Konfor alanımdan çıkayım dedim. Pek de iyi etmemişim.
Sıkıcı bulduğum şehrimden uzaklaştıkça açılan mesafe beni yutmaya başlamıştı. Yanından hızla geçip gittiğimiz tanıdık ağaçlar bile içimde bir sızı bırakıyordu.
Köy yerindeki şehirli ıstırabını, “acayip bir yabani ot” gibi hissettiğimi asla unutmayacaktım. Hızla akan konuşmalar içinde tek tük tanıdık sözcüklerden bir anlam örmeye çalışırken bana birden soru sorulması, bu sesteki o yadırgayan ton… Ne üzücüdür. Her şeyden emin olan ve tek bir acabası bile olmayan insanlar, kıskandıran bir serilikle aralarında anlaşırken dönüp sana kinayeli bir şey söylerler ve sen hemen karşılık veremediğin için odadaki üstü örtülü soba gibi bir şey olmuşsundur.
Dönüş yolu, her zamanki kanepenin açısı ve kanepeye kıvrıldığımızda üstümüze attığımız yumuşak örtünün şefkatli bekleyişini hissederek geçer. Köşelerinin iyi davrandığı evim, tanıdık loş koridor. Gözüm kapalı bulabilirim kumandayı, çayı, pencereyi.
Kitaplarda akan âlemler yine kitaplarda kalmalı belki. Alnımdan süzülen terler, tarlada çalışan mevsimlik işçinin teri gibi değil çünkü. Niye ter döküyorsun kardeşim demezler mi? Ne işin var evinden uzakta? Egzotik âlemler de dallarındaki mayhoş meyveleri sosyal medyada olduğu gibi altın ışıklarla uzatmazlar sana. Orada döktüğün ter de hiç romantik değildir.
Vapurları ve minareleriyle özlenen o şehir, martılar acıyla çığlık atıyormuş gibi geldiğinde sizi iyice bunaltabilir. Bazen geniş ovalar sizi boğar, yüce dağlar aşılamayan engellere dönüşür.
Tebdil-i mekânda ferahlık denilen şeyi ararken belamı da bulabilirim. “Gitmek lazım buralardan.” önermesine hemen kapılmamak gerek. Gittiğimiz yer bizi yadırgayabilir çünkü.
Bugün burada sakince bir şeyler yazmakla yetiniyor olsam da kalbimdeki macera arayışının kabaran bir süt gibi köpüğü yükselerek taştığı zamanlar var. Uzaklar… Bilinmedik yerler… Keşfedilmemiş kumsallar… Yola çıkmak… Gitmek…
Belli olmaz. Bugün buradayız ama yarın tozlu bir yol kenarında olabiliriz. Çorak tepelerdeyken bir nehir bizi aniden karşılayabilir. Bilge bir kişi kalbimizde yepyeni kapılar açabilir, tüm taşlar yerine oturabilir.
Varlığım bir ışık gibi zamanın duvarlarında gezinirken Nasreddin Hoca’nın bulduğu o gizemli notayı bulmuş gibi “yerimi bulmak” isterdim. Varlığımın anlamının da gerçekleştiği yeri… Ne taşrada ne büyük şehirde bu yer. Bilmiyorum. Bu yer hiç gidilmemiş o yerde. Belki atalarımın kopup geldiği Balkanlar’da bir nehir kenarında. Belki her gün değişen denizin coşkulu dalgalarının dövdüğü sahildeki evin bahçesinde. Belki savaşın geri cephesinde malzeme taşıdığım bir yolda. Belki de belirsiz olması güzel. Gidersem orası da gidilmemiş yer olmaktan çıkacak. Çiğ aydınlığıyla bir konfor alanına dönüşecek. Sonra yine ufuklara dikeceğim gözümü.
Köyü olanlar beni anlamaz. Anası, babası yaşayan; yazlığı, bahçesi olan beni hiç anlamaz. Onların çok sayıda konfor alanı vardır çünkü. Sıkıldıkça onların arasında gezer dururlar.
