Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Mevlâna’yı Anla(Ma)Mak

“İslamsız bir tasavvuf ve Mevlâna” ortaya koymaya çalışanlar; büyük mutasavvıf Mevlâna’nın yanlış tercüme edilen “Gel, yine gel” meşhur rubaisini ağızlarda sakız yapmış; kendi sapık ideolojilerine alet etmişlerdir. Aslında gerçek ve samimi bir İslam tebliğcisi olan Mevlâna, bu rubaisinde insanları İslâm’a davet etmektedir. “Gel, dön, tövbe et, bırak da gel, tövbeye gel.” diyerek insanlara yol göstermektedir o. Zaten Mevlâna, kâfiri, ateşe tapanı ve putperesti, onların inancıyla kabul edecek bir şahsiyet değildir asla. “Mevlâna dinler üstü insandı, din tefrik etmezdi.” diye nutuk çekenler, ona ne büyük bir iftira attıklarının farkında değiller sanırım.

EKLENDİ

:

Selçuklu’nun başkenti Konya’dan Anadolu ufuklarını ve İslam âlemini 700 yıldan fazla Kur’an ışıklarıyla donatan Mesnevi’nin sahibi, Allah dostu ve aşığı Hz. Mevlâna’nın ülkemizde ve dünyada doğru tanınıp anlaşılmadığı kanaatindeyim.

Dağların, taşların hatta yerin ve göğün tahammül edemediği kutsal emaneti taşıma sorumluluğunu en üst makamda idrak eden büyük mutasavvıf Mevlâna, bir yandan ölümsüz eserler verirken diğer yandan ilahî bir muhabbet ve şevkle kendinden geçip gayr-i iradi olarak “sema” yapmaktaydı.

Eskiden Mevlevi dergâhlarıyla Mevlevihaneler, şifahî ve kitabî kültürümüz ve aşk medeniyetimizde çok önemli bir ihtiyacı karşılamaktaydı. Gül medeniyetinin ölümsüz kokularını gönüllere serpmekteydi. “Mesnevihan” denilen kişiler, Mevlâna’nın Mesnevi’sini çoğu ümmi olan halka okuyup şerh etmekteydiler. Mevlâna; cahil-âlim, fakir-zengin, mustarip ve muhtaç gönüllere Tevhid inanışını, Allah aşkını, İslam edep, şefkat, merhamet ve hoşgörüsünü yani ahlakını büyük bir vecd ve hikmetle sebil sebil dağıtmış; kurak yürekleri yeşertmiştir asırlarca. Onun şu yedi öğüdü, insanlığın su gibi ihtiyaç duyduğu manevi değerlerdir:

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”

Folklorik bir gösteriye dönüşen semasıyla bir turizm faaliyeti hâlini almış Mevlevilik, gün geçtikçe aslî vasfından, özünden uzaklaşmaktadır. Büyük mutasavvıf, gönül serdarı, İslam mütefekkiri ve şairi Mevlâna’nın ölüm yıldönümü dolayısıyla yapılan “şeb-i arus” (vuslat gecesi) törenleri ve kutlamaları, bu yüce zatı anlamaktan çok uzak bir folklorik gösteriden başka bir anlam taşımamaktadır.

“Şeb-i arus” törenlerini izleyenler, müzik eşliğinde yapılan “ayin”lerle estirilen mistik havanın etkisinde kalsalar bile İslamsız bir tasavvuf ve Mevlâna imajı zihinlere hâkim olmaktadır. Sema ile döne döne sarhoş olanlar, Mevlâna’yı hümanistleştirenler, en büyük kerameti Kur’an ve sünnet yolunda İslam’ı en doğru ve aşkla yaşamak olan bizim Mevlâna’yı bilmeyen ya da istismar edenlerdir. “Eskiler, vecde gelip semâ ettikleri hâlde, şimdikiler sema ettikçe vecd hâline geliyorlar.” sözü bu vahim hâli çok güzel özetler mahiyettedir.

Annemarie Schimmel gibi müsteşrikler (oryantalistler) ile entelektüel maskesi takan bir takım taklitçi devşirme; Allah dostu ve İslam mütefekkiri Mevlâna’yı, yeni bir inanç sisteminin kurucusu gibi yahut bir hümanist gibiymişçesine anlatarak insanlık âlemine yanlış tanıtmışlardır. R. Guenon’un tarifiyle “Her şeyi katıksız insani ölçülere indirgeme, insanı aşan bütün ilkeleri saf dışı bırakma, mecazi olarak söylersek yeryüzüne sahip olma bahanesiyle göklerden yüz çevirme meselesi olan hümanizm” ile yüce İslam’ın evrensel mesajını bütün dünyaya iletmek gayesini güden Mevlâna Celaleddin-i Rumî arasında en ufak bir münasebet yoktur.

“İslamsız bir tasavvuf ve Mevlâna” ortaya koymaya çalışanlar; büyük mutasavvıf Mevlâna’nın yanlış tercüme edilen “Gel, yine gel” meşhur rubaisini ağızlarda sakız yapmış; kendi sapık ideolojilerine alet etmişlerdir. Aslında gerçek ve samimi bir İslam tebliğcisi olan Mevlâna, bu rubaisinde insanları İslâm’a davet etmektedir. “Gel, dön, tövbe et, bırak da gel, tövbeye gel.” diyerek insanlara yol göstermektedir o. Zaten Mevlâna, kâfiri, ateşe tapanı ve putperesti, onların inancıyla kabul edecek bir şahsiyet değildir asla. “Mevlâna dinler üstü insandı, din tefrik etmezdi.” diye nutuk çekenler, ona ne büyük bir iftira attıklarının farkında değiller sanırım.

Heva ve heveslerine kapılıp nefis canavarına esir olanların akıbetlerinden örnekler veren, onların hâllerini tasvir ederek ibretlik hadiseleri gözler önüne seren Mesnevi’yi “müstehcen” ve “mübtezel” (bayağı) bulanlar, Mevlâna’yı anlamaktan aciz, edebî zevk ve anlama kabiliyetlerinden mahrum kişilerdir. Onlar, öyle yüce sanatkârlardır ki, söylediği her sözde, okudukları her mısrada birçok hikmet gizlidir.

Bazıları Mevlâna’dan “ozan” diye bahsetmektedir. Hâlbuki ozan, kendi şiirini besteleyip saz eşliğinde söyleyen halk şairleridir. Mevlâna, kesinlikle herhangi bir çalgı aleti çalmamış olup bir Hak âşığıdır. Birçokları Mevlâna’nın Mesnevi’sinde (özellikle de ilk on sekiz beytinde) geçen “ney”i müzik aleti anlamında kullanmaktadır. Hâlbuki Abdülbaki Gölpınarlı, Tahirü’l-Mevlevî, Nihat Sami Banarlı, Samiha Ayverdi gibi çok önemli şahsiyetler; “ney”i “insan-ı kâmil”, “ilahi aşkı terennüm eden araç”, “yazı yazan kamış”, “olgun insan”, “asıl vatanından gurbete geldiği için dertlenen insan” anlamında kullanmışlardır.

Hak âşığı Mevlâna’nın şu rubaisi, oryantalist ve hurafe zihniyetlilerle iftiracı ve cahil entellere verilmiş en güzel ve ibretli cevap mahiyetindedir: “Ben yaşadıkça Kur’an’ın kuluyum,/ Ben, Muhammed’in ayağının tozuyum./ Biri benden bundan başka söz naklederse,/ Ondan da bizarım, o sözden de bizarım.”

İslam’ı ve İslam tasavvufunu bilmeden Mevlâna Celaleddin-i Rumi’yi anlamak hiç mi hiç mümkün değildir. “Bulmak değil bulmak, bilmek değil bilmek, evliyaya gönül verip rengine boyanmaktır.” diyen Kaygusuz Abdal ne kadar da doğru söylemiştir. Aşk ve irfan mektebinin büyük bilgesi Mevlâna, “Eğer, Kur’an’ı okur da kabul etmezsen, enbiya ve evliyayı görmüş olsan da sana fayda vermez.” diyor.

Mevlâna ve onun gibi irfan ehli, kültür ve cemiyet hayatımızın içinden çıkarıldığı için manevi yoksulluğu yaşıyoruz yıllardır. Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram Veli, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkâdir Geylânî, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Bayezid-i Bistamî, Şâh-ı Nakşibend, Mevlânâ Halid-î Bağdâdî, Niyaz-i Mısrî gibi hakiki ilim, irfan ve gönül ehlinden, ahlak abidelerinden yeterince feyz alabilseydik hakikat ve aşk medeniyetiyle, maverayla aramız bu kadar açılır mıydı acaba?

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar