1. Anasayfa
  2. Şahsiyet

Huzursuz Bir Adam: Cemil Meriç

Huzursuz Bir Adam: Cemil Meriç
0

Merhum Cemil Meriç her aklıma geldiğinde Malcolm X’in hayatını özetlemek için kullanılan “onun hayatı bir maratondu koşarken öldü’’ ibaresi kafamda canlanır. Çünkü ancak onu doğru anlatan cümlenin bu olduğuna inanırım. Hızlı yaşayıp ömrünün söyleyeceği “şeylere’’ yetinemeyeceği korkusu ile edebiyat, sanat, sosyoloji, felsefe ve kültürü ilgilendiren her konuda söz söyleyen bir adam. Bir kitap kurdu. Ama huzursuz.

İmparatorluğun dağılma aşamasında Balkanlardan gelip Hatay’a yerleşen göçmen bir ailenin çocuğu. Dört yaşına kadar annesinin sütü ile ondan sonra kitaplar ile doygunluğa ulaşan, Hatay’ın renkliliğinin içinde kimi zaman farklılığın hazzını yaşayan kimi zaman dışlanan bir göçmen çocuk. Fransız işgali altında bir Hatay şehri. İyi bir Fransızca eğitim. Arap alfabesi ve Osmanlıca.

Farklı bir kültürün içerisinde yetişince aşırı düzeyde bir Türk Milliyetçiliğine sarılan Meriç, belki de sokakta yaşayan insan tavırlarından zamanla dinle arasına mesafe koyuyor. Bu arada Burcher’in Madde ve Kuvvetini okuyarak materyalizme doğru yelken açıyor. Rıza Tevfik okumaları bu yeni akışını daha da perçinliyor. Derin sosyalizm okumalarının ardında “Buchner’in madde ve kuvveti insanı insanlığından uzaklaştırıyor ve onu bir yere bağlamıyor. İnsandaki heyecan ve kaynaklarını kurutuyor” diyordu.

Meriç, Hatay’ın anavatana katılmasından sonra İstanbul’a yerleşir. Bu sefer taşralılık muamelesi ile karşılaşır. Kısa bir Elazığ’a öğretmenlik macerasından sonra yeniden İstanbul’a yerleşir ve kitabı hayatının eksenine alır.

Kitapların arasında batının büyülü dünyasını ararken kendini Himalayalar’da bulur. Hint’in mistisizmini ve edebiyatını keşfeder. Hayatın sadece batı olmadığını yüksek sesle haykırır. Mukaddimenin sayfalarının arasında “Umran”ı keşfeder. Zira zorla dile yerleştirilen uygarlık kelimesinin “Umran”ı karşılamayacağını söyler. Zira umran, bir kavmin yaptıklarının ve yaratıklarının tümü idi. Bedaviyat bunun ilk merhalesi ve hadariyetin çeşitli merhaleleri vardı. Uygarlığın temeddümü şehir medeniyetinin karşılığı idi. Oysa umran hem medeniliği hem bedeviliği kapsar.

Meriç’in en büyük savaşı “Müstağrip’’ olan aydınla idi. Bu ülkenin Tanzimat’tan beri su almaya başlayan bir gemi olduğunu söylüyor. Bununla beraber aydının batının düşünce formlarının gerçek ve tek düşünce formuymuş gibi aldığını ve kendi doğrularını aşındırdığını belirtiyordu.

Avrupa’nın maddi fetihlerinin, çöküş dönemi ulemasını afallattığını ve ulemanın susup sahneden çekildiğini belirtir. Bu sahneden çekilmenin yerine “müstağripler’’ gelir. Bu müstağrip “hilkat garibesi” ve büsbütün maziden kopuktur. Ne doğulu olabilmiştir ne batılı. Oysa ne olursa olsun aydın tarihine, toplumuna angaje olmalıdır.

Cumhuriyet öncesi aydınının, cumhuriyet aydınından daha farklı olduğunu belirtiyor. En kötü ihtimalle cumhuriyet öncesi aydın, batı dillerine hâkim olmakla beraber doğu dillerine de hâkimdi.

Bu müstağripler için İslamiyet bir abesler yığınıydı. Laik ve Pozitivist eğitimle sözde batılılaşıyorduk. Kısa sürede materyalime atıfta bulunan çoğu yazarın eserleri Türkçeye çevrildi. Gençlerimiz bunun uğrunda düğüne gider gibi ölüme gittiler. Hiçbir düşüncenin bir ülkeden diğer ülkeye olduğu gibi aktarılamayacağını, insanın düşünce için değil; düşüncenin insan için olduğunu, batan bir ülkeyi kurtaracak sihirli bir izm’in olamayacağını ve kapitalizm için de sosyalizm için de doğunun sadece bir sömürü alanı olduğunu fark edemediler.

Aydın ile ilgili kanaatlerini eserlerinde somut kişiliklere indirmekten çekinmez, eserlerinde bu aydınlar hakkında kanaatlerini aleni bir şekilde dile getirir.

Ona göre Muallim Naci ile Recaizade’nin kanlı bıçaklı ihtilafı bir gurur meselesi idi.

Fikret ile Akif için ise “Fikret’in fildişi kulesinde mahpus yüzde yüz ferdiyetçi bir sağcı olduğunu; Akif’in ise damarlarında tarihin nabzı atan bir halk çocuğu, batıdaki anlamı ile bir solcu olduğunu belirtir. Kadere bakın ki Fikret solun, Akif sağın bayrağı yapılmış.”

Türkiye Aydınının portresini Ahmet Hamdi Tanpınar örneğinde gösterir. Zira ona göre Tanpınar, bir “Tereddüdün adamı”dır. Beş Şehir adlı çalışması ile güya cumhuriyetin köy projesine eleştiride bulunmaya çalışırken 1960 ihtilali sonrası Menderes hakkında yazdığı bir yazıda Menderes’e ağzı köpüklü demekten imtina etmez. Hem de ihtilalden bir hafta sonra olur bu olay. Daha sonraları Tanpınar’ın sistemin hâkim partisinden mebus olmak için yalvardığını belirtir. Onun için Meriç, Tanpınar’ı sönmek ile yanmak arasında tereddüde düşen bir ışık olarak görür.

Aydının bu halini anlatırken Eflatun’un meşhur kitabı “Devlet”teki mağara faslına atıfta bulunur. Anlatıda sırtlarını dışarı çevirmiş yüzleri duvara dönük ve dışarının ışıklarının vurması ile gölgeleri duvara yansıyan sahtelikler dünyasından bahseder. Mağaradakiler bu sahtelikler dünyasını hayatın aslı olarak görür. Ta ki biri bir gün mağaradan kaçıp dışarıdaki dünya ile temas edip cisimlerin aslını görene kadar. Aydın, ancak bu kaçış sonrası gerçek aydın durumuna ulaşır.

Hamza Çelenk: Eğitimci yazar, Adıyaman doğumlu. Lisans ve yüksek lisansını sosyoloji alanında yaptı. Yolcu, Yedi İklim başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde hikâye, şiir, deneme ve makaleleri yayımlandı. Çığlık, Mim, Pirin dergilerinin yayın kurulunda bulundu. Dervişe Sitem, Bana Yarından Bahset, Kutanli Gülistan adlı kitapları Beyan Yayınlarından çıktı. Eğitim yöneticiliği yapan Hamza Çelenk, evli ve dört çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir