Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Mehmet Akif İnan Şiirinin İmkânları

Mehmet Akif İnan, muhteva itibariyle gelenekten yararlanmakla kalmamış, şekil itibariyle de Divan ve Halk şiirinin şekil unsurlarından yararlanmıştır. Şiirde İkinci Yeni Akımı’nın etkisinin hâkim olduğu, serbest şiirin moda olduğu bir dönemde hâkim atmosferin etkisi altına girmemiştir. Şiirlerine Kaside, Müstezad, Terkîb-i Bend gibi Divan şiirine mahsus nazım şekillerini ad olarak veren Mehmet Akif İnan, şiirlerinin pek çoğunu beyitler halinde yazmıştır. Mehmet Akif İnan’ın şiirlerinin hemen tamamı 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. 

EKLENDİ

:

Mehmet Akif İnan, Türk şiirinin yön aradığı ve bir uçtan diğer uca savrulduğu 1960’lı yıllarda, nev’i şahsına münhasır bir şiir mecrası arayışı içerisinde olmuş, çeşitli denemelerin ardından zeminini kendi kültürel beslenmesinden kurduğu, şekil ve içerik bakımından orijinal bir şiir meydana getirmiştir.

Mehmet Akif İnan, gerek şekil gerekse içerik açısından başkalarına benzemeyen bir şiir kurma arayışı içerisinde olduğunu kendi şiirinin poetikasına ilişkin yazılarında ifade etmiştir. Mehmet Akif İnan, kendi şiirini arama sürecini ve şiirde ulaştığı kararı şöyle ifade etmektedir:

“Şiirde ben; 1970’lerden bu yana kimselere benzememe yolunu seçtim. (…) 1970’lere kadarki şiir mecram, her ne kadar daha sonraki şiirde bulmuş olduğum noktalara aykırı düşmeyen unsurlar taşımış oluyorsa da farklı bir anlatıma sahiptir. Benim hakkımda fikir beyanında bulunan arkadaşların, eleş­tiricilerin çoğu benim gizlemeye çalıştığım 1970’ten önceki şiirlerimi de görmezden geldiler. Fakat 1970’lerden sonra bazı kararlara vardım. Karar aslında yine dünya görüşümün şiirini oluşturmaktı. Ama dünya görüşümün şiirini oluştururken, bir form aradım. Ve bu formu ben İslâm topluluklarının geliştirdiği şiir yapısında, geleneğinde gördüm. Bunun uzantısı da bizde ne Divan Edebiyatı’nın tekrarı ne de onun tecdidi olmalıydı. (…) Ama eski sanatımızın estetik telak­kilerine muvafık düşen ama şiirimde onlara bazı yeni eklemeler getirmek istedim.”[1]

Mehmet Akif İnan, kendi şiirini kurarken yararlandığı Divan Edebiyatı formlarını taklitçi bir anlayışla işlenmemiş bir biçimde ortaya koyma uğraşısı içerisinde olmamış, o kültürün hazmedildikten sonra kendi hamurkârlığında yeniden yoğrularak ürüne dönüştürme şeklinde bir yol izlemiştir. Divan Edebiyatının neşet ettiği özle, Mehmet Akif İnan’ın şiirini devşirdiği öz aynıdır. Mehmet Akif İnan, taklitçiliğe düşmeme hususundaki hassasiyetini ve öze ilişkin aidiyetini şöyle dile getirir:

“Zannediyorum bir ölçüde Divan Edebiyatı belirir karşılarında. Belki bir Divan şiirinin dünyasını görür gibi olurlar. Kendilerine o edebiyatı hatırlatır daha çok. (…) Fakat onları suret-i ka­tiyede yenileme veya onları değişik bir biçimde tekrar gündeme getirme şeklinde bir çaba göstermedim ben.

(…) İslâm’ın bütün hassasiyetini, dünya görüşünü bin yıl içeri­sinde oluşturmuş olduğu estetik kanunları kullanmaya ama onu içimin süzgecinden geçirerek ona yeni bazı unsurlar eklemeye gayret göstererek kurmaya çalıştım.

