?

İlk etapta Âkif Emre Bütün Eserleri serimizin 11. kitabı olarak Akif Emre’nin Kudüs ve Filistin yazılarını yayımlamayı istiyoruz. Aynı zamanda Tâhirü’l-Mevlevî’den derlediğimiz eserler, sırasıyla yayımlayacağımız eserler arasında yer almaktadır.

Önümüzdeki günlerde Rızaeddin bin Fahreddin’in “Meşhur Hatunlar” kitabı okurlarımızla buluşacak. 500’ün üstünde hatunun biyografilerinin yer aldığı eser, 117 yıl sonra günümüz Türkçesinin evrenine katılacak. Yayımlayabilir miyiz bilmem ama hazırlığı neredeyse tamamlanmış, sırasını bekleyen birçok eser var.

 

Söyleşi

Evsizlerin Hâmisi Emin Kır Hoca

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım. Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti. Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış.

EKLENDİ

:

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım.

Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti.

Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış…

Ebu Eyyub el-Ensarî ve diğer pek çok sahabe gibi Hz Kaab (ra) da Rasulullah’ın müjdesine nail olmak arzusuyla Konstantiniye surları dibinde şehit düşmüş. Türbe ve Cami surların hemen yanı başında Haliç köprüsünün yanında altı dönümlük bir alanda yer alıyor.

Okuduğum broşürde Hz.Kaab Camii’nde;

-Sokakta kalan kimsesiz vatandaşlarımız için kış aylarında barınma yeri olduğu,

-Sabah-akşam çorba ve çay ikramı yapıldığı,

-Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere yardımcı olunduğu,

-Evsizler için sıcak su, banyo ve çamaşır imkânı olduğu yazıyordu…

Emin Hocayla bu güzel hizmetleri üzerine küçük bir sohbet gerçekleştirdik.

Sevgili hocam “Kıldır beşi al maaşı” demek yerine sizi böyle hayırlı hizmetleri yapmaya iten sebep nedir, nasıl başladınız?

Camimiz surların dibinde olduğundan madde bağımlısı insanların uyuşturucu içtikleri, sarhoşların bol olduğu bir yerdi burası. Camiye gidip gelirken korkuyordum. Zaman zaman önümü kesip benden para istiyorlardı. Ben de bir- iki lira veriyordum.

Daha sonra bunlara –Camide size sıcak çorba, çay yapayım içer misiniz? deyince memnuniyetle kabul ettiler. Böylece iletişime geçmiş olduk…

Artık bu bağımlı, evsiz gençler etrafımda toplanmaya başladılar. Birbirlerine haber verdikçe etrafımızdaki halka genişliyordu. Böylece güvenlerini kazandım, dostluk kurduk, artık birbirimize önyargısız bakıyorduk. İşte bu olay hizmetlerimizin başlamasına vesile oldu.

Çok güzel bir başlangıç olmuş Hocam Allah sizden razı olsun.

Camide Her gün sabah- Akşam Çorba ikramınız oluyor değil mi?

Evet, Cami avlusunda oluşturduğumuz mekânda sabah ve akşam sıcak çorba ikram ediyoruz. Bunun yanında çayımız da oluyor.

İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii

Ama benim asıl dikkatimi çeken barınma ve banyo hizmetiniz oldu?

Hocam zaten çayı çorbayı herkes veriyor, sokakta kalan insan için asıl önemli olan kış gününde başını sokacak, banyosunu yapabileceği bir yer. Biz camimizin altında yirmi kişinin kalabileceği bir misafirhane oluşturduk.

Ayrıca Haftada üç gün banyo imkânı sağlıyoruz, sabah dokuzdan akşam yediye kadar…

Herkes için Havlu, iç çamaşırı, çorap ve temizlik malzemesinin içinde olduğu birer temizlik setimiz var bunlar da bizim hediyemiz oluyor. Günde en az yirmi kişi banyo hizmetinden faydalanıyor.

Sadece sokakta yaşayanlar mı, yoksa iş için İstanbul’a gelmiş kalacak yeri olmayanlar da kalabiliyor mu misafirhanede?

Tabii ki hocam, otuz güne kadar kalabiliyorlar, hatta iş bulunca ilk maaşlarını alıncaya kadar bir ay daha misafir ediyoruz.

Bir de bizim buyuru panomuz var, iş bulmak için gelenlerin bilgilerini, mesleklerini, orada paylaşıyoruz, Cumaya camimize gelen işverenler zaman zaman bunların içinden kendilerine lazım olan elemanı da seçebiliyor.

Maşallah İş-Kur gibi de çalışıyorsunuz

Hocam İslam’da cami böyle olmalı esasında, sadece namaz kıl vaaz dinle, git olmamalı…

Hizmetlerinize çevreden destek geliyor mu hocam?

Elbette, bizim hizmetlerimizi duyanlar, hayırseverler destek oluyor, Allah onlardan razı olsun. Hatta Eyüp sultana ziyarete gelen bazı hanımlar biz de yemek yapalım getirelim diyorlar. Ben de pasta börek yapın getirin, hatta kendi ellerinizle dağıtın burada diyorum..

Yaşadığınız ilginç hatıralarınız vardır, bizimle paylaşabilir misiniz?

Bizim aylık kumanya dağıttığımız ailelerimiz de var… Bir abla kumanya paketini almış metrobüse doğru giderken yolda bıçaklı bir kapkaççı önünü kesmiş elindeki paketi almaya çalışınca Hanımefendi “Erzak paketini aşağıdaki camiden aldım git sen de oradan iste!” deyince,  kapkaççı vatandaş onu bırakıyor ve “Emin Hoca’nın camisi o, hoca bize çorba ikram ediyor, güler yüz gösteriyor” diye bize minnettarlığından kapkaç yapmaktan vazgeçtiği gibi hanımefendiye yardım edip metrobüse kadar paketini taşıyor. Bu ilginç hadise de insanlara güler yüzle davranmamızın önemi açısından önemli bence.

Bir de hocam Geçenlerde bir genç geldi, cezaevinden çıkmış, uyuşturucu kullanmış, bir haftadır uykusuz vaziyette misafir haneye aldık iki gün uyudu. Bu arada biz Kaymakamlık, ilçe emniyet ve ilçe sağlık müdürlüğüyle koordineli çalışıyoruz. Polisler her gün gelip burada GBT yaparlar, kaçak falan var mı diye. Geçen sabah kimliği olmadığı için bu genci almak istedi polisler, genç misafirhaneden çıktığı gibi benim yanıma geldi. “Ben sizinle gelmiyorum, İmam abiye geldim ben, o beni bu illetten kurtaracak dedi. Aldım kaymakamlığa götürdüm, kimlik tespiti ve kimlik çıkarma işlemlerini yaptım. İnşallah AMATEM’e götürüp tedavisine başlatacağız.

Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere de yardımcı olduğunuzu öğrendik. İstanbul’un her yerinden size geliyorlar mı?

Bir vatandaşımız bize başvurduğu zaman öncelikle hangi ilçede ikamet ediyorsa o ilçenin müftülüğünü arayarak, oradaki Dînî Rehberlik Bürosuna yönlendiriyoruz. Geçenlerde eşiyle problemi olan bir kardeşimiz bizi duymuş, geldi. Bu vatandaş eşini öldürmek için pusuya yatmış. İlgilendik, yapma etme, sana bir iş buluruz, sorunlarını çözeriz dedik. Bir hafta misafir ettik, sohbet ettik vazgeçirdik. Şimdi duyuru panomuza ismini, vasfını yazdık, inşallah iş de bulacağız.

Allah sizden razı olsun hocam, siz ilgilenmeseniz az ilerinizde kiliseler var, belki bu gençler üç-beş kuruş yardım karşılığında dinlerini değiştirecekler. Siz İmamlığın sadece namaz kıldırmak ve vaaz etmekten ibaret olmadığını bize gösterdiniz. Rabbim toplumun derdiyle dertlenip yarasına merhem olmaya çalışan imamlarımızın sayısını artırsın.

Hizmetleriniz daim olsun hocam…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual- Ömer Aksoy/Öğretmen

1965 yılında Trabzon da doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Trabzon İmam Hatip Lisesinde okudu. İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Aksoy, lisans eğitiminin ilk iki yılını Erzurum’da; son iki yılında Bursa’da okudu. Öğretmen ve idareci olarak Mardin, Bayburt ve Türkmenistan’da görev yaptı. Halen Trabzon ‘da öğretmenliğe idareci olarak devam eden Ömer Aksoy’a göre sevginin tanımı ”Masum İlkokul aşkları” şeklinde oldu.

EKLENDİ

:

1-  Sizi çarpan ilk kitap?

Huzur Sokağı- Şule Yüksel Şenler.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Safahat- Mehmet Akif Ersoy.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mehmet Akif Ersoy.

 4- Şiir mi, düzyazı mı?

Şiir tabii ki.

5-  İzlemelere doyamadığınız film?

Aamir Khan- Dangal.

 6- Dizi, film, belgesel?

Dizi.

7- Sizi en çok ne üzer?

Yapmadığım bir şeyle itham edilmek.

8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Dünyada ölümden başkası yalan- Candan Erçetin. 

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Bursa.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

Sevgi-Umut-Yardımlaşma.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

Hikaye…

12- Nefret ettiğiniz kelime?

Yalancı.

13- Başarı sizce nedir?

Hedefi için çaba göstermek.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Kitaplarım.

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Bir kurşun kalem. İlkokul öğretmenim Ali Haydar İslam ‘dan.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Erzurum İlahiyatta Hazırlık sınıfı muafiyet sınavını kazandığımı panoda gördüğüm gün.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Facebook.

18- Sizce çocukluk?

Köyde sığır çobanlığı.

19- Sevgi neydi?

Masum İlkokul aşkları.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Eşimle birlikte hac yolculuğu.

21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Fransızca.

22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Gün bu gündür.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Fırsat eldeyken daha çok yer gezerdim.

24- Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Bu konuda haklı olduğumu bildiğiniz halde niçin söyleyemezsiniz.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bir büyük köy olan dünya hepimize yeter birbirimizin haklarına riayet edelim: Merhamet…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual-Kürşat Dulkadir/Daire Başkanı

1979 yılı Malatya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Malatya’ da bitirdi. Lisans öğrenimini Sütçü İmam Üniversitesi Kimya bölümünde, yüksek lisansını Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde tamamladı. Yaklaşık 16 yıllık Tokat mesaisinde 4 yıl öğretmenlik 12 yıl çeşitli kademelerde idarecilik yaptı. 2019 yılında Özel Eğitim ve Rehbelik Hizmetleri Genel Müdürlüğüne ‘Daire Başkanı’ olarak atandı. Evli, bir erkek bir kız çocuğu bulunmaktadır. Kürşat Dulkadir’in aldığı ilk hediye tuttuğu oruca karşılık yengesinin kendisini sırt üstünde mahallede gezdirmesi oluyor.

EKLENDİ

:

1- Sizi çarpan ilk kitap?

Âmâk-ı Hayâl.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Kürk Mantolu Madonna.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mitat Enç.

4- Şiir mi, düzyazı mı?

Düzyazı. Ayrıntılı anlatmayı severim.

 5- İzlemelere doyamadığınız film?

Akıl Oyunları.

6- Dizi, film, belgesel?

Film, bazen kurgu bazen gerçek ama ufku geniş filmler

7- Sizi en çok ne üzer?

Çaresiz kalmak, çözüm bulamamak, hele de sevdiğin biri için.

 8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter. Bağda bahçede çalışırken babam mırıldanırdı.

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Malatya/Malatya.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

İman, Çocuk, Haysiyet.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

İnşallah.

12- Hoşlanmadığınız bir kelime?

“Bana ne” ne kötü kelime.

13- Başarı sizce nedir?

İnsanın hayata geliş gayesini yerine getirmesidir başarı.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Aile, akraba, dost, ahbap, arkadaşlar…

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Hatırladığım ve unutamadığım ilk hediyem büyük yengemden. İlk tuttuğum oruca karşılık sırt üstünde mahalle gezisi.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Oğlum Göktürk’ün dünyaya geldiği gün. Aynı günde her an birbirini kovalayan o heyecanı, korkuyu, sevinci unutamam.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Günü kapatırken twittera bakarım. Diğerlerini pek kullanmam.

18- Sizce çocukluk?

Her daim keşke diye iç geçirdiğim, huzur, saflık, kaygısızlık.

19- Sevgi neydi?

Babamın “Vay! Allah’ına kurban” demesiydi sevgi.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Bir üniversitenin bir fakültesinin dekanına “Haksızlık yapıyorsunuz!” diyemedim hala uhdedir içimde, sonra hoca vefat etti.

 21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Ne yazık ki İngilizce.

 22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Soyadımdan dolayı Osmanlı-Yavuz dönemi.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Üzüldüğüm bir çok şeye üzülmezdim.

24-  Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Ben hala sizin küçük oğlunuzum.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bazen yola fırlayacak kediyi korkutmaktır geri kaçsın diye, bazen fırçayı yiyeceğini bile bile uyarmaktır arkadaşını, amirini, memurunu, büyüğünü, küçüğünü, bazen bir film seyrederken ağlamaktır acılı babaya, anneye… Doğru sözdür, merhamettir, kararmamış kalptir insaniyet.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar