Dost yanında nâ-kabûl olan, hayattan melûl olur
“Bu Leylînün anasına vasiyyet etdüğidür ve dûst yâdiyle dünyâdan getdüğidür”
Bu giriş, Fuzûlî’nin Leyla ile Mecnun adlı mesnevisinde geçmektedir. Leylâ’nın artık ölüm eşiğinde olduğunu gösterir. Leylâ, anasına bir veda vasiyetinde bulunur. Bu vasiyetin odağında, dünyadan ayrılma sebebi olarak “dost” vardır. Bu, sadece Mecnûn’u hatırlamak değil; onun yanında kabul görmemek, onun gönlünde yer edememekle ilgilidir.
“Ma‘bûdına arz kıldı râzın / Bildürdi gönüldeki niyâzın”
Niyâz, sıradan bir dilek veya kuru bir talep değildir. O, kulun iç âleminde pişip, kelimeye sığmayan bir yönelişin, bir hâlin ismidir. Zira niyâz, sadece sözle değil, hal ile de olur. Niyaz, duadan farklı olarak daha derin bir huşû, mahviyet ve yakarış taşır. Leylâ, burada aşkın azabından değil, kabulsüzlüğün ıstırabından dolayı Ma‘bûd’a yönelir. Anasına söylediği vasiyet, Allah’a arz ettiği niyazla tamamlanır. Bu yöneliş, yalnız âşıktan değil, artık tüm mahlûkattan ümidi kesmiş bir gönlün, doğrudan Mevlâ’nın dergâhına baş koyuşudur. Şair burada Leylâ’nın aşk vasıtasıyla bir “hal ehli”ne dönüştüğünü gösterir; onun niyazı, bir beytin mısraından çok bir gönül secdesidir.
“K’ey hâkim-i arsa-i kıyâmet / Sultân-ı serîr-i istidâmet”
Leylâ, doğrudan Allah’a seslenir: “Ey kıyamet gününün hükümranı, dua tahtının sultanı!” Leylâ, hüküm verici olanın yalnız O olduğunu kabul eder. İstidâm (dua etme, yakarma) tahtının sultanı olan Allah’tan gelen her kaderi de sorgusuz kabul eder.
“Nevmîdliğ âteşine yandum / Bi’llâh bu vücûddan usandum”
Leylâ artık sadece aşkın acısıyla değil, umutsuzlukla yanmaktadır. Bu “nev-mîdlik” yani ümidi tamamen kaybetmiş olma hâlidir. Fuzûlî, burada aşkı cennet hayaliyle değil, cehennem ateşiyle birlikte tasvir eder. Leylâ’nın bu dünyadaki varlığı artık bir yük olmuştur; ruhu vücudundan usanmış, yanıştan yorulmuştur. Bunun sebebini hemen ardından gelen şu beyitle izah eder:
“Çün dûst yanında nâ-kabûlem / Bi’llâh bu hayatdan melûlem”
Leylâ, sadece bir sevgilinin ilgisizliğinden şikâyet etmiyor. O, varlığının özüne temas eden bir kabulsüzlük hissiyle konuşuyor. Aşkta makbul olmamak, onun için sadece kişisel bir reddediş değil, yaratılış gayesinin yok hükmünde kalmasıdır. Bu nedenle yaşadığı hayatı artık çekilmez bulur. Aşkın kendisine yöneltilmeyen tarafı, Leylâ’nın ruhunu kavurur. Fakat aynı hikâyenin öteki ucunda, Mecnûn vardır. Mecnûn’a “Leylâ n’oldu?” diye sorduklarında o, “Leylâ gitti, adı dillerde kaldı” diyerek, Leylâ’dan zahiren uzaklaştığını, ama batınen başka bir vuslata eriştiğini ilan eder: “Benim gönlüm şimdi bir Leylâ buldu… Leylâ Leylâ derken Allah’ı buldum.”
İşte bu noktada Fuzûlî’nin aşk felsefesi devreye girer: Aşk, ister kabul görsün ister görmesin, hakikat yoluna düşen gönül için bir vasıtadır. Mecnûn, Leylâ’nın suretinde Mevlâ’nın cemâlini arar; nihayetinde Leylâ’da yok olup Allah’ta var olur. Ancak Leylâ, Mecnûn’un gönlünde kabul görmediği için bu aşkla başka bir menzile varamaz. Onun hüznü sadece sevememek değil, sevilememektir. Mecnûn Mevlâ’yı bulur; Leylâ ise, kendisine bile Mecnûn’da yer olmadığını görüp, hayatı terk etmeye yönelir. Aynı aşk, birini hakikate ulaştırır, ötekini hayattan uzaklaştırır.
Bu yüzden Leylâ’nın sözleri, sadece bir sevgilinin sitemi değil, bir kalbin kendi makâmında tecellî etmeyişinin feryadıdır. Mecnûn’un “Leylâ Leylâ derken Allah’ı buldum” sözünü söyleyebilmesi için, o aşkın karşılık bulması gerekmez; çünkü o aşk, kendi içinde zaten bir arayış makamıdır. Ama Leylâ, o aşkın karşısında sadece bir imtihan sahnesi olmuştur.