Edebiyatımızda 1970’lerde, eski edebiyatımızdan yararlanmak, Divan şiirinden çağdaş anlamda yeniden istifade etmek gibi kavgaların ortaya çıktığı zaman benim içimde oluşan ve çok kaba hatlarıyla an­latmaya çalıştığım biçimde kanunlara bağlanan bir şiir anlayı­şı, beyit düzeni. Ama bu beyit düzeni içerisinde her biri kendi müstakil bir hane belirtiyor. Fakat bunlar arasında bir omurga yok değil. Şöyle anlaşılmalı: Hani âdeta her birini –farzımuhal– bir kaynak olarak addedecek olursak, bunların hepsi aynı yeral­tı nehrine bağlı kaynaklardır. Her beyit bu yeraltı nehri benim dünya görüşümdür. Yani İslâm’dır.”[2]

Mehmet Akif İnan, 1969 yılına kadar sürdürdüğü arayışlarını Edebiyat dergisinin de yayın hayatına başladığı bu yılda sona erdirmiş, Edebiyat dergisindeki yazılarında çerçevesini dile getirdiği şiir anlayışına uygun olarak ortaya koyduğu şiirlerini benimsemiş, 1969’dan önceki şiirlerini ise reddetmiştir. Bir söyleşisinde bu hususu şöyle açıklamaktadır: “(…) Sayısı 50’yi bulan o yıllara ait şiirlerimin hepsini ki­tabımın dışında bıraktım. Çünkü o şiirlerle edebiyat dünyasında belirmek istemedim. Hicret adlı şiir kitabımdaki şiirlerimin hep­si, benim 1969’dan sonra yazdıklarımdır. Yani Edebiyat dergisini kurduğumuzdan sonra yazdığım şiirlere önem verdim. Yeni ve özel bir anlayışın ürünüydü bunlar.”[3] 

Mehmet Akif İnan, İslam kültürünün hâkim olduğu bir çevrede, İslam’ın yaşandığı bir ailede yetişmiştir. Bu kültürün edebiyattaki yansımasını özümseyecek bir alt yapıya sahiptir. İslam kültür ve medeniyetinin edebiyatta meydana getirdiği birikimi güçlü bir zemin kabul ederek, kendi özgün yorum gücüyle farklı bir ürüne dönüştürmüştür.

Mehmet Akif İnan, 1960’lı yıllardaki gelenekten yararlanma modası çerçevesinde Divan şiirinden yararlanma şeklinde kendisini gösteren akımı eleştirir. Divan, gazel gibi isimlendirmelerle ortaya konulan ürünlerin sun’i olduğunu, içerikten yoksun kaba bir taklitten ibaret olduğunu söyler. Gelenekten yararlanma hususunda kendi farkını ortaya koyar:

“[O] dönemlerde Divan şiirinden yararlanma gündemdeydi. Birçok sanatçının bu anlayışa uygun şiirler yazdığını görüyorduk. Behçet Necatigil, Encam adlı şiir ki­tabını yayınladı. Turgut Uyar Divançe, Attilâ İlhan gazeller adlı Divan şiirinin özünden, şeklinden manasından modern kılıklı şiirler yazıldı bir hayli. O dönemlerde ben bu tür şiirlere karşı fikirler geliştirdim. Bunların Divan şiiriyle ilgili organik bir bağ içinde olmadığını söyledim. Çünkü bu sanatçılar Divan dünya­sının ruhuyla bağlantılı insanlar değillerdi. Divan şiiri temelde İslâm uygarlığına dayanır. İslâm uygarlığının içinde kendisini saymayan bir sınıf sanatçının Divan şiirinden yararlanışı olsa olsa bir özenti olurdu. O şiirlerde ben bu özentiyi gördüm. Di­van şiirinden çağdaş anlamda nasıl yararlanılması lazım geldiği­ne dair yazmış olduğum düz yazılara uygun biçimde şiirler üret­tim. İşte benim Hicret’te yer alan şiirlerim bu şiirlerimdir. Tenha Sözler’deki şiirlerim de aynı anlayışın uzantılarıdır. Değişim, belki bir parça gelişime uğramış uzantılarıdır.”[4]     

Mehmet Akif İnan’ın şiirini değerlendiren Ahmet Kabaklı, İnan’ın, içerik, şekil, mazmunlar, mecazlar çerçevesinde gelenekten beslenen bir şiir ortaya koyduğunu belirtmektedir:

“Divan Edebiyatı’na hayran olan ve bu şiirin bütünüyle ‘İslamî timsal ve mecazlardan, İslamî düşünce inanç ve iman unsurlarından oluştuğunu ısrarla belirten Akif İnan, özellikle bu düşüncesine uygun şiirler yazarak ‘Yeni İslamî Akım’ ile Divan Edebiyatımız arasında bağlar kurmaya çalışmıştır.

Kendisi, Divan Edebiyatı’na Halk Edebiyatı’nın şekil ve muhtevasını da katarak beyit birimlerine dayalı şiirler yazmıştır. Vezinli hissini veren fakat kafiyelere önem vermeyen bu şiirlerde geleneğe dayalı bol kelimeli güzel bir dil vardır. Aşkın, düşüncenin serbest ufuklarında gezinmekle beraber, bütün kuşaktaşları gibi İnan da İslamiyete, Kur’an’a, Peygamber’e, Asr-ı Saadet’e işaret eden tema ve mecazlara yer vermektedir.”[5]

Mehmet Akif İnan, muhteva itibariyle gelenekten yararlanmakla kalmamış, şekil itibariyle de Divan ve Halk şiirinin şekil unsurlarından yararlanmıştır. Şiirde İkinci Yeni Akımı’nın etkisinin hâkim olduğu, serbest şiirin moda olduğu bir dönemde hâkim atmosferin etkisi altına girmemiştir. Şiirlerine Kaside, Müstezad, Terkîb-i Bend gibi Divan şiirine mahsus nazım şekillerini ad olarak veren Mehmet Akif İnan, şiirlerinin pek çoğunu beyitler halinde yazmıştır. Mehmet Akif İnan’ın şiirlerinin hemen tamamı 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Mehmet Akif İnan’ın şiirlerinin yapısına ve biçim özelliklerine ilişkin Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç şu değerlendirmelerde bulunmaktadır:

“Akif İnan, şiirlerini iki kitapta toplamıştır: Hicret (22 şiir), Tenha Sözler (33 şiir). Her iki kitaptaki şiirler hece ölçüsüyle yazılmıştır, üstelik bir iki örnek hariç, bütün şiirler 11 hecelidir. Bu son derece dikkat çekicidir. Akif İnan’ın kitap­laşmış şiirlerinde 11 hecenin hâkimiyeti barizdir. Kendisi, bir söyleşide aruz vezninde denemeler yaptığını da belirtir ama daha önce belirttiğim gibi bu denemeler şiir kitaplarına girmemiş olmalıdır. Gerçi bu 11 heceli şiirlerin bir kısmı, epeyce tasarruf ile imale ve zihaf gibi şair seçenekleri devreye sokularak Mevlana’nın Mesnevi’sinin vezni olan ‘fâilâtün fâilâtün fâilün’ kalıbına da uyar­lanabilir gibi görünüyor.   

(…) Şiirlerde (büyük çoğunlukta) birim beyittir. Her şiirde ortalama 7-8 beyit bulunmaktadır. Bazı şiirler daha uzuncadır. Dört beş beyitten oluşan şiirler de vardır. Ayrıca daha uzun şiirler de vardır ki bazıları Romen rakamıyla ayrı­lan birkaç bölüm halinde düzenlenmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Akif İnan’ın şiirlerinin klasik gazel veya kaside kalıbına benzer olduğunu söyleye­biliriz.

Zaten bazı şiirlerinin başlığında kaside veya gazel ibaresi yer almaktadır. Meselâ ‘Kaside’ başlıklı 24 beyitlik bir şiiri vardır. Klasik kasidelerin uzunlu­ğuna benzemesi ve adı nedeniyle bu şiirin kaside olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hicret’te başlığında ‘gazel’ kelimesi geçen 4 şiir, Tenha Sözler’de ise 1 şiir yer almaktadır. Dolayısıyla Akif İnan’ın bazı şiirlerini gazel olarak düşündüğü­nü söyleyebiliriz. Birçok şiir, beyit sayıları bakımından kasideden ziyade gazel olarak nitelenmeye daha uygundur. Ayrıca şiirlerdeki baskın lirizm de gazel nitelemesine uygun düşmektedir.”[6]

Mehmet Akif İnan’ın 11’li hece ölçüsünün dışında ölçülendirilmiş, beyit esasının dışında dörtlük ve üçlüklerle kurulmuş az sayıda şiiri de bulunmaktadır. Mehmet Akif İnan, şiirlerinde kafiye kaygısı gütmemiş, nadiren de olsa bazı mısraların bir hece fazla çıkmasını da dert etmemiştir. Mehmet Akif İnan’ın kalıplara tam anlamıyla uyma hususunda ısrarcı olmadığı görülmektedir.

[1] Mehmet Akif İnan, Edebiyat, Kültür ve Sanata Dair, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 236-237

[2] Mehmet Akif İnan, Edebiyat, Kültür ve Sanata Dair, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 237-243

[3] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 147

[4] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 85-86

[5] Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 1991, C. 4, s. 638

[6] Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç, “Akif İnan’ın Şiirinde Biçim ve Dil”, Doğumunun 75. Vefatının 15. Yılında Mehmet Akif İnan Sempozyumu, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 216-217

 

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar