İnsanların toplum içinde ayrıldığı nice gruplardan biridir; soğuk, duygusuz, kuralcı ve çoğu zaman da acımasız olan tipler. Kendilerince kaideleri vardır hayatlarının ve bu kaidelerin çizdiği hudutların dışına çıkmak gereksizdir, saçmadır, boşa harcanan vakittir. Bu tipler için hayat denilen makine asla gevşek bırakılmaması gereken muazzam zincirlerden oluşmuştur, tüm gayeleri de bu zincirlerin sıkılığını korumaktır. Gerekirse nice hayatlar bunun için harcanabilmelidir de.
Kalabalıkların sadık yalnızlarıdır aynı zamanda bu tipler. Yalnızlığı bile isteye seçmişlerdir, kendilerini ifade edebildikleri tek yol da budur. Hayat yalnız yürünülmesi gereken bir mefhum, amaç, gayedir. Çünkü eğer başkası varsa hata vardır, başkası demek ‘hata olacaktır’ demektir. Başkası şimdiye kadarki muazzez nizamı bozabilecek en tehlikeli sabık maddedir.
İşte tam da bundan dolayıdır başkalarına karşı besledikleri hissizlik. Başkası demek, kendine has nice gayretlerle hazırlanmış domino taşlarından yapılı yaşamı saçmaca bir hareketle yeksan edebilecek tek potansiyeldir. Başkası suçtur ve bu başkası kendi yaşamından tecrit edilmelidir.
Bu olası, batası tiplerden herhangi birini bir şekilde ikna edip konuşturabilseniz böyle olmasını gerekli kılan ve ona göre vücut bulmuş bir olayı hemencecik yapıştırıverirler bilmediğimiz yalnızlıktan küflenmiş griden hayatlarına.
Hayatlarına kimse girmemelidir, kimseyle iyi olunmamalıdır, kimseye merhamet edilmemelidir.
Mesela bir çocuğun başı okşanmamalıdır onlar için. Çocuklar bu dünyanın en korkulası varlıklarıdır çünkü. Çünkü o çocuklar ki hayatı en düz hâlleriyle tanır ve öylece yaşarlar. O hayat ki renkler vardır orada, yanılmalar da. O hayatın en olası mümkünlerinden biridir düşüp yara bere içinde kalmak ve pasa kire bulanmak.
Çocuklar bu hayatı dibine kadar yaşar. Sonunu düşünmeden koşmak, çamurda zıplamak, çimlerin yeşiline boyamak pantolonun dizlerini, pamuk şekeriyle yapış yapış olup pembeleşmek ağız kenarlarından.
Oyunlarını yetişkin hırsından arındırıp sadece mutlu olmak için şekillendirirler mesela. Oyunu bırakıp gidecek şey ya aç kalmanın verdiği sıkıntı ya da akşam ezanıdır.
Hastalanmak bile düzdür çocuklar için, hastalık onu alıkoymaktadır sokaktan ve o çok sevdiği salçalı ekmekten. Hastaneden, doktordan, hemşireden ayaklarını sürüye sürüye geri çeken şey sadece iğnenin vereceği acıdır. Vallahi sadece o acıdır.
Çocuklar bu hayatın en düz, en hesapsız insanlarıdır. İşte bu hesapsızlık bu tipler için en olmazlar içerisindeki en olmazdır.
Bu tipler kedileri de sevmezler mesela. Ufacık bir tırmıkla kuduz oldum sanıp hastane hastane dolaşırlar. Onlar için köpek havlaması ısırığın, kuş cıvıldaması kirlenmiş bir paltonun habercisidir.
Merhamet duymazlar susuz kalmışa, susamışa. Merhamet onlar için ne de acımasız bir sözcüktür. Öyle ya ne yanlışa tahammül edilir ne de kendisinden âcize.
Bilselerdi keşke.
Bir bayram sabahının en temiz bekleyenidir merhamet, mezarlık köşelerinde duyulan pişmanlıkların en içtenidir ve gözyaşlarının en görülesidir artık ferini yitirmiş gözlerden buruşmuş yüz hatlarının kıvrım kıvrım köşelerine doğru süzülen. En kibirli bileğe uzatılan küçücük bir el, soğumuş yüreklere gönderilen sıcacık bir dua ve selamdır mesela, selamdan senelerdir uzak kalmışlara.
Merhamet gürleyip çağlamaz, çağların ötesine sessizce biriktirerek taşır gözyaşlarından toparlanan alüvyal zenginliğini. Hem onun çok kıyısı da yoktur, gece her birimize çöker, şafağı kim muştularsa merhamet orada dinlenir.
Küçük bir kızdan öğrendim böyle olduğunu.
O dokunulmaz, sevimsiz hayatımın bilmem kaçıncı senesinde beynimin içi gibi siyah bir paltoyu sırtlanmış, güneşin de yağmur artığı bir günün ardından parıldadığı bir vakitte, üzerinde tek çizik olmayan siyah mı siyah kunduralarımla yürümekteydim. Evimin olduğu sokaktan geniş caddeye açılan köşeyi döner dönmez bir kız çocuğu çıktı karşıma. Eski püskü kırmızı bir pelerin, biri pembe diğeri krem rengi babetler, kirden saçaklanmış saçlar, kocaman kahverengi gözler, soğuktan pembeleşmiş yanaklar. Öylece çıktı karşıma. Birden çıktı. Elinde küçük bir ısırık aldığı simit vardı. Uzattı bana. Herkes silindi etraftan, bir ben kaldım sokakta bir de kız çocuğu. O bana simidini uzattı, belki de korkmuştu ne bileyim, ben öylece kaldım bir süre. Sonra elimin tersiyle ittim kenara. Elim taştan bir ele dönüştü, kalbim taşlaştı, beynim ondan daha taş düşündü: “Yok canım daha neler. Ben ki falanca gökdelenin falanca katında falanca şirketinin falanca işleri müdürü olan ben. Bu çocuktan mı –elleri de ne kadar pis- bu çocuk mu bana bir şey verecek?”
Düştü çocuk ıslak kaldırımlara.
“merhametsiz adam!”
“ne istedin şuncacık çocuktan?”
serzenişlerinin arasında kaldım öylece.
Çocuk doğruldu düştüğü yerden yine geçti karşıma. Çocuk, çocuk gözleriyle bana bakıyor, elindeki ısırılmış ve artık biraz da kirlenmiş simidini bana uzatıyordu. Yerden bir mıknatısın manyetik çekimi ayaklarımı tuttu, kurşundan bir yük kollarıma bindi. Yalnızca parmaklarımın arasında bir sıcaklık, kirlenmiş bir elin sıcaklığı. Avucumu açtı, bir ucundan ısırılmış simidi parmaklarıma tutuşturdu, çocuk gözleriyle yüzüme güldü, bir iki sıçradı önümde, yolun karşısına geçip kayboldu.
Kollarımın kurşundan yükü kollarımı bıraktı önce, dizlerimin bağı sonradan çözüldü. Çöktüm dizlerimin üstüne, avuçlarımdaki bir ucundan ısırılmış simidin diğer ucundan da ben ısırdım. Hayatımda ilk kez yediğim bir şeyin tadını aldım. Yanı başımdaki duvarın dibine çöktüm. Her bir zerresini tadarak yedim ıslanmış, kirlenmiş bir ucundan da ısırılmış simidi. O gün gitmedim işe. Yağmur da yağdı, ne de güzel oldu. Saatlerce yürüdüm sokakta, ayakkabılarım, elbiselerim çamura doydu. Anladım akşam olmadan her bir olanı:
Merhamet,
bir çocuğun minicik elleri
merhamet,
bir yürek hediyesi
merhamet,
tertemiz olana duyulan açlık.
