Geçenlerde insaniyet.net’in değerli yazarlarından sayın Erdoğan Muratoğlu, bir gazetenin köşe yazarı sayın Bekir Fuat’ın Hilmi Oflaz’ı konu edinen İkramın ve Vefanın İsmi: Hilmi Oflaz başlıklı yazısını bana göndermek lütfunda bulunmuş. Sayın Muratoğlu’na ve Sayın Fuat’a teşekkürlerimi arz etmeyi borç addediyorum.
Efendim bendenizin de öğrencilik yılları Beyazıt çevresinde geçmişti. Hem Hilmi Abi’ye hem Marmara Kıraathanesi mensuplarına tanıklık etmiştim. Zihnimde kaldığı kadarıyla birkaç kelâm etmeyi bir vefa borcu sayıyorum.
Mehmet Niyazi Özdemir, ilk baskısı 2001’de yayınlanan, Marmara Kıraathanesi’ni ve hassaten Hilmi Oflaz’ı anlattığı Dâhiler ve Deliler adlı biyografik hatırat-roman sayılabilecek eserini Hilmi abiye kayıtlar. İlk yaprakta şu ifade yer alır: Dostluk ve vefâ âbidesi Hilmi Oflaz’ın aziz hatırasına.
Allah’ın nice nevâ-yı münbit kulları vardır. Hilmi abi de onlardan biriydi. Marmara Kıraathanesi’nde, Erenler’de, Türk Ocağı’nda, Yazarlar Birliği’nde, İlesam’da vb. parası pulu olmayan, dertli ve mustarip öğrencilerin dostuydu Hilmi abi. Hiç konuşmasanız da tanışmasanız da halinizden, vücut dilinizden anlar, hal hatır sorar, gereken ne ise anında onu yapardı.
Kendisi çoluk çocuğuyla Çengelköy sırtlarında bir kitaplık ev diyebileceğim, dışı teneke levhalarla kaplı tek katlı bir evde oturur, her öğle sonrasında Beyazıt taraflarına gelirdi. (Bkz. Uyuyan Kitaplıktaki Ev, hikâye, Mavera Dergisi sayı 121, Ocak 1987, s. 53, Ahmet Akçakaya, Hilmi Oflaz hikâyesi. Mustafa Miyasoğlu, Hilmi abinin hikâyesini yaz, adı da Yarınsız Adam olsun demişti. Bu amatör hikâye odur. Ancak Uyuyan Kitaplıktaki Ev başlığını daha uygun görmüştüm o gençlik halimle.) Halk Ekmek’ten ekmek, bildik bir fırından simit, açma vb. ürünler, yine bildik manavdan domates, biber, karpuz; bazen elma, armut; bir mandıra dükkânından tek veya bir iki çeşit peynir, zeytin, sucuk salam; Beyazıt Koska’dan helva, Hilmi abinin parası varsa birkaç çeşit helva, lokum, bazen leblebi vb. alınmış pazar çantasıyla arz-ı endâm ederdi. Zaman zaman da beraber aldığımız olmuştur. Akşama doğru masalar kurulur, çantasında ne varsa yayılır, o anda orada bulunan, çoğunluğu üniversite öğrencisi hazirunca afiyetle yenirdi. Hilmi abinin bunları nasıl aldığı bilinmezlik olarak kalırdı.
Necip Fazıl’ın âzat kabul etmez kölesi olarak tanımlardı kendisini. Necip Fazıl için de hem deli hem dâhi ifadesini ondan duymuş idim. Hilmi abinin kabri de Eyüp Sultan Mezarlığı sırtlarında Necip Fazıl’ın kabriyle yan yanadır.
Hilmi abiyi ilk defa tanıyanlar deli mi, dâhi mi, meczup mu, derviş mi, âlim mi, filozof mu olduğuna karar vermekte epeyi güçlük çekmişlerdir. Son derece de yıpranmış elbiseleri vardı…
Beyazıt Meydanı karşısında bir öğle vakti Hilmi abiyle karşılaştım. “Gel!” dedi. “Nereye?” dedim. “Soru sormak yok!” dedi. Yürüdük, caddenin karşısına geçtik. Büyük ve gösterişli bir binaya girdik. Kapısında “Şampiyon Daktilo ve Sekreterlik Kursları” yazan bir bina. Sonradan meydandan bu binaya baktığımda en üstünde gösterişli ve büyük yazılardan bir ışıklı tabela olduğunu görmüştüm. Merdivenlerden üçüncü kata çıktık. Güçlü bir tonla “Bu delikanlıyı kursa kaydedeceksiniz.” dedi sekretere. Bunlar nasıl ödeme yapacaklar ki, diye düşünmüş olmalı ki sekreter, bizi müdüre gönderdi. Hilmi abi nereden buldu ise bulmuş, elinde de 100 mark (belki 500, hatırlayamadım) tutuyordu. Müdür kimlik vs. belgelerle kaydımı yaptı. Kursun işleyişini anlattı bize, çay ısmarladı. Hilmi abiyi de bir türlü çözemedi. İş garantili bir kursmuş ve ilk üç ay daktilo yazma eğitimi, son bir ay da sekreterlik eğitimi…
Ben bu kursa üç ay devam ettim haftada bir veya iki gün, birkaç saat. Dördüncü ay yazım kurallarını içeren sekterlik eğitimi verildiği için kursa devamı gerekli bulmadım. Zira aklımca ben sekreterlik yapmayacaktım ve sekreterlik bayan işiydi. Sıfırdan başlayarak ritimli yazma eğitimleri ile on parmak ve hızlı daktilo yazabilir hale geldim Hilmi abinin sayesinde. Kırk yıl düşünsem daktilo yazabilmeyi öğrenmek aklıma gelmezdi. Sonradan Anadolu’ya memur olarak gittiğimde çevremdekiler nasıl olup da şaryoya (klavyeye) bakmadan yazabildiğimi bir türlü anlayamadılar. F klavye (Türk klavyesi) öğretmişlerdi kursta. Yani harf diziliminde en üst sıradaki harflerin F ile başlaması. O yıllarda belki ticaret liselerinin ilgili bölümlerinde de daktilo eğitimleri vardı, bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla memurlar iki parmak yazıyorlardı ve bu da çok zaman alıcıydı. Uzun resmî yazıların yazımında yardımcı olmam şartıyla çalıştığım kurumun müdürü depoda âtıl duran gıcır gıcır küçük bir daktiloyu da kullanmam için emanet vermişti. Hangi yıllar, 80’li yılların ortaları…
Hilmi abi birkaç kez evine davet etmişti beni. Çay içiyorduk, gerekirse daktilo yazıyorduk. Dört duvarın rafları yetmeyince, odaların taban ve tavanları da kitap rafı görevini görür hale getirilmişti. Her oda, mutfak dâhil, kitaplardan bir küp… Hatta Hilmi abinin yastığı da kitaplardı desem hiç mübalağa etmiş olmam. Elini uzatınca alınabilecek birkaç kitabın içine şöyle bir baktığımda okunup çizilmiş, notlar yazılmış olduğunu görürdüm. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın 12 ciltlik “Büyük Osmanlı Tarihi” eserini ezberlemişti adeta. O yıllarda yayınlanmış medeniyetimize dair eserleri okumuş, yazarlarıyla müzakereler yapmış olduğunu söyleyebilirim. Hilmi abinin elinde Necip Fazıl’ın çeşitli vesilelerle yazılmış karalama notları -mesela pidecide pide beklerken- vardı. Asıl onları görmek istiyordum ama sadece birkaçını görebilmiştim.
Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamit Han adlı eserini yazarken Hilmi abiden kaynak ve belge istemiş. Hilmi abi de bir skoda (kamyonet) kitap göndermiş Necip Fazıl’a. Geri aldın mı sonra o kitapları diye soranlara Necip Fazıl meşrepçe cevap: “Verdiğimizi almaz, aldığımızı vermeyiz!”
Bir vakit de gazetelerin olduğu bir mekânda karşılaştık Hilmi abiyle. Ben gazetelere bakmaya dalınca şöyle dedi: “Yahu ne yapıyorsun? Bu memlekette üç şey olur. Bir: Tabiî âfet, iki: İhtilâl, üç: Harp. Üçünde de duyarsın! Gerisi vakây-ı âdiyedir…”
Hızla geçmekteyiz dünyadan. Bilinen ve bilinmeyen hâl ehline, dua edenlere, dua alanlara, Allah’ın kullarına sadece Allah cc için destek olanlara, kadir kıymet bilenlere, dost olanlara, sancı duyanlara selâm olsun…
Hilmi abiye rahmet dileyerek Hafız Ahmet Soyyiğit’in ilâhisi ile bitirmek istiyorum:
Kimi Dosta Varır
Kimi dosta varır
Dosta bend olur
Kimi nefse uyar
Kahrolur gider
Kimi tevbe eder
Esfiya olur
Kimi inad eder
Eşkiya gider
Kimi gülistanda
Gonca gül olur
Kimi gonca güle
Har olur gider
Kimi Hakk’a bakar
Feyzi-yab olur
Kimi yüz çevirir
Taş olur gider
Kimi Hay’dan alır
Ehl-i hâl olur
Kimi hayaldedir
Kal eder gider
Kimi Hakk âşıktır
Hem maşuk odur
Kimi Hakk değildir
Zay olur gider
Kimi AHMED seni
Uzaktan tanır
Kimi yaklaşır da
Kör olur gider…
