Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Şiir Şuuruyla Yaşamak

Öncelikle İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu”ndan mülhem bir saptama yapalım: Şiir, anlatılması zor bir şeyin anlatılmaya çalışılmasıyla ortaya çıkar. Eğer bir şey çok kolay anlatılabilseydi onu şiirle değil nesirle veya manzumeyle ifade ederdik. Bir başka deyişle şiir, diğer yazı türlerine göre bir “üst perde”den seslenir okurlarına.

EKLENDİ

:

Şiir neden ve nasıl ortaya çıkar?

Şairlik yetenek işi midir?

Şair, şiir yazmaya zorunlu mudur?

Tüm bu sorular, şiir yazan ya da şiire ilgi duyan herkesi bir şekilde şiir üzerinde düşünmeye ve konuşmaya mecbur kılıyor.

Kalem sahibi herkesin şiir yazabildiği -yazdığını zannettiği- günümüzde bu soruların mutlaka yanıt bulması gerekiyor. Zira şiir, varlığıyla hayata saldırıyor, ben buradayım diyor; onu görmezden gelmek, varlığını inkar etmek türedi şiir anlayışlarının ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Öncelikle İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu”ndan mülhem bir saptama yapalım: Şiir, anlatılması zor bir şeyin anlatılmaya çalışılmasıyla ortaya çıkar. Eğer bir şey çok kolay anlatılabilseydi onu şiirle değil nesirle veya manzumeyle ifade ederdik. Bir başka deyişle şiir, diğer yazı türlerine göre bir “üst perde”den seslenir okurlarına.

Şiir, insana dair güzelliklerin bitmediğini göstermek için yazılır. Şair, tüm yaşanmışlıklara rağmen bu, yangından arta kalmış “insan”a dair özü, dumanların arasındaki nüveyi göstermek hatta bu çekirdeği korumak için meydana atılır.

İnsan olmak ve insan olarak kalmak duyarlılığı, şairi şiir yazmaya mecbur eder. Ancak bu rahatsızlığı dile getirirken şair; dolaysız, açık bir anlatım -düz yazı- yerine, şiir dilini tercih eder. Başka türlüsü mümkün değildir çünkü şiir bize düz yazının veremediği çağrışımları verir, bizi düz yazının ulaştıramadığı vadilerde gezdirir.

Şairin, yokluğunu hissettiği şeyleri tamamlamak maksadıyla deklare ettiği şiire, okuyucu da ortak hisler ve yaşantılar vesilesiyle ulaşabilir. Şair bu anlamda kendi dünyasından yola çıkarak mütekabiliyet esası gereği okurun gönlünde karşılık bulabilmektedir. Yani şair, yazdıklarına mutlaka kendinden, yaşadıklarından, tanık olduğu hayat kesitlerinden iz düşümler sunacak ve okuyucu bu çağrışımsal ifadelerde kendi hayatındaki yansımaları bulacak, birtakım yankılarla yüzleşecektir. Böylece imge, okurun dünyasında sağlam bir zemine oturacak, muhayyilesine yaslanacak; belki düz bir okumayla değil ama hissederek, sezerek okuyucu şiirin kendindeki karşılığına kavuşacaktır.

Özetle şiir, düz yazıdan farklı, zihni zorlayan dolaşımsal bir şeydir. Nesirle akrabalığı olsa da bambaşka bir şeydir. Herhalde şiiri, kolayca düz yazıya çevrilemeyendir, diye tanımlasak yanlış olmaz. Belki düz yazıyla ünsiyeti yalnızca aynı dilin olanaklarından istifade ediyor oluşudur. Ne var ki şiirin düz yazıyı aşan bir “üst dil”den konuştuğunu unutmamak gerekir.

Peki, şairin konuşma dilindeki düz anlatımlardan sıyrılarak bu üst dili yakalayabilmesi nasıl gerçekleşir? Valery’nin dediği gibi olsa gerek: “İlk mısra Tanrı vergisi, sonrası emek.” Elbette bu, şiir şuuruyla yaşamakla mümkün olur.

Çok Okunanlar