Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Sevgili’nin Yol Arkadaşı Hz. Ebûbekir

Sevgili’ye selam olsun. Asırlar öncesinden kardeşlerim, demişti bizlere Efendimiz (s.a.v.). Ve sevdiklerine binlerce selam…
Sözün sükûtu gerekti öyleyse. Ah, teslimiyet!
“Sonsuzluk yolculuğuna ancak böyle çıkılır.”

EKLENDİ

:

Efendimiz (s.a.v.) “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurmuştur. Kişi, sevdiğinin hâli ile hemhâl… Bu beraberlik hem maddî hem manevî bir birliktelik elbette. Gönülden gönüle…  Muhabbetimizin en büyüğü âlemlerin Rabbi içindir. En çok Rabbimizi severiz. Sonra en Sevgili’yi, âlemlerin Efendisini, fahr-i kâinâtı…

Daha çocukluğumuzda en çok kimi seversin diye sorduklarında, Allah’ı derdik. “Şah damarımızdan bile yakın bize.” öyle öğretilmişti. Sonra Sevgililer Sevgilisi’ni. Sonra çaryâr-ı güzini. Ve devam eder silsile… Peki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) en çok kimi severdi?

Biyografi türünün sınırlarını aşmış bir eser olan ‘Sevgili’nin Yol Arkadaşı Hz. Ebûbekir’i, yazı yazmanın sanatına, estetiğine üstâd olmuş kıymetli ağabeyimiz, hocamız, Ali Haydar Haksal’dan okumalı bir kez de. Tekrar tekrar okumalı belki de. Ruhun kanatlanmaya, çok sevmeye iştiyakı hiç bitmez, bitmemeli çünkü.

Ne yalancı, ne büyücü, ne meczup diyebilmişlerdi Efendimiz (s.a.v.)’e müşrikler. Allah, karanlıkları nuru ile aydınlatacaktı. Son peygamber gelecekti Arap Yarımadası’ndan. “Sevgili’ye yol, bir de yol arkadaşı gerekti. Sevgili’ye bir sâdık gerekliydi. Sevgili’ye kendisini ve her şeyini fedâ edecek bir aşk ehli gerekti.” Sıddık. Dost.

Sevgili peygamberimiz (s.a.v.)’den iki sene sonra dünyaya gelmişti Hz. Ebûbekir. Annesi, Ümmü’l-Hayr,  bebeğini dünyaya getirmeyi beklerken diğer hamileliklerinde olduğu gibi onu kaybedeceğini düşünüyordu ümitsizce. Kâbe’ye vardı ve orada doğacak bebeğinin Allah’ın elçisinin; dostu, arkadaşı, halifesi olacağı seslerini işitti. Babası Ebû Kuhâfe, Abdülkâ‘be koydu ismini önce. Kâbe’nin kulu. Sevgili’yle, soyda yedinci kuşakta birleşiyorlardı. Çok yakın arkadaş oldular. Önce Abdullah dedi Peygamber Efendimiz, Hz. Ebûbekir’e. Bağlılık ve arkadaşlığın sembolü olarak ömrü boyunca Ebûbekir Sıddîk olarak anıldı nihayetinde. Sevgili’ye en yakın isim oldu. Sevgili’nin Mi‘râc’ından sonra Hz. Ebûbekir’e gelip, “Senin arkadaşın bir gecede Kudüs’e ve göklere gidip geldiğini söylüyor” demişlerdi. Hiç tereddüt etmemişti Hz. Ebûbekir. “O, söylüyorsa doğrudur!” demişti. Dedikodular kesilmişti.

İki dost. “Birbirinde yok oldular, bir oldular. Aşk bu… Aşk bu… Aşk bu…” idi.

“Ebûbekir gökte güzeldir, yeryüzünde de güzeldir.”

Hz. Ebûbekir, Dost’una peygamberlik verilmeden önce bir rüya görüyor. Gökten bir dolunay inip onun kucağına konuyor. Râhip Yemlîhâ’yı bularak ona rüyasını yorumlatıyor. Râhip Yemlîhâ, son peygamberin geleceğini ve Hz. Ebûbekir’in de onun en büyük yardımcısı ve halifesi olacağını söyleyerek, bir mektup yazıyor muştulanan peygambere. Son peygambersin, âlemleri yaratan Rabbin elçisisin, sana erişir miyim bilmiyorum, bu mektubu Ebû Kuhâfe’nin oğlu Ebûbekir ile sana gönderiyorum, diyor. İlkler hep ona nasip oluyor hayatı boyunca. Efendimiz (s.a.v.)’e peygamberlik, ilk vahiy geldiğinde, Hz. Ebûbekir’i İslam’a davet ederek: “Şam’da gördüğün rüyayı hatırla. Yemlîhâ adlı râhibin yorumunu da. Sana verdiği mektubu, ona verdiğin on iki altını, vaad ettiğin yüz altını… Bunlar delil olarak sana yetmez mi?” buyuruyor. Hz. Ebûbekir, hür olarak İslâm ile şereflenen ilk erkek olma unvanına da sahip oluyor ve iki sırdaş birbirlerine sarılıyorlar hiç ayrılmamacasına.

İlk hatip olarak da öncülerdendir Hz. Ebûbekir. Vahye şahittir. İslâm ile şereflendikten sonra bütün varlığını bu yolda harcamıştır. Teslim olduğu ilk günden itibaren güneşin etrafında durmadan dönen dolunay gibidir. “Aşk ormanında âşıklar birbirlerinin yüzüne baktıkça aşk bulurlar. Allah’a olan aşk bir yücelik, arılık… Aşk şeytanın büyüsünü bozar.”

Ali Haydar Haksal’ın o etkileyici üslûbuyla bir kez daha bir “köle”ye hayran olacaksınız. Habeşistanlı Bilâl’e. Bilâl de Sevgili’ye âşıktı. Her türlü işkenceye katlanabiliyordu onun için. İslâm’la şereflenmişti. Efendimiz (s.a.v.) de Bilâl’i çok seviyordu ve Hz. Ebûbekir, iki seveni kavuşturmuştu. Âşığın halinden âşık anlar misâli. Bağlılık, kalple olurmuş ancak. Hz. Bilâl’i sahibinden yüklü bir miktara satın alıyordu ve Efendimiz (s.a.v.)’e bağışlıyordu. İslâm’a. Ümmete. İslâm’da zenginin fakire, siyahın beyaza ayrıcalığı yoktu. Ancak Bilâl’in yerinde olmayı istemek herhalde yine Sevgili’ye olan aşkın bir tezahürü olsa gerekti. Onların yerinde olmayı kim istemez ki?

Dostu iken yâr-ı garı oluyor Efendimiz (s.a.v.)’in Hz. Ebûbekir. Efendimiz, Mekke’yi çok seviyordu. Gözyaşı vadisi idi Bekke. Ancak Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceler artınca hicret gerekti Allah’ın emri ve izniyle. Bu zor yolculukta da başından sonuna kadar Sevgili’nin yanında olacaktı Hz. Ebûbekir. Muhakkak ki her zorlukla birlikte bir kolaylık vardı. Günlerce Sevgili ile baş başa olmak büyük lütuftu. Ve zamanı gelmişti. Hz. Ebûbekir, koyunlarını, çobanlarına emanet bırakmıştı. O gece Cengâver Hz. Ali, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yerine yatmıştı ve iki yoldaş yola çıkmıştı.

“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”

Sevr’de, mağarada beraberdi o ikisi ve üçüncüleri Allah. Âyet iniyordu, gönüllere ferahlık. Ve en koruyucu da Allah’tı. Allah, o ikisini örümcek ağıyla, güvercinle korumuştu. Sevgili çok yorulmuştu yolda ve mağarada Hz. Ebûbekir’in dizinde uyuyup kalmıştı. Hiç kıpırdamamıştı yerinden Sıddîk. Rahatsız olmasından endişe etmişti ve yakalanmaktan korkmuştu. Rasûlullah’a zarar gelmesin. Tek derdi, endişesi O, idi. Mağaranın kapısına kadar gelen küffâr, mağaradan içeri girememişti. Her şey Allah’ın dilemesiyleydi. Razı oldu Sevgili, Dost’undan ve Âlemlerin Rabbi, razıydı ondan. Öyle buyurdu Rasûlullah: “Kardeşlerim! Servetinden ve arkadaşlığından en çok memnun kaldığım kişi Ebûbekir’dir. İnsanları davet ettiğimde ondan daha hayırlı kimseyi tanımadım.” Sıddîk’tı. Ömrü boyunca da sadâkatinden hiç ödün vermemişti.

Cümlelerine ay ışığı süzülüyor gibi Ali Haydar Haksal’ın. Samimiyet öyle bir nüfuz etmiş ki satırlara… Ki gönülden dile taşan Dost’un Dost’unun dostluğu… Muhabbet…

Hz. Ebûbekir, yeni yeni zamanlarda, başlangıçlarda da hep yanında oldu, o güzeller güzelinin. Medine yıllarında, önce misafir oldular Ensâr’a. Gerçi uzun da sürdü misafirlikleri ama sabırla beklediler. Vallâhi, seni benden çıkarmasalardı, ben senden çıkacak değildim diyen Rasûlullah, Mekke’de bırakmıştı her şeyini. “Allah, bizimle beraberdir.” diyen, Hz. Ebûbekir de. Ne müthiş bir teselliydi öyleyse. Allah, kullarına kâfi idi.

Medine’ye hicretin ardından şehir devleti kurulmuş, Suffa inşa edilmiş, Müslümanlar güçlenmişti. Peygamberimizin ve Hz. Ebûbekir’in aileleri gelmişti Medine’ye. Hiç ayrılmamıştı iki dost. Bedir’de Sevgili’ye müşriklerden birinin saldırması durumunda yanında kim olacak dendiğinde de yine o güzel Dost’u Hz. Ebûbekir vardı. Gözünden sakınırdı Efendimiz (s.a.v.) yol arkadaşını, dostunu.  Onu bir gün görmeden yapamazdı. Onsuz sofraya oturmak istemezdi. Bedir, Allah’ın vahiyle apaçık bir zafer olarak müjdelediği bir savaştı, ikramdı. Ebûbekir, ön safta olmak istiyordu. Sevgili, elini Hz. Ebûbekir’in omzuna koymuştu. Ey Sıddîk nefsini bizim için sakla, buyuruyordu. “Senin nefsinin sana göre bir değeri yoktur ama bizim için var. Sen seni bizim için koru. Sen harbe girme, gazada dışarı çıkma. Bizden ve sohbetimizden ayrılma.” Onun önüne kimsenin geçmesini de istemiyordu. “Sen Cenab-ı Hakk’ın ateşten azatlısısın.” buyurmuştu.

Yâr-ı garı iken kayın pederi de olmuştu Hz. Ebûbekir, Dost’unun. Hz. Ebûbekir’in kızı Hz. Âişe, kördüğüm gibi sevdiği oldu Efendimiz (s.a.v.)’in, yâreni, sevgili eşi. Müminlerin annelerinden. Hz. Âişe, Peygamberimiz vefat ederken, son anına kadar yanında olacaktı.

Merhamet, ulu bir çınardı ve Hz. Ebûbekir, Sevgili’ye benziyordu. Dost, Dost’a benzemez mi?

Sevgi, bağlılık gerektirirdi. O, Hak Teâlâ’dan vücudunu cehennemi kaplayacak kadar büyük yapmasını isteyecek bir yüreğe sahipti. Geride, evinde Allah ve Resûlünün sevgisinden başka bir şey bırakmayacak bir cömertliğe, yüceliğe sahipti. “Ebûbekir, aşk yoluna girmişti, dünya artık kendisinden çıkmış, kendisini aşk yoluna adamıştı.”

Sevgili’nin arzusuyla İslâm’ın ilk halifesi olmuştu Hz. Ebûbekir Sıddîk. Her canlı ölümü tadacaktı. Sevgili, Vedâ Haccı ve Hutbesi ile aslında aralarından ayrılacağını hissettiriyordu. Biliyorlardı ama onun ayrılığı her şeyden zordu. Müslümanları teskin etmek en zor gününde Hz. Ebûbekir’e düşmüştü. “Ebûbekir benim yerime imam olsun” buyuruyordu Allah Resûlü (s.a.v.). Zaman durmuştu. Kimse Sevgili’nin öldüğüne inanmak istemiyordu. Hz. Ömer de. Metanetli olan Hz. Ebûbekir oldu. Sevgili ölecekti. Allah ve din bâkî kalacaktı. Zümer Sûresi’nde öyle buyuruluyordu: “Gerçekte sen öleceksin, onlar da ölecek…” Ve Rahman Sûresi’nde: “Onun üzerindeki her şey geçicidir ancak, görkemli ve eli açık Rabbinin yüzü kalıcıdır.” İslâm ile kenetlenme vaktiydi. “Her kim Allah’ı kendisine ilâh olarak kabul ediyorsa, bilsin ki o asla ölmez. O, kalıcıdır. Her kim Muhammed’e tapıyorsa, onu tanrı kabul ediyorsa, bilsin ki onun tanrısı öldü. O, ölümlüdür.” diye İslâm’ın koruyucusu oluyordu.

Halife Hz. Ebûbekir, iki yıllık halifeliğinde yalancı peygamberlerle mücadele ederek, Kur’ân-ı Kerim’i toplatarak acısına, üzüntüsüne rağmen Müslümanları bir arada tutarak sa’y û gayret etmişti. Altmış üç yaşına gelince hilâfeti Hz. Ömer’e bırakarak Sevgili’sine kavuşmuştu. Vefat edince eşi Esma’nın onu yıkamasını vasiyet etmişti, yeni bir kefen de istemeden. Ama eşinin onu yıkamasından vazgeçilmişti. Hz. Ali yıkayıp kefenlemişti onu.  Dost, Dost’a ulaştırılmıştı, Hz. Âişe’nin de isteğiyle. Cennetin bütün kapıları açılmıştı Hz. Ebûbekir’e. Hayatta iken Dost’unun müjdesi idi bu.

Kronolojik bir hayat hikâyesi değil Sevgili’nin Yol Arkadaşı. Bize sevdiklerimizi ve sevdiklerimizin sevdiklerini anlatıyor. İslâm, güzel ahlâk dini ve bu kitapta Ali Haydar Haksal, bu güzel ahlâkın temsilcilerinin ilkini tüm içtenliğiyle satırlara aktarmış.

“Hz. Ebûbekir, gündelik hayatın içindeydi. Gün gelir çocuklarla çocuklaşır, gün gelir ağırbaşlı bir başkan olur, keskin ve acımasız kararlar verir kimsenin gözlerinin yaşına bile bakmaz. Gün gelir merhametinin önünde buz dağları erir. Gün gelir kendi dışında bambaşka biri oluverir. Mahallede evinden çıktığında bir ışık saçılır, herkes onun gelişini hayranlıkla izlerdi. Bir yanıyla tevâzu, bir yanıyla heybetli duruşu gözlerden kaçmıyordu. Kimi zaman mahallenin sıradan bir sakini, kimi zaman her şeye göz kulak olan büyük bir başkandı.”

Sevgili’ye selam olsun. Asırlar öncesinden kardeşlerim, demişti bizlere Efendimiz (s.a.v.). Ve sevdiklerine binlerce selam…

Sözün sükûtu gerekti öyleyse. Ah, teslimiyet!

“Sonsuzluk yolculuğuna ancak böyle çıkılır.”

 

Kitap

M. Kayahan Özgül’den Sekmeler

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

EKLENDİ

:

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

Sekmeye başlarken şunları söylemiş Kayahan Hoca; “…edebiyat gibi pek çok kişiye gülünç ve boş gelecek bir alanda kafa yormak, mesai harcamak için büyük bir iştiha duyuyor ve tatmini için hayatımın büyük kısmını ayırıyorum.”

Tam burada aklıma Rıdvan geliyor. Eski futbolcu ve şimdilerde yorumcu Rıdvan. Maçlardan sonra yorum yapmasını her seyrettiğimde aklıma gelir; yahu bu adam futbol gibi boş beleş bir meseleyi nasıl da iştahla yorumluyor. Ve mesela, “herkes işine baksın top peşinde koşmayı bırakın.” demiyor. Aksine hırsla, iştahla futbola sarılıyor. Futbol bile böyle yorumlanıyorsa edebiyatla uğraşmak nasıl boş gelebilir. Diyeceğim o ki Kayahan Hocam kendine haksızlık etmesin. Edebiyata boş uğraşı demek cahil kısmına mahsus bir rezilliktir.

Hoca’nın kendini eleştirisi bitmiyor ve kısa yazamadığından, makale diye başladığı pek çok çalışmanın kitap hacmine ulaştığından dertlidir. “Hoca ne yazsa biz okuruz.” diyenler olabilir ama Hoca’nın birikmiş malzemesi artık yaza yaza içinden çıkılacak hali çoktan geçmiş. “…yavaş yavaş içine gömülmeye başladığım ve neticede beni de yutacağından korktuğum malzeme yığınımı daha kestirme bir yoldan eritmeye çalışacağım.” diyen Hoca en doğru metodun fragmanlar şeklinde yazmak olduğunu söylüyor.

İşte ben de işin bu kısmına vurgunum. Fragmanlar şeklinde yazılmış her şey pek hoşuma gider. Derinlemesine okumadan evvel tadına bakmak ve ağzım sardı, tadını sevdiysem ileri okumalar yapmak bana göre pek verimli bir çalışma usulüdür. Zaten Hoca da şöyle der, “Baudrillard fragmanı kırık aynaya benzetmekle haklı; onda, yazmak istediğiniz konunun tamam endamını gösteremezsiniz. Kısa notlarla okuru haberdar eder, dikkatini tetikler, merakını depreştirir, ucundan koklatır ve çekersiniz.”

“Bu malzemeler neymiş?” derseniz;  nadir belge, okuma notu, geliştirilmemiş ham bir düşünce, hatıralar, zamanında verilmemiş soğumaya bırakılmış cevaplar…bütün bu malzeme kitap boyunca etrafınızda uçuşuyor hangisi ilginizi çekerse onun peşinden kanatlanmak serbest.

Kitabın kapağı maksada hizmet ediyor tamam ama Kayahan Hoca’nın fotoğrafı ve minicik yazılmış özgeçmişi olmamış. Ne olurdu Hoca’nın fotoğrafı daha büyük ve özgeçmişi daha ayrıntılı olsaydı. Böyle olması kimin tercihi acaba?

Kitabı okurken not almaya çabalamıyorum. Not almaya başlarsam Hoca’yı yutma tehlikesi olan malzemenin beni de yutmasından endişe ediyorum. Ben bilgi kırıntılarına değil de bu yazıları okuyup unuttuktan sonra bende bırakacağı tortuya talibim. Çünkü okumak bence bir bulut inşa etmek gibi. Bilgi, his, hayal, rüya ve türlü malzemeden müteşekkil bir bulut inşa ediyorsunuz okuyarak. Sonra o bulut gideceği yeri biliyor. Bazen yoğunlaşarak yaşamaya devam ediyor bazen seyrekleşiyor. Üst üste birikmiş bulutlar ne vakit yağmur olur ve nereye yağar meçhul.

Sekmeler’i kaleme aldığı için Hoca’ya müteşekkirim. Tam benlik bir çalışma olmuş. Ben keyifle okumaya devam edeceğim. Size de güzel bir eser tavsiye etmenin bahtiyarlığı içindeyim vesselam

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar