Bizimle İletişime Geçin

Tarih

Şarkın En Sevgili Sultanı: Selahaddin-i Eyyubi

Selahaddin Eyyubi İslam toplumlarının yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Hayatının merkezine inancını ve inancı uğruna mücadele etmeyi yerleştirmişti. Onun mücadelesi rakiplerinin zıddınaydı. Her ne şartta olursa olsun ahlak, adalet, merhamet ve ahde vefa ilkelerinden taviz vermedi. Onun mücadelesi düşmanını yok etmekten ziyade diz çökertmek üzerineydi.

EKLENDİ

:

Yazar: Doç. Dr. Ziya Polat

Günümüzde olduğu gibi Müslümanların birliklerini kaybettikleri ve birbirleriyle mücadele ettikleri bir dönemde dünyaya gözlerini açtı Selahaddin. Onun doğumundan yaklaşık kırk yıl önce bölgeyi istilaya başlamıştı Haçlılar. 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ün işgaliyle neticelenen Birinci Haçlı Seferi sonunda Urfa, Antakya ve Kudüs’te birer haçlı devletçiği kurulmuş, bölgedeki etki alanlarını gittikçe arttıran Haçlılar 1109’da Trablus’u istila ederek son kontluklarını burada tesis etmişlerdi.

Haçlılar bölgedeki yönetim boşluğundan istifade ederek önemli şehirleri özellikle, yaklaşık beş asırdır Müslümanların hakimiyetinde olan ve Müslümanların ilk kıblesinin bulunduğu, Kur’an’ın ifadesiyle çevresi mübarek kılınan Kudüs’ü ele geçirmişlerdi. Haçlılar var olan düzensizlikten ve yerel emirlerin çekişmelerinden bir müddet daha istifade etmeye devam edecek, bölgedeki hakimiyet alanlarını gittikçe genişleteceklerdir.

Haçlıların bölgede kalıcı olduklarının anlaşılması uzun sürmemiş fakat Müslümanların dağınık görüntüsü bir müddet daha devam etmiştir. Ancak İmadüddin Zengi’nin 1127 yılında Musul’a Atabey olarak atanmasıyla Haçlılara karşı istikrarlı ve kalıcı bir mücadele hattı oluşturulabildi. Başarılı mücadelesi 1144’te Urfa’nın fethi ile taçlanan İmadüddin bölgedeki Müslümanlara hiçbir şeyin bitmediği inancını aşılayarak “Umut İradesi” olarak ortaya çıkmıştı.

Onun vefatından sonra oğlu Nureddin Zengi bayrağı devralmış, önce Eyyubi Ailesinin katkısıyla 1054’te Dımaşk’a hâkim olarak Şam Bölgesini birleştirmişti. Nureddin’in başarıları 1169’da Şirkuh ve Selahaddin’in çabalarıyla Mısır’ın birliğe dahil edilmesiyle zirveye ulaşmıştı. Musul’dan Arabistan ve Trablus’a kadar uzanan bölgede birlik kurmayı başaran Nureddin “Düzen İradesi” olarak ortaya çıkmış, kendisinden sonra mücadeleyi sürdürecek olan Selahaddin’e yol haritası çıkarmıştı.

Selahaddin Eyyubi kimdir diye sorulur sıklıkla, çağımızın ateşi dinmeyen ırkçılık hastalığıyla. Anakronizm yapılarak bugünkü hastalıklı ortam düne taşınır, dünkü anlaşılmayan çabalar bugünkü zihniyetle açıklanmaya çalışılır, böylece içinden çıkılamayan devasa bir bataklık ortaya çıkar. Evet Selahaddin Kürt bir ailenin evladı olarak dünyaya gözlerini açmıştır. Ama bugünkü hastalıklı zihniyet gibi ırkî temele dayalı hiçbir mücadelenin içinde olmamıştır.

Selahaddin, şu veya bu ırkın bir neferi olarak değil, Kudüs Fatihi ve Müslümanların kahramanı olarak temâyüz etmiştir. O Müslüman Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın ve diğer İslam milletlerinin idolü ve ideali olmuş, İslam birliğinin sembolü olarak asırları aydınlatmıştır. O Âkif’in ifadesiyle “Doğunun En Sevgili Sultan’ı” olarak temayüz etmiş, insanlık tarihinde çok az şahsiyete nasip olacak kadar araştırma konusu olmuştur.

Selahaddin Eyyubi babasının idarecisi olduğu Tikrit’te 1137 yılında dünyaya gözlerini açtı. Bir yıl sonra aile Musul’a göç etmek zorunda kaldı. 1139 yılında Baalbek’e 1146 yılında da Dımaşk’a taşındı. Babasının önemli emirleri arasında yer aldığı Dımaşk’ta iyi bir eğitim aldı.

1154 yılında Necmeddin Eyyub ve Şirkuh’un katkılarıyla şehrin Nureddin Zengi’nin hâkimiyetine girmesi Selahaddin için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Nureddin ile tanışması ona haçlılar ile mücadele etme ve Kudüs’ü fethetme idealinin aşılanmasına sebep oldu. Mısır’a yapılan seferlerde görevlerini başarıyla yerine getirmesi onu Nureddin’in has adamları arasına soktu. 1169 yılında Nureddin’in desteğiyle yapılan üçüncü Mısır seferinde önce amcası Şirkuh’un yardımcısı onun vefatından sonra da vezir ve Nureddin’in temsilcisi olarak Mısır’da görevine devam etmiştir. Selahaddin Mısır’ın zorlu şartlarında Fatımi hilafetine son verdiği gibi tüm komplo ve fitneleri devre dışı bırakmayı da bilmiştir.

Nureddin’in 1174’teki vefatı bölgede büyük bir boşluk oluşturdu. Mısır-Musul arasındaki bölgede kurduğu birlik dağıldı. Onun yerine geçen on bir yaşındaki oğlunun naipleri haçlılarla mücadele etmeyi bir tarafa bırakmış, birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlardı. Selahaddin kendi ifadesiyle “Hiçbir beklentim olmadığı hâlde Mısır’a hâkim olma işini kolaylaştıran Allah’ın benden sahil bölgesinin fethini istediğini anladım.” der ve bundan sonraki hayatını İslam birliğini ihyaya ve haçlılarla mücadele etme üzerine kurar.

Selahaddin, 1174’ten vefat ettiği tarih olan 4 Mart 1193’e kadar neredeyse at sırtından inmemiştir. Sultan önce Ekim 1174’te Dımaşk ardından Birinci Cezire Seferi’nden sonra Halep en son da Şubat 1186’da Musul’u hakimiyeti altına alıp bölgede İslam birliğini kurmuş, Haçlılarla mücadeleyi Nureddin’in bıraktığı noktaya getirmişti. Artık yüzünü tamamen haçlılara dönebilir, yaklaşık bir asırdır işgal altında olan Kudüs’ü fethetmenin planlarını yapabilirdi.

Selahaddin 1185 yılında Haçlılarla dört yıllık bir antlaşma yapmıştı. Fakat Kerak-Şevbek kontu Renauld de Chatillon’un 1187 yılının başlarında Haçlıların alışkanlıklarını tekrarlayarak Müslüman tüccarlara ait bir kervana el koyması, antlaşmanın vaktinden önce sonlanmasına sebep oldu. Bunun üzerine Selahaddin Eyyubi hakimiyeti altındaki emirlikleri haçlılarla mücadele etmek üzere toplanmaları çağrısında bulundu.

3-4 Temmuz 1187’de Hıttin’de yapılan savaşta haçlı ordusu (bir kısmı kılıçtan geçirildi kalanlar da esir alındı) büyük bir hezimete uğradı. Savaş sonunda Kudüs kralı Guy, Chatillon, şövalye tarikatlarının liderleri ve şövalyeler esir alındı. Selahaddin daha önce verdiği söz özere Chatillon’u kendisi idam etti, kral ve diğer ileri gelenler fetih sürecinde kullanılmak üzere Dımaşk ve Halep zindanlarına gönderildiler.

Hıttin zaferinden sonra Selahaddin dinlenmeden fetih hareketine başladı. 20 Eylül 1187 tarihinde Kudüs önlerinde karargâh kurana kadar geçen yaklaşık iki buçuk aylık sürede küçüklü büyüklü altmış civarında kale ve şehir haçlılardan geri alındı. Bunların bir kısmı eman karşılığında teslim alınmış, şehirdeki haçlılara dokunulmadan istedikleri yerlere gitmelerine müsaade edilmişti.

Kudüs önlerinde karargâh kurmadan önce müdafilere haber göndermiş, şehri teslim ederlerse istedikleri yerlere gitmelerine müsaade edileceğini söylemişti. Fakat haçlılar sayılarının çokluğuna güvenip şehri savunacaklarını hatta Hıttin’in intikamını alacaklarını ifade ederek reddettiler. Bunun üzerine surlara saldırılar başladı.

Haçlılar eylül sonunda cehennem vadisindeki surun yıkılması üzerine şehri savunamayacaklarını anladılar ve Selahaddin’den eman talebinde bulundular. Görüşmeler neticesinde içerdekilerin kişi başı fidye vermeleri karşılığında eman talepleri kabul edildi. Rivayetlere göre Kudüs 2 Ekim tarihine denk gelen Miraç gecesinin olduğu Cuma günü teslim alındı.

Selahaddin hedeflerinden ikincisi olan Kudüs’ün fethini de gerçekleştirmişti. Fakat durmaması gerekiyordu, yeni bir haçlı seferi başlamadan mümkün olan yerleri işgalden kurtarmalıydı. Üçüncü Haçlı Seferi’nin başladığı 1189 yılına kadar fetihlere devam etti. Sur, Trablus ve Antakya gibi birkaç şehir ve kale hariç Haçlıların işgal ettiği yerlerin büyük bir kısmı geri alındı.

Selahaddin her zaman olduğu gibi dinlenme fırsatı bulamadan Üçüncü Haçlı Seferi başladı. Haçlılar iki yıl boyunca Akka’yı kuşattılar, Alman, Fransız ve İngiliz kralları dâhil Batı’dan birçok kont, dük ve şövalye karadan ve denizden yardıma geldi. Fakat Kudüs’ü alamadılar. Selahaddin çoğu zaman hasta hâlde savaş meydanında kaldı. Yalnız ve yardımsız kaldı ama yine de Kudüs’ten vazgeçmedi. Çünkü O, mübarek beldeyi korumakla rızayı ilahiyi elde edeceğini umuyordu. Nitekim 1 Eylül 1192’de yapılan Remle antlaşması ile Kudüs’ün Müslümanlara ait olduğu tescil edildi.

Selahaddin Kudüs’ü fethetmenin ve korumanın huzuru içerisinde artık kalan zamanını haccetmek ve Rabbine ibadetle geçirmek istiyordu. Fakat yıllardır savaş meydanından ayrılmayan yorgun bedeni isteklerini gerçekleştirmesine engel oldu.

Selahaddin Eyyubi İslam toplumlarının yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Hayatının merkezine inancını ve inancı uğruna mücadele etmeyi yerleştirmişti. Onun mücadelesi rakiplerinin zıddınaydı. Her ne şartta olursa olsun ahlak, adalet, merhamet ve ahde vefa ilkelerinden taviz vermedi. Onun mücadelesi düşmanını yok etmekten ziyade diz çökertmek üzerineydi.

Haçlılar kan, katliam ve gözyaşlarıyla bilinirler, özellikle Kudüs katliamı tarihin en dehşet verici hadiselerinden biridir. Fakat Selahaddin şehri fethettiğinde onlara adalet ve merhametle muamele etmişti. Onun mücadelesi âdeta İslam’ın izzetinin tezahürüydü. Bu vesileyle onu “Fetih İradesi” olarak tanımlamak uygun olacaktır. Sultan bu hasletlerini dönemin zirvesinde yer alan medresedeki eğitiminden almıştı. Bu vesileyle ilme ve alimlere hürmet eder, onları her daim mücadelesinin manevi orduları olarak görürdü. Nitekim emirlerine fethettiği yerleri onların kılıçlarıyla değil, Kadı Fadıl’ın kalemiyle aldığını söylerdi. Etrafında alim ve dervişler eksik olmazdı. Onlarla sohbet etmeyi ve çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunmayı severdi.

Okumaya Devam Et...

Tarih

Çanakkale… Çanakkale…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

EKLENDİ

:

18 Mart 1915…

Çanakkale… Çanakkale… Kanla yazılmış bir destan… Geleceğe bırakılmış kutlu bir miras… Ümmetin kabul olunmuş duası… Varlık yokluk mücadelesi… Ya zafer, ya ölüm… Ötesi yoktu.

Sultan Fatih karadan gemileri yürütmüştü de şimdi ‘ateşten denizlerde mumdan gemiler’ geçirme zamanıydı. Görünürde olmayacak bir işti yani ki… Ancak Allah, “Ol!” dedikten sonra onu kim engelleyebilirdi ki… Yüce Yaratıcı bir kere “Ol!” demişti… Düşmanın gözüne perde inmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, cesareti kırılmış, en ağır makineleri işlemez olmuştu…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

Çanakkale destanı… Kutlu bir diriliş… Yetişmiş bir nesil, yaprak misali kara toprağa düşüyor tek tek. Yine o aynı nesil kurtuluş mücadelesinin meşalesini yakıyorlar mezarlarından hep beraber. “Kim demiş, her şeyin bitişi ölüm / Destanlar yayılır mezarımızdan.” diyor ya Âkif İnan, işte öyle bir şey…

Bir tarafta zamanın en gelişmiş donanmaları, silahları, askerleri… Madde, teknoloji, kibir, gurur, kendini beğenmişlik, gösteriş ve daha neler neler… Diğer tarafta kısıtlı imkânlar, tükenmek üzere olan silahlar, mermiler, mayınlar… Aç ve susuz kalmış bedenler… Ama yine de maneviyat, ruh, iman, aşk, cesaret, kardeşlik… “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten şuur ile kahramanlaşan askerler… Bu ruh ile “…Nice az topluluklar çok topluluklara karşı galip gelmişlerdir…” (Bakara, 249) Bu ruh ile uykusu gelen gözler uyumadı, acıkan karınlar doydu,  susayan dudaklar susuzluğunu giderdi…

“Müminler bir vücudun azaları gibidirler, birisi rahatsızlanırsa diğer uzuvlar da onun acısını paylaşır…” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisini düstur edinen İslâm coğrafyasından pek çok Müslüman, Anadolu’daki kardeşini yalnız bırakmamak için hiç düşünmeden cepheye koştu… Memleketin her bir köşesinden gelen yiğitlerle saf tuttular… Beraberce ölüme tebessüm ettiler…

Seyit Onbaşı… Mehmet Muzaffer… Hasan Onbaşı… 57.Alay… Ömer Çavuş… Yahya Çavuş ve arkadaşları… Kınalı Hasan… Ve nice isimsiz kahraman… Kanla yazılan ve sırrı hâlâ çözülememiş büyük bir destan… Çanakkale…

Seddülbahir, Kilitbahir, Arıburnu, Conkbayırı, Gelibolu… Kara, deniz, hava, ateş… Her taraf kuşatma altında… Göz gözü görmüyor… Göğüs göğüse, nefes nefese amansız bir mücadele… “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi, / En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye tarif ediyor manzaranın dehşetini Mehmed Âkif… Ve ekliyor Necmettin Halil Onan; “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”

Çanakkale, yenilmez zannedilen donanmaların nasıl hezimete uğratıldığının resmidir… “Hasta Adam”ın aslında ne olduğunun ifadesidir Çanakkale… Memleketin her bir karış toprağını kendi aralarında paylaştığını zanneden zavallı devletler görmüşlerdir ki Türk devleti ve milleti ne parçalanır, ne bölünür ne de sömürülür… Anadolu ruhu ve göğüslerdeki iman buna engel olmuştur… Kurtuluş Savaşı ve İstiklâl mücadelesi Çanakkale’de elde edilen işte bu ruh ile başarıya ulaşmıştır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü vesilesiyle şehitlerimize, gazilerimize, milletimize, memleketimize, İslam dünyasına, bütün insanlığa her daim dua, dua, dua…

Okumaya Devam Et...

Tarih

Gün 28 Ay Şubat Yıl 97 Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

EKLENDİ

:

Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?

Söyleyin ak yazmalı nineler, al yazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…

Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…

Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…

Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.

Oldu da nitekim.

Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı…

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız. O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.

Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitap’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.

Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı,  yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.

Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı.

İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.

Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?

Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?

Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…

İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçınanlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…

O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…

Eee… gün biter, günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…

Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.

O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…

Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?

Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.

Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin.

Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz…

Bunu yapabiliriz!

Okumaya Devam Et...

Tarih

Bir Şehre Gazilik Verilmesi Üzerinden Bağımsızlık Manifestosu

Eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında bir İdare Heyeti kuruldu ve şehir, savunma bölgelerine ayrıldı. Her bölgeye, bölgede sözü geçen birisi reis olarak atandı. Savaşı yönetecek birer yedek subay ile 100 silahlı savaşçı tahsis edildi; evler ile yol kavşakları savunma savaşı için uygun hale getirildi. Bir taraftan da civar köy ve kasabalardan olabildiğince silah ve cephane temin edilmeye gayret edildi.

EKLENDİ

:

Anteb’e Gazilik unvanı verilişinin 100. Yılı, sadece Antepliler için değil bütün bir milletimiz için önemli bir dönüm noktasıdır. 100 yıl önceki Meclis Binamızda, o günkü ruhu kavramaya, idrak etmeye ve geleceğe mesajlar vermek yeni nesil için büyük bir kıymet içermektedir.

Bir asır önceki bir süper devletin aldığı kararların bugünkü siyasetler üzerindeki tesirlerini Anteb’in yaşadığı acılar üzerinden kısaca anlatmak istiyorum.

Antepliler hangi düşmanları yendi?

Önce İngilizler geldi, “teslim olun” dediler…

Verdikleri cevabı bugün söylemesi kolay… Tarih, 17 Aralık 1918

Antepliler, Kuran-ı Kerim üzerine el basarak yemin eder ve haykırarak şu cevabı verirler:

“Taş üstünde taş gövde üstünde baş kaldıkça; can taşıyan, nefes alan tek bir kişi kaldıkça Antepli asla teslim olmayacaktır.”

Ardından Fransızlar geldi… Onlar da “teslim olun” dediler. Tarih: 5 Kasım 1919

Teslim olun çağrısına cevap, 13 Ağustos 1920 günü Karatarla Camisinde gerçekleşen ve her çeşit opsiyonun tartışıldığı geniş katılımlı toplantıdan sonra verildi. Biz buna Antep Kongresi diyebiliriz.

“Özyurtlarını savunan Antepliler sizden alçakça af talebinde bulunmaktansa, siperlerin altında kalarak ölmeyi tercih ederler.”

İşte cevap…

Ve Kaleye beyaz bayrak, teslim bayrağı çekilmedi…

O süreçte üçüncü düşman da içimizde idi. Ervah-ı habise yani kötü ruhlar, “teslim olalım” diyordu. Kısacası “mandacılar”..!

Ülke genelinde manda yönetimini ısrarla isteyenler 4 Ocak 1919’da İstanbul’da “Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurmuşlardı.

Üyeleri arasında başta Halide Edip (Adıvar), Refik Halit, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi çok isim yer alıyordu. Mustafa Kemal Paşa, mandacılar için “…halas-ı hakikinin (gerçek kurtuluşun) Amerikan Mandasını talep ve temininde olduğu kanaatinde bulunuyorlardı, bunu ispata çok çalıştılar.” demiş ve bu görüşü reddetmişti. Zaten Wilson Prensipleri esas itibariyle Amerikan hegemonyasını ve emperyalizmini dayatan bir strateji idi.

Nitekim ileride, 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan, Misak-ı Milli kararını alacaktı.

Antep’e de mandacı tesirlerinin ulaştığı belliydi.

Ervah-ı Habisenin çoğu, malını, makamını, canını Fransız’a teslim ederek kurtaracağını düşünen mal sahibi, makam sahibi kişilerdi. Halk, tek tek adlarını anmamak için onları böyle adlandırmıştı. Öbür tarafta “vatan için, namus için, din için şehit olmayı” göze alan geniş halk tabakası vardı.

Teslim olmayı tercih edenler çatışmaya itiraz ediyorlardı. Bu kötü ruhların bazılarının, Fransızlara erzak temin ettikleri ve hatta casusluk yaptıkları sonradan ortaya çıktı ama alicenap Antep halkı o kötü ruhların isimlerini o gün anmadı, bugün de hâlâ anmıyor.

13 Ağustos 1920 günü Karatarla Camisinde Erzurum, Sivas Kongrelerinin benzeri, Antep çapında, ama geniş katılımlı ve uzun süren toplantı yapıldı. İşte bu büyük toplantıda teslim olmayı isteyenler mağlup edildi. Taşcızade Ahmet Efendinin  “Harb istiyoruz” narası ile toplantı bitirildi. Ve “teslim olmayacağız, direneceğiz, ya istiklal ya ölüm..” kararı bu toplantıda alındı..

Üç büyük düşmanı yenen Antep’e neden gazilik beratı verildiğinin kısmi izahı budur.

Antep’in kurtarılması ve düşmana karşı direniş harekâtını ateşleyen en baştaki olay bir Fransız askerinin 10 yaşındaki Kâmili süngüyle şehid etmesidir ki bu barbarlık sömürgeci Fransıza yakışır. Kamil’in suçu, annesinin peçesine el uzatılmasına isyan etmesidir. Fransızlar olayın kapatılması için her türlü çabayı denemişler ki bugün de öyledirler, ervah-ı habiseyi yani Antepli habis ruhları bile devreye sokmuşlar, çözemeyince sonunda en yetkili kişiyi görüşmeye göndermişlerdir.

Fransız Askeri Kuvvetleri Komutanı Albay Saint Marie, Cemiyeti İslamiye’nin toplantı yaptığı Nakşibendi Tekkesi’ne gelerek, suçluların şiddetle cezalandırılacağını söylemiştir. Şehit Kamil’in babasına da iki yüz altın lira tazminat verme teklifinde bulunmuş, ancak baba şu asil cevabı vermiştir:

“Ben oğlumu para ile satmam, oğlum din ve millet yolunda öldü. Milletim sağ olsun, onun intikamını elbette alacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa o ağır şartlar içinde Anteplilere şöyle hitap etmiştir:

“Eğer bir gün millet, vatan ve cumhuriyetin yüksek menfaatleri icap ettirirse o çevre kahramanlarının geçmişte olduğundan daha yüksek kahramanlıklar göstermeye amade bulunduklarına da şüphem olmadığı bilinmelidir. Cümlenizin derin ve sarsılmaz güvenle gözlerinden öperim.”

Hedef ve strateji ne idi? Teşkilatlanmayı nasıl yaptılar?

Hedef yüksek tutuldu, korkulmadı.

“Fransız adını tam batırak” dediler.

“Fransız kurşunu değmez adama” dediler.

“Vurun Antepliler namus günüdür” dediler.

Hedefi ve stratejiyi iyi ki büyük tuttular.  Galibiyetin gerisinde savaşçı Anteplilerin taşıdığı bu ruh hali vardır.

Mareşal Fevzi Çakmak başkanlığındaki Bakanlar Kurulu ve Gazi Mustafa Kemal Paşanın Riyasetindeki Büyük Millet Meclisi aldığı kararlar ve verdiği manevi ve siyasi destekle bu mücadele ruhunun oluşmasına çok değerli katkı sağlamıştır.

Şehrin 27 mahallesine bir semt reisi tayin edildi ve Antep halkı 1 Nisan 1920’den 7 Şubat 1921’e kadar “Ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” diyerek Fransızlara karşı direniş gösterdi. Çok acılar çekildi. Tespit edilebilen şehit sayısı 7000’e yakındı.

Eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında bir İdare Heyeti kuruldu ve şehir, savunma bölgelerine ayrıldı. Her bölgeye, bölgede sözü geçen birisi reis olarak atandı. Savaşı yönetecek birer yedek subay ile 100 silahlı savaşçı tahsis edildi; evler ile yol kavşakları savunma savaşı için uygun hale getirildi. Bir taraftan da civar köy ve kasabalardan olabildiğince silah ve cephane temin edilmeye gayret edildi.

Mücadele ruhunun kaynağı ve dayanağı nedir?

Antep’in hali şuydu: yapayalnız bir şehir, yardım yok, silah yok, cephane yok, askeri tecrübe yok. Ayrıca başlangıçta teslim olalım, kurtulalım tezini savunanlar var. Bütün zorluklara rağmen üç düşmanı yendi, çünkü Anteplinin kadim bir “Anteplilik ruhu” vardır;

  • Antep bir potadır; her gelen Antepli olur ve dışarıdan gelen ilk kuşak bile Antepliyim der. Harb döneminde 36.000 civarında nüfus vardı, herkes Antepliyiz derdi, şimdi 2 milyon olundu ki önemli miktarda iç göç oldu, bu gelenler de Antepliyiz derler.

Antep bir potadır.

  • Antepli, Şehadet duygusunu sarsılmaz bir iman ile yaşar.

Hiçbir güç şehadet inancını Anteplinin hayat ve ahiret tasavvurundan silemez. Teslim olma tezini böyle yenmiş yekvücut olmuştur.

  • Antep’te ırk, inanç ve kültür çatışması değil uyumu hâkimdir; Hemşehri Ermenilerin Anteplilere ihanetine kadar din ve vicdan hürriyeti en kâmil manada yaşanmıştır.
  • İstiklal ve hürriyet asla vazgeçemeyeceği hasletidir.

Antep için azıcık sıkıntı olsa, hep birlikte “Antep, Antep diye hazin hazin ağlarım” der..

Burada, belki günümüze ışık olur ümidiyle genel bir analiz yapmak istiyorum:

30 Ekim 1918’de Mondoros mütarekesi imzalandı ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve dünyaya ilan edildi. İngilizler ve Fransızlar bu anlaşmaya ve kendi aralarında yaptıkları anlaşmalara göre Osmanlı topraklarını işgal ettiler. Mütarekenin 10 ay öncesinde, 8 Ocak 1918 tarihinde, yani 103 sene önce, ABD Başkanı Woodrow

Wilson’un birinci Cihan Harbinin bitirilmesi ve bir Küresel Nizam kurulması hakkındaki 14 ana prensibi ABD Senatosunda kabul ve ilan edildi.

Wilson Amerika’da ve Avrupa’da aylar süren hazırlıklar yapmıştı.

Prensiplerden birisi Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, bölüşülmesi ve Osmanlı topraklarında kurulacak devletler hakkında idi. ABD, Topraklarımızda yaşayan halkların “kendi kaderini tayin” sadedinde yeni devletler kurmalarının gereğini ilan etmişti. Buna göre mesela Ermeniler bir devlet kuracaklardı. Hatta onlara Akdeniz’de bir liman verilecekti. Araplar devletlerini kuracaklardı. Türk kökenliler de Orta Anadolu’da bir devlet kurabilirlerdi. Osmanlı topraklarındaki Ayrılıkçı-bölücü Kürt kökenlilerin talepleri de unutulmamış, teşvik edilmişti.

Başkan Wilson Birinci Harp tam bitmeden tüm taraflarla (Osmanlı hariç) görüşüp çoğu hala gizli kalan ikili ve çoklu anlaşmalar yaparak ve mağlupların kendi aralarında, galiplerin de kendi aralarında anlaşma yapmalarını sağlayarak, sonrasında galiplerle mağlupları görüştürerek ve yapılan gizli açık anlaşmaları ve Amerikan milli çıkarlarını da dikkate alarak bu belgeyi hazırlamıştı.

Zamanın büyük gücü ABD idi. Cemiyet-i Akvam’ın kurulması bu prensipler içindedir ki bir daha Cihan Harbi çıkmasını önleme amacına matuftur. Ancak kısa bir zaman sonra ikinci Harb patlak verdi ve Cemiyeti Akvamın çaresizliği görülmüş oldu. İkinci Cihan Harbinden sonra ABD “Yeni Dünya Düzeni” kurgusunu 1918 Prensipleri üzerine inşa ve icra etmiştir. Sekiz sene Ankara’da sefirlik yapan Srtausz- Hupe’nin Türkiye’den ayrılırken Dışişleri Komisyon Başkanlığı uhdemde iken şahsıma ifade ettiği “gelecekteki savaşlar fezada olacak, silahı nükleer güç, ordusu NATO olacaktır” cümlesi bir dünya hegemonyası işaretidir.

Sözün özü şu ki Mondoros Anlaşması ve ardından gelen tüm mutabakatlar ve politikalar Wilson Prensipleri’nin çizdiği yol haritasına göre yürümüştür. Başka bir ifade ile “Değişmez, yönlendirici, seçilmiş ABD yönetimi ve  “ABD Derin Devleti” dir.

Günümüzde ise, Türkiye’yi, bahusus Güney sınırlarımızı ve sınır şehri olan Gaziantep’i bekleyen zorlukların temel dayanağı ve kaynağı, Başkan Wilson’nun ilan ettiği prensiplerin, ABD Seçilmiş Yönetimleri ve ABD Derin Devleti tarafından değişmez temel ve Büyük Strateji Belgesi olarak karalılıkla yeniden ve kesintisiz uygulanmakta olmasıdır. Güneyimizdeki gelişmelere bu pencereden bakarsak büyük bir orduya yetecek hatta militarist bir devletçiğe yetecek kadar ABD silahlarının bölgeye sevkinin, siyasi ve idari desteğinin sebebini açık seçik görürüz. Dün Wilson’un kapısında bekleyenlerin nesilleri bugün Biden’ın kapısındadırlar.

Sözün özü:

Türkiye, güneyimizde ağır sonuçları olabilecek belalarla karşılaşmamak için 103 sene önce kabul ve ilan edilip İkinci Harb’ten sonra teyid edilen Wilson Prensiplerinin bilhassa gizli emellerini ve açık mutabakatlarını ve yorumlarını derinlemesine ve yeniden çalışmalıdır. Bilinen 14 madde buz dağının gösterilen kısmıdır; bir asır önceki ABD Başkanlık ve Senato kayıtları bulunup yeniden değerlendirilmelidir.

Bugün şükürler olsun ki Devletimiz, güçlüdür ve galipler safındadır; Wilson Prensiplerinin bize biçtiği çerçeve bize göre geleceğimizden silinmiştir; silinmelidir.

Sözlerimin sonunda ahirete intikal etmiş şehitlerimize ve gazilerimize bir kere daha Yüce Allahtan rahmet ve mağfiret diliyorum.

Burada bir temennimi dile getireceğim:

Çoğumuz Siyaset yoluna “halka hizmet Hakka hizmettir” diye girdik. Yani “hizmet ibadettir” dedik. Bu günlerde Belediye Başkanımız ve Kültür Bakanlığımız Arkeoloji Enstitüsünün ve üst yönetimi olan Arkeoloji Vakıf Merkezi’nin Gaziantep’te kurulması için bütün milletvekillerimizle birlikte, Yüce Meclisin ve hükümetin ilgili kanatlarıyla ortak bir yasama gayretinin içindedir.

Yabancı ülkelerin kendi adlarıyla Türkiye’de çalışan çok sayıda Arkeoloji Enstitüsü faaliyette iken bu yeni kurumun kanun yoluyla Gaziantep’te kurulması 2016 yılında ikinci gaziliğini kazanan Yüce Meclisimizin, 100 yıl sonra gazi şehrimize vereceği yeni ve kültürel bir madalya olacaktır.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar