Bizimle İletişime Geçin

Tarih

Gün 28 Ay Şubat Yıl 97 Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

EKLENDİ

:

Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?

Söyleyin ak yazmalı nineler, al yazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…

Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…

Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…

Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.

Oldu da nitekim.

Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı…

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız. O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.

Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitap’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.

Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı,  yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.

Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı.

İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.

Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?

Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?

Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…

İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçınanlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…

O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…

Eee… gün biter, günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…

Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.

O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…

Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?

Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.

Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin.

Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz…

Bunu yapabiliriz!

Tarih

Çanakkale… Çanakkale…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

EKLENDİ

:

18 Mart 1915…

Çanakkale… Çanakkale… Kanla yazılmış bir destan… Geleceğe bırakılmış kutlu bir miras… Ümmetin kabul olunmuş duası… Varlık yokluk mücadelesi… Ya zafer, ya ölüm… Ötesi yoktu.

Sultan Fatih karadan gemileri yürütmüştü de şimdi ‘ateşten denizlerde mumdan gemiler’ geçirme zamanıydı. Görünürde olmayacak bir işti yani ki… Ancak Allah, “Ol!” dedikten sonra onu kim engelleyebilirdi ki… Yüce Yaratıcı bir kere “Ol!” demişti… Düşmanın gözüne perde inmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, cesareti kırılmış, en ağır makineleri işlemez olmuştu…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

Çanakkale destanı… Kutlu bir diriliş… Yetişmiş bir nesil, yaprak misali kara toprağa düşüyor tek tek. Yine o aynı nesil kurtuluş mücadelesinin meşalesini yakıyorlar mezarlarından hep beraber. “Kim demiş, her şeyin bitişi ölüm / Destanlar yayılır mezarımızdan.” diyor ya Âkif İnan, işte öyle bir şey…

Bir tarafta zamanın en gelişmiş donanmaları, silahları, askerleri… Madde, teknoloji, kibir, gurur, kendini beğenmişlik, gösteriş ve daha neler neler… Diğer tarafta kısıtlı imkânlar, tükenmek üzere olan silahlar, mermiler, mayınlar… Aç ve susuz kalmış bedenler… Ama yine de maneviyat, ruh, iman, aşk, cesaret, kardeşlik… “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten şuur ile kahramanlaşan askerler… Bu ruh ile “…Nice az topluluklar çok topluluklara karşı galip gelmişlerdir…” (Bakara, 249) Bu ruh ile uykusu gelen gözler uyumadı, acıkan karınlar doydu,  susayan dudaklar susuzluğunu giderdi…

“Müminler bir vücudun azaları gibidirler, birisi rahatsızlanırsa diğer uzuvlar da onun acısını paylaşır…” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisini düstur edinen İslâm coğrafyasından pek çok Müslüman, Anadolu’daki kardeşini yalnız bırakmamak için hiç düşünmeden cepheye koştu… Memleketin her bir köşesinden gelen yiğitlerle saf tuttular… Beraberce ölüme tebessüm ettiler…

Seyit Onbaşı… Mehmet Muzaffer… Hasan Onbaşı… 57.Alay… Ömer Çavuş… Yahya Çavuş ve arkadaşları… Kınalı Hasan… Ve nice isimsiz kahraman… Kanla yazılan ve sırrı hâlâ çözülememiş büyük bir destan… Çanakkale…

Seddülbahir, Kilitbahir, Arıburnu, Conkbayırı, Gelibolu… Kara, deniz, hava, ateş… Her taraf kuşatma altında… Göz gözü görmüyor… Göğüs göğüse, nefes nefese amansız bir mücadele… “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi, / En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye tarif ediyor manzaranın dehşetini Mehmed Âkif… Ve ekliyor Necmettin Halil Onan; “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”

Çanakkale, yenilmez zannedilen donanmaların nasıl hezimete uğratıldığının resmidir… “Hasta Adam”ın aslında ne olduğunun ifadesidir Çanakkale… Memleketin her bir karış toprağını kendi aralarında paylaştığını zanneden zavallı devletler görmüşlerdir ki Türk devleti ve milleti ne parçalanır, ne bölünür ne de sömürülür… Anadolu ruhu ve göğüslerdeki iman buna engel olmuştur… Kurtuluş Savaşı ve İstiklâl mücadelesi Çanakkale’de elde edilen işte bu ruh ile başarıya ulaşmıştır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü vesilesiyle şehitlerimize, gazilerimize, milletimize, memleketimize, İslam dünyasına, bütün insanlığa her daim dua, dua, dua…

Okumaya Devam Et...

Tarih

Bir Şehre Gazilik Verilmesi Üzerinden Bağımsızlık Manifestosu

Eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında bir İdare Heyeti kuruldu ve şehir, savunma bölgelerine ayrıldı. Her bölgeye, bölgede sözü geçen birisi reis olarak atandı. Savaşı yönetecek birer yedek subay ile 100 silahlı savaşçı tahsis edildi; evler ile yol kavşakları savunma savaşı için uygun hale getirildi. Bir taraftan da civar köy ve kasabalardan olabildiğince silah ve cephane temin edilmeye gayret edildi.

EKLENDİ

:

Anteb’e Gazilik unvanı verilişinin 100. Yılı, sadece Antepliler için değil bütün bir milletimiz için önemli bir dönüm noktasıdır. 100 yıl önceki Meclis Binamızda, o günkü ruhu kavramaya, idrak etmeye ve geleceğe mesajlar vermek yeni nesil için büyük bir kıymet içermektedir.

Bir asır önceki bir süper devletin aldığı kararların bugünkü siyasetler üzerindeki tesirlerini Anteb’in yaşadığı acılar üzerinden kısaca anlatmak istiyorum.

Antepliler hangi düşmanları yendi?

Önce İngilizler geldi, “teslim olun” dediler…

Verdikleri cevabı bugün söylemesi kolay… Tarih, 17 Aralık 1918

Antepliler, Kuran-ı Kerim üzerine el basarak yemin eder ve haykırarak şu cevabı verirler:

“Taş üstünde taş gövde üstünde baş kaldıkça; can taşıyan, nefes alan tek bir kişi kaldıkça Antepli asla teslim olmayacaktır.”

Ardından Fransızlar geldi… Onlar da “teslim olun” dediler. Tarih: 5 Kasım 1919

Teslim olun çağrısına cevap, 13 Ağustos 1920 günü Karatarla Camisinde gerçekleşen ve her çeşit opsiyonun tartışıldığı geniş katılımlı toplantıdan sonra verildi. Biz buna Antep Kongresi diyebiliriz.

“Özyurtlarını savunan Antepliler sizden alçakça af talebinde bulunmaktansa, siperlerin altında kalarak ölmeyi tercih ederler.”

İşte cevap…

Ve Kaleye beyaz bayrak, teslim bayrağı çekilmedi…

O süreçte üçüncü düşman da içimizde idi. Ervah-ı habise yani kötü ruhlar, “teslim olalım” diyordu. Kısacası “mandacılar”..!

Ülke genelinde manda yönetimini ısrarla isteyenler 4 Ocak 1919’da İstanbul’da “Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurmuşlardı.

Üyeleri arasında başta Halide Edip (Adıvar), Refik Halit, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi çok isim yer alıyordu. Mustafa Kemal Paşa, mandacılar için “…halas-ı hakikinin (gerçek kurtuluşun) Amerikan Mandasını talep ve temininde olduğu kanaatinde bulunuyorlardı, bunu ispata çok çalıştılar.” demiş ve bu görüşü reddetmişti. Zaten Wilson Prensipleri esas itibariyle Amerikan hegemonyasını ve emperyalizmini dayatan bir strateji idi.

Nitekim ileride, 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan, Misak-ı Milli kararını alacaktı.

Antep’e de mandacı tesirlerinin ulaştığı belliydi.

Ervah-ı Habisenin çoğu, malını, makamını, canını Fransız’a teslim ederek kurtaracağını düşünen mal sahibi, makam sahibi kişilerdi. Halk, tek tek adlarını anmamak için onları böyle adlandırmıştı. Öbür tarafta “vatan için, namus için, din için şehit olmayı” göze alan geniş halk tabakası vardı.

Teslim olmayı tercih edenler çatışmaya itiraz ediyorlardı. Bu kötü ruhların bazılarının, Fransızlara erzak temin ettikleri ve hatta casusluk yaptıkları sonradan ortaya çıktı ama alicenap Antep halkı o kötü ruhların isimlerini o gün anmadı, bugün de hâlâ anmıyor.

13 Ağustos 1920 günü Karatarla Camisinde Erzurum, Sivas Kongrelerinin benzeri, Antep çapında, ama geniş katılımlı ve uzun süren toplantı yapıldı. İşte bu büyük toplantıda teslim olmayı isteyenler mağlup edildi. Taşcızade Ahmet Efendinin  “Harb istiyoruz” narası ile toplantı bitirildi. Ve “teslim olmayacağız, direneceğiz, ya istiklal ya ölüm..” kararı bu toplantıda alındı..

Üç büyük düşmanı yenen Antep’e neden gazilik beratı verildiğinin kısmi izahı budur.

Antep’in kurtarılması ve düşmana karşı direniş harekâtını ateşleyen en baştaki olay bir Fransız askerinin 10 yaşındaki Kâmili süngüyle şehid etmesidir ki bu barbarlık sömürgeci Fransıza yakışır. Kamil’in suçu, annesinin peçesine el uzatılmasına isyan etmesidir. Fransızlar olayın kapatılması için her türlü çabayı denemişler ki bugün de öyledirler, ervah-ı habiseyi yani Antepli habis ruhları bile devreye sokmuşlar, çözemeyince sonunda en yetkili kişiyi görüşmeye göndermişlerdir.

Fransız Askeri Kuvvetleri Komutanı Albay Saint Marie, Cemiyeti İslamiye’nin toplantı yaptığı Nakşibendi Tekkesi’ne gelerek, suçluların şiddetle cezalandırılacağını söylemiştir. Şehit Kamil’in babasına da iki yüz altın lira tazminat verme teklifinde bulunmuş, ancak baba şu asil cevabı vermiştir:

“Ben oğlumu para ile satmam, oğlum din ve millet yolunda öldü. Milletim sağ olsun, onun intikamını elbette alacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa o ağır şartlar içinde Anteplilere şöyle hitap etmiştir:

“Eğer bir gün millet, vatan ve cumhuriyetin yüksek menfaatleri icap ettirirse o çevre kahramanlarının geçmişte olduğundan daha yüksek kahramanlıklar göstermeye amade bulunduklarına da şüphem olmadığı bilinmelidir. Cümlenizin derin ve sarsılmaz güvenle gözlerinden öperim.”

Hedef ve strateji ne idi? Teşkilatlanmayı nasıl yaptılar?

Hedef yüksek tutuldu, korkulmadı.

“Fransız adını tam batırak” dediler.

“Fransız kurşunu değmez adama” dediler.

“Vurun Antepliler namus günüdür” dediler.

Hedefi ve stratejiyi iyi ki büyük tuttular.  Galibiyetin gerisinde savaşçı Anteplilerin taşıdığı bu ruh hali vardır.

Mareşal Fevzi Çakmak başkanlığındaki Bakanlar Kurulu ve Gazi Mustafa Kemal Paşanın Riyasetindeki Büyük Millet Meclisi aldığı kararlar ve verdiği manevi ve siyasi destekle bu mücadele ruhunun oluşmasına çok değerli katkı sağlamıştır.

Şehrin 27 mahallesine bir semt reisi tayin edildi ve Antep halkı 1 Nisan 1920’den 7 Şubat 1921’e kadar “Ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” diyerek Fransızlara karşı direniş gösterdi. Çok acılar çekildi. Tespit edilebilen şehit sayısı 7000’e yakındı.

Eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında bir İdare Heyeti kuruldu ve şehir, savunma bölgelerine ayrıldı. Her bölgeye, bölgede sözü geçen birisi reis olarak atandı. Savaşı yönetecek birer yedek subay ile 100 silahlı savaşçı tahsis edildi; evler ile yol kavşakları savunma savaşı için uygun hale getirildi. Bir taraftan da civar köy ve kasabalardan olabildiğince silah ve cephane temin edilmeye gayret edildi.

Mücadele ruhunun kaynağı ve dayanağı nedir?

Antep’in hali şuydu: yapayalnız bir şehir, yardım yok, silah yok, cephane yok, askeri tecrübe yok. Ayrıca başlangıçta teslim olalım, kurtulalım tezini savunanlar var. Bütün zorluklara rağmen üç düşmanı yendi, çünkü Anteplinin kadim bir “Anteplilik ruhu” vardır;

  • Antep bir potadır; her gelen Antepli olur ve dışarıdan gelen ilk kuşak bile Antepliyim der. Harb döneminde 36.000 civarında nüfus vardı, herkes Antepliyiz derdi, şimdi 2 milyon olundu ki önemli miktarda iç göç oldu, bu gelenler de Antepliyiz derler.

Antep bir potadır.

  • Antepli, Şehadet duygusunu sarsılmaz bir iman ile yaşar.

Hiçbir güç şehadet inancını Anteplinin hayat ve ahiret tasavvurundan silemez. Teslim olma tezini böyle yenmiş yekvücut olmuştur.

  • Antep’te ırk, inanç ve kültür çatışması değil uyumu hâkimdir; Hemşehri Ermenilerin Anteplilere ihanetine kadar din ve vicdan hürriyeti en kâmil manada yaşanmıştır.
  • İstiklal ve hürriyet asla vazgeçemeyeceği hasletidir.

Antep için azıcık sıkıntı olsa, hep birlikte “Antep, Antep diye hazin hazin ağlarım” der..

Burada, belki günümüze ışık olur ümidiyle genel bir analiz yapmak istiyorum:

30 Ekim 1918’de Mondoros mütarekesi imzalandı ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve dünyaya ilan edildi. İngilizler ve Fransızlar bu anlaşmaya ve kendi aralarında yaptıkları anlaşmalara göre Osmanlı topraklarını işgal ettiler. Mütarekenin 10 ay öncesinde, 8 Ocak 1918 tarihinde, yani 103 sene önce, ABD Başkanı Woodrow

Wilson’un birinci Cihan Harbinin bitirilmesi ve bir Küresel Nizam kurulması hakkındaki 14 ana prensibi ABD Senatosunda kabul ve ilan edildi.

Wilson Amerika’da ve Avrupa’da aylar süren hazırlıklar yapmıştı.

Prensiplerden birisi Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, bölüşülmesi ve Osmanlı topraklarında kurulacak devletler hakkında idi. ABD, Topraklarımızda yaşayan halkların “kendi kaderini tayin” sadedinde yeni devletler kurmalarının gereğini ilan etmişti. Buna göre mesela Ermeniler bir devlet kuracaklardı. Hatta onlara Akdeniz’de bir liman verilecekti. Araplar devletlerini kuracaklardı. Türk kökenliler de Orta Anadolu’da bir devlet kurabilirlerdi. Osmanlı topraklarındaki Ayrılıkçı-bölücü Kürt kökenlilerin talepleri de unutulmamış, teşvik edilmişti.

Başkan Wilson Birinci Harp tam bitmeden tüm taraflarla (Osmanlı hariç) görüşüp çoğu hala gizli kalan ikili ve çoklu anlaşmalar yaparak ve mağlupların kendi aralarında, galiplerin de kendi aralarında anlaşma yapmalarını sağlayarak, sonrasında galiplerle mağlupları görüştürerek ve yapılan gizli açık anlaşmaları ve Amerikan milli çıkarlarını da dikkate alarak bu belgeyi hazırlamıştı.

Zamanın büyük gücü ABD idi. Cemiyet-i Akvam’ın kurulması bu prensipler içindedir ki bir daha Cihan Harbi çıkmasını önleme amacına matuftur. Ancak kısa bir zaman sonra ikinci Harb patlak verdi ve Cemiyeti Akvamın çaresizliği görülmüş oldu. İkinci Cihan Harbinden sonra ABD “Yeni Dünya Düzeni” kurgusunu 1918 Prensipleri üzerine inşa ve icra etmiştir. Sekiz sene Ankara’da sefirlik yapan Srtausz- Hupe’nin Türkiye’den ayrılırken Dışişleri Komisyon Başkanlığı uhdemde iken şahsıma ifade ettiği “gelecekteki savaşlar fezada olacak, silahı nükleer güç, ordusu NATO olacaktır” cümlesi bir dünya hegemonyası işaretidir.

Sözün özü şu ki Mondoros Anlaşması ve ardından gelen tüm mutabakatlar ve politikalar Wilson Prensipleri’nin çizdiği yol haritasına göre yürümüştür. Başka bir ifade ile “Değişmez, yönlendirici, seçilmiş ABD yönetimi ve  “ABD Derin Devleti” dir.

Günümüzde ise, Türkiye’yi, bahusus Güney sınırlarımızı ve sınır şehri olan Gaziantep’i bekleyen zorlukların temel dayanağı ve kaynağı, Başkan Wilson’nun ilan ettiği prensiplerin, ABD Seçilmiş Yönetimleri ve ABD Derin Devleti tarafından değişmez temel ve Büyük Strateji Belgesi olarak karalılıkla yeniden ve kesintisiz uygulanmakta olmasıdır. Güneyimizdeki gelişmelere bu pencereden bakarsak büyük bir orduya yetecek hatta militarist bir devletçiğe yetecek kadar ABD silahlarının bölgeye sevkinin, siyasi ve idari desteğinin sebebini açık seçik görürüz. Dün Wilson’un kapısında bekleyenlerin nesilleri bugün Biden’ın kapısındadırlar.

Sözün özü:

Türkiye, güneyimizde ağır sonuçları olabilecek belalarla karşılaşmamak için 103 sene önce kabul ve ilan edilip İkinci Harb’ten sonra teyid edilen Wilson Prensiplerinin bilhassa gizli emellerini ve açık mutabakatlarını ve yorumlarını derinlemesine ve yeniden çalışmalıdır. Bilinen 14 madde buz dağının gösterilen kısmıdır; bir asır önceki ABD Başkanlık ve Senato kayıtları bulunup yeniden değerlendirilmelidir.

Bugün şükürler olsun ki Devletimiz, güçlüdür ve galipler safındadır; Wilson Prensiplerinin bize biçtiği çerçeve bize göre geleceğimizden silinmiştir; silinmelidir.

Sözlerimin sonunda ahirete intikal etmiş şehitlerimize ve gazilerimize bir kere daha Yüce Allahtan rahmet ve mağfiret diliyorum.

Burada bir temennimi dile getireceğim:

Çoğumuz Siyaset yoluna “halka hizmet Hakka hizmettir” diye girdik. Yani “hizmet ibadettir” dedik. Bu günlerde Belediye Başkanımız ve Kültür Bakanlığımız Arkeoloji Enstitüsünün ve üst yönetimi olan Arkeoloji Vakıf Merkezi’nin Gaziantep’te kurulması için bütün milletvekillerimizle birlikte, Yüce Meclisin ve hükümetin ilgili kanatlarıyla ortak bir yasama gayretinin içindedir.

Yabancı ülkelerin kendi adlarıyla Türkiye’de çalışan çok sayıda Arkeoloji Enstitüsü faaliyette iken bu yeni kurumun kanun yoluyla Gaziantep’te kurulması 2016 yılında ikinci gaziliğini kazanan Yüce Meclisimizin, 100 yıl sonra gazi şehrimize vereceği yeni ve kültürel bir madalya olacaktır.

Okumaya Devam Et...

Tarih

Avusturyalı Diplomat Anton Prokesch von Osten’nin “1829’da Arz-ı Mukaddes Yolculuğu” İsimli Eserinde Filistin ve Kudüs’e Dair Gözlemler

Yeryüzü açık bir kitaptır. Birçok sayfası beyaz, yani boş bırakılmıştır. Birçoğu ise doldurulmuştur. Bu yapraklara ayrılan bir yer ise Fırat ve Akdeniz arasına düşer. Burası Suriye ile Arap çöllerini içerisine alan Arz-Mukaddestir… Prokesch, genel olarak Filistin’in coğrafi özelliklerinden bahsederken iki şey öne çıkmaktadır, neredeyse bunu tüm şehirlerde görmek mümkündür. Zeytin ve İncir. Genel olarak Prokesch, oldukça edebi bir dil kullanır. Şehirleri tasvir ederken onun bir diplomattan ziyade bir edebiyatçı olduğu izlenimi uyanır. 

EKLENDİ

:

Yazar: Dr. Öğr. Üyesi Remzi AVCI

1795 Graz doğumlu asker, diplomat ve seyahat yazarı Anton Prokesch von Osten 1812’de hukuk eğitimini yarıda bırakarak Napolyon savaşlarına katılır. Prokesch, çok yönlü kariyeriyle, 19. yüzyılda Avusturya hizmetindeki en dikkate değer kişiliklerden biri olmuştur. Prens Clemens von Metternich’in daveti üzerine diplomatik birliklere katılan ve daha sonra hem askeri hem de sivil hizmetlerde paralel kariyeri olan bir ordu subayıydı. Doğu’ya ilk kez 1824’te donanmada görevli olarak giden Prokesch, askeri görevle çıktığı seyahatleri esnasında bulunduğu yerleri bir oryantalist merakı ile inceler ve tuttuğu seyahat notlarını yayımlar.

Erinnerungen aus Aegypten und Kleinasien (Mısır ve Anadolu Hatıraları)

Das Land zwischen den Katarakten des Nil (Nil Kanalları Arasındaki Topraklar)

Reise ins heilige Land. Im Jahr 1829 (1829 Yılında Mukaddes Topraklara Yolculuk)

Denkwürdigkeiten und Erinnerungen aus dem Orient (Şark’tan Anılar ve Hatıralar)

adlı kitapları yayımlandıkları dönemde büyük ilgi görmüştür. 1831 ve 1871 yılları arasında İtalya, Atina, İstanbul olmak üzere muhtelif elçilik görevlerinde bulunmuştur.

13 Ağustos 1824 tarihinde El Veloce adlı gemiyle Doğu Akdeniz’e açılan Prokesch’in bu yolculuğu 1830’a kadar altı sene devam etmiştir. Bu sürede yaptığı seyahatlerden biri de bu yazının konusu olan ve Reise in das Heilige im Jahr 1829 (1829 Yılı Mukaddes Ülkeye Yolculuk) başlığıyla basılan 1831 tarihinde yayımlanan Filistin gezisidir.

Mukaddes Ülkeye Yolculuk’ta Akdeniz bölgesinin dinini anlatmak istiyorum diyerek kültürel kimlikler arasındaki ilişkiye vurgu yapar. Prokesch’e göre mukaddes topraklar üç büyük dünya dinin, yani Hristiyanlık, İslam ve Museviliğin doğum yeridir ve aynı zamanda Hıristiyanlık ve diğer dinler için en popüler hac yerlerinden biridir. Kutsal topraklar gibi bir betimleme ona göre sadece coğrafi bir isim tanımlama değildir aksine Doğu ve Akdeniz’in çeşitliliğinin belki de en çok ifade edildiği yerdir. Prokesch, yolculuğa edebi bir tasvirler başlayarak Arz-ı mevud için coğrafi bir sınır çizer.

Yeryüzü açık bir kitaptır. Birçok sayfası beyaz, yani boş bırakılmıştır. Birçoğu ise doldurulmuştur. Bu yapraklara ayrılan bir yer ise Fırat ve Akdeniz arasına düşer. Burası Suriye ile Arap çöllerini içerisine alan Arz-Mukaddestir. 

Bu tasvirin Yahudilik inancından geldiğini belirten Prokesch, onların sınırlarını çizdiği bu toprakların rablerinin onları için seçtiklerine inandıklarını vurgular. Fakat Prokesch, bu toprakların sadece Yahudiler için değil mensubu bulunduğu Hristiyanlık için de kutsal olduğunu belirtir. Günlüklerde Kenan, Gilead (Jalaad ), Yahudiye gibi Filistin coğrafyasına ait toprakların konumlarını ve tarihlerini İncil’e göre uzun uzun tasvir eder. İncil ayetlerine ve tarihine yoğun vurgusu onun sıradan bir diplomat olmadığını açık bir şekilde ortaya koyar. Mesela Filistin kelimesinin aslında İncil’de olmadığını bilecek kadar kitaba hâkimdir. Prokesch’in, Arz-ı Mukaddes yolculuğu İzmir’de başlar Patmos Adası-Kıbrıs–Kermil Dağı- Kayserya–Haifa-Akkon-Bai-Tentura-Remle-Kudüs-Beytüllahim-Qalunya-Nasıra istikametinde devam eder. Tabi bu şehirlerin yanısıra birçok irili ufaklı köyü ziyaret eder.

Prokesch, uğradığı her yerde coğrafi bilgilerinin yanısıra oldukça geniş tarihi bilgiler verir. Kitabının ismi her ne kadar günlükler olsa da arkeoloji, mimari ve mezhebi bilgileri içeren bu kapsamlı araştırmayı kitapta sonradan eklediğini söylenebilir. Prokesch, İncil’deki tarihi bilgileri arkeolojik tasvirlerde ustalıkla kullanır. İncil arkeolojisinin gelişiminde söz konusu bilgiler oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Prokesch’in İncil üzerinden tarihsel okumaları din ve arkeoloji ilişkisinin inşasında, İncil’den arkeoloji ve mimari bilgi üretiminde oldukça zengin bir materyal sunar. Tabi diğer kitapları da düşünüldüğünde Prokesch’i sadece bir diplomat olarak değerlendirmek eksik kalacaktır.

Prokesch, genel olarak Filistin topraklarında Akka valisi Abdullah Paşa’nın izniyle dolaşır. Kermil’e vardığında şehri mimari-coğrafi ve arkeolojik olarak ayrıntılı bir şekilde tasvir eder ve halkın arasına karışarak onların kültürleriyle ilgili izlenimlerini aktarır. Akka günümüzde Akko’nun minareleri ve surları manzarasını takiple Prokesch’in gemisi Hayfa’ya yanaşır. Hayfa hakkında arkeoloji-mimari merkezli İncil’deki yeri hakkında oldukça geniş bilgiler verir. Prokesch, gittiği yerlerde demografik bilgiler verir. Söz konusu bilgileri nereye dayandırdığı hakkında bir açıklama yapmaz. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç onun elinde önceden şehirlerin demografisiyle ilgili verilerin hazır olduğudur. Hayfa örneğini verirsek mesela burada 3.000 insanın yaşadığını vurgular ve bunların çoğunun “Barbar Türkler” olduğunu belirtir. Neden böyle aşağılayıcı bir ifade kullandığını metinden çıkarmak zordur. Nüfusun onda biri Katolik olabilir diyen Prokesch,  Akka’da bazı Rumlar ve on Yahudi ailesi olduğunu belirtir. Buna ek olarak Rumların bir papası olduğunu belirten Prokesch, Katoliklerin Roma’dan alınan ve fakir öğrencilerini Trablus, Haleb, Basra ve Bağdat’a ve Hindistan’a gönderen Kermil Dağı’ndaki manastırdan detaylı bir şekilde bahseder.

Prokesch, genel olarak Filistin’in coğrafi özelliklerinden bahsederken iki şey öne çıkmaktadır, neredeyse bunu tüm şehirlerde görmek mümkündür. Zeytin ve İncir. Genel olarak Prokesch, oldukça edebi bir dil kullanır. Şehirleri tasvir ederken onun bir diplomattan ziyade bir edebiyatçı olduğu izlenimi uyanır. Özellikle vurgulanması gereken şey Prokesch’in betimlediği her şehri veya bölgeyi öncelikle İncil’de geçen isimleri ile vermesidir. Remle’de azımsanmayacak oranda Türk nüfusu olduğunu belirtir ve şehri bir romancı gibi tasvir eder.

Remle, 800’den fazla Rum ve yaklaşık 2000 Müslüman nüfusa sahiptir. Çok zarif ve zengin bir kasabadır. Toprağı oldukça müreffehtir. Remle, özellikle Doğulu kıyafeti giyer. Evlerin beyaz teraslarına bakan harabeler, kubbeli binalar, minareler, uzun palmiye ağaçlarıyla çevrilidir. Muazzam miktarda çalı ve ağaçlarla dolu bir şehir,  yanda parıldayan resimler, çeşmeler, su havzaları olan mezar ormanları, bütünüyle bulutsuz ama soluk mavi bir gökyüzü kemerli… 

Avusturyalı Diplomat Anton Prokesch von Osten

Prokesch, Remle’de yaptığı araştırmaların ardından büyük bir coşku içerisinde Kudüs’e gelir. Şehre girişini şöyle betimler.

Sabah saat 9’da hacılar kapısından geçtik ve çoğu İspanyollar ve İtalyanlar olmak üzere kırk Fransisken keşiş tarafından hizmet verilen tüm Batılı hacılar için bu büyük hastane görevi de gören Terra Santa manastırında vardık. Yabancılar arasında Mora’nın Fransız birliklerinin iki papazı vardı; bir İrlandalı, birkaç İtalyan ve muhtelif uluslardan insanlar bulduk. 

Prokesch, bu manastırla ilgili oldukça geniş bilgiler verir ve Kudüs’ü anlatmaya devam eder.

Kudüs ve çevresi başka hiçbir şehir veya bölgeye benzemez. Tarihsel açıdan dünyanın en büyük değişimlerinden birinin annesi olan bu noktada, zihnin üstesinden gelen ve onu peyzajın rengiyle süsleyen derin bir ciddiyet olmadan duramazsınız.

Prokesch, Kudüs’ün İncil’deki bahsini açar ve İncil merkezli uzun uzun açıklamalar yapar. Onun burada vurguladığı şey Kudüs’ün Hristiyanlar açısından neden bu kadar önemli olduğudur. Kudüs’ün 8.000 Müslüman, 3.000 Rum, 5.000 Yahudi, 4.000 Ermeni ve 1.000 Katolik ve Maruni olmak üzere 21.000 nüfusa sahip olduğunu bildirir. Mescidi aksa ile ilgili görüşleri şu şekildedir.

Hıristiyanların ve Müslümanların aynı mezarın önünde eğildikleri dindarlık, bu tapınağı dünyanın merkezi yapar. Gece gündüz ziyaret edilir ve asla boş bırakılmaz. Zamanın izleri orada güçsüzdür. 

Prokesch, Hristiyanların mabetlerle ilişkisini şu şekilde betimler;

Hristiyanlığın tüm mezhepleri bu tek merkezi noktada ışınlar gibi birleşirken, nefret ve kıskançlıklarını kendileriyle birlikte bu kutsal yere taşırlar ve orada zincirleriyle birbirlerine vururlar. Biri diğeriyle dalga geçip peşinden koşar ve biraz boşluk veya birkaç lambayı uzaklaştırmaya çalışır. Rahatsız edilmemiş bir sükûnet ve haysiyetle Türkler düzeni korurlar ve her mezhebe diğerlerinin haklarına ve adetlerine saygı göstermesini emrederler. Kutsal geçitlerde rahiplerin önünden yürürler. Halkın kalabalığını şimdi Katoliklere, şimdi Rumlara, şimdi Ermenilere, şimdi de Kıptilere, her mezhep için düzen ve usulüyle açarlar. Türkler olmadan, Hristiyanlar bayramın ilk gününde kavga ederler ve tapınağı bir katil yuvasına dönüştürürlerdi. Gerçek bu işte…Bu durumun bizim için hoş ya da onurlu olmadığını çok iyi biliyorum.

Daha sonra Beytüllahim’e doğru yol alan Prokesch, her zaman yaptığı gibi İncil ve Tevrat merkezli mimarlık ve coğrafya üzerine tarihsel bir anlatı inşa eder ve yine demografik bilgiler verir. Beytüllahim’in mükemmel topraklara sahip olduğunu belirtir. Özellikle badem, incir, zeytinin bolluğu onu adeta büyülemiştir. Prokesch, şehre girişte onları Müslümanların karşıladığını belirtir ve onların Müslüman olduklarını dış görünüşlerinden çıkarır.

İyi silahlanmış cesurca hareket etmeleri ve zengin kıyafetler giymeleri….

Türklerin zenginliğine günlüklerinin birçok yerinde vurgu yapar. Bu vurgulardan Müslümanların Filistin topraklarında oldukça refah bir yaşam sürdükleri çıkarılabilir. 

Beytüllahim’de 1. 000 katolik 1. 000 Rum ve 20 Ermeni ve 40 Türk ailenin varlığına dikkat çeker. Prokesch ve diğer seyyahların anlatıları üzerinden bile Filistin’in adım adım nasıl işgal edildiği anlaşılabilir. Seyyahlar çoğu zaman şehirlerdeki gayrimüslim nüfusu abartarak veririler. Bu şekilde düşünüldüğünde dahi Filistin’in nasıl diğer topluluklardan temizlendiği dikkatlerden kaçmaz. Prokesch, Chateaubriand ve diğer bağnazların Türklerin Kudüs’te Hristiyan kutsallarını yıktıklarını iddialarının gerçeği yansıtmadığını beyan eder. Onun burada Türklere sempatisi açıkça görmek mümkündür. Türklerin aslında Hristiyan kutsallarını yıkmadıklarını bilakis koruduklarını ifade eder: Eğer Türkler, en güçlü oldukları zamanlarda Hristiyan kutsallarını yıkmak isteselerdi onları kim engelleyebilirdi? Ona göre Hristiyanlar arasındaki mezhep kavgaları Hristiyan kutsalları için Avrupa’dan para akışını kesmiştir. Manastırlar için ödenen vergiler de Osmanlı paşa ve valilerinin kolaylık sağladıklarını aktarır. Daha sonra Nasıra, (Nazareth) -modern İsrail’in kuzeyinde yer alan kasaba- hakkında bilgiler verir.

Nasıra’nın şu anda 1.200’ü Hristiyan olmak üzere yaklaşık 5.000 nüfusu vardır. Doğu yamacında inşa edilmiş iyi ve konforlu binalar, önünüzde, Doğuda bazı bahçeler ve tarlalar; güneyde Emek Jisre’el (İbranice ʿEmeq Yizreʿel) ovasına uzanan uzun bir vadi uzanır.

Batı diplomasisinin Doğu’yla kurduğu doğrudan ilişkide diplomat seyyahların oldukça önemli bir rolü vardır. Elde ettiği bilgileri kullandığı ilk yer ise diplomat olarak görev aldığı Avusturya dış politikası olmuştur. Prokesch’in seyahatleri sonrası yaptığı çalışmalar, seyahat yazını ve bilimsel çalışmalar arasındaki geçişkenliklere somut veriler teşkil eder. Farklı meslek gruplarından seyyahların gezileri sonucu 19. Yüzyılda ortaya çıkan seyahat literatürü, bünyesinde kolonyal izler taşımaktadır. Prokesch’in seyahatleri sonrası bilgi üretimi Avusturya’nın Doğu’yla siyasal ilişkilerinin kurumsallaşmasında önemli bir rol oynamıştır.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar