Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Şiirden Günler-3

Hüseyin Ferhad geleneksel olanı katışıksız bir veri olarak kullanmıyor. Gerek maddi kültür birikimini gerekse şiirsel söyleyiş biçimlerini ele alırken, onları bilinçli bir işçiliğe tabi tutuyor, yoğuruyor, yeniden üretiyor. Kendi tarih bilincinin, dünya algısının ve şair marifetinin imbiğinden geçiriyor. Olması gereken de bu değil mi? Dediklerimizi örneklendirelim. Önce kültürel ele alış ile ilgili bir iktibas. “Pir Sultan’a Tuyuğ” şiiri: “Asıldık ak köynekli seher yelinde bir sabah/ Abdal gönlüm görklü Sultan’ım dilimin Pîr’i/ Ölüyü diri gördük külüng seslerinde ham demiri/ Evvel ebed insan adına lâ ilâha illallah!” (s. 62)

EKLENDİ

:

Balıkesir, Eylül 1984, Hüseyin Ferhad’ın “Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden”…

“1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü” ifadesi ve “Varlık” (Yayınları) etiketiyle Nisan 1984’te yayımlanan bir kitap var elimde. Arka kapağa şairin kısa biyografisi çıkarılmış. Buna göre, 1954’te Hassa’da doğmuş şair Hüseyin Ferhad. Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümünü bitirmiş. 78’den bu yana şiir yayımlıyormuş. Beni en çok ilgilendiren ifadeleri tırnak içinde vereyim: “… Ferhad biçim ve söyleyiş bakımından geçmiş deneyleri, gelenekten yararlanmayı iyi özümlemiş bir ozanın habercisi. Anadolu’daki eski uygarlıklardan Türkmen ve Doğu Anadolu yaşantısına uzanan geniş bir ilgi alanı, çok başarılı bir arkaik dil kullanımıyla şiirsel bir bireşime ulaşmış.” Bu metindeki “özümlemiş” ifadesi beni etkilemiş olmalı, kitabın iç başlığına “-i özümlerken…” diye bir ekleme yaptım!

Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden’in gelenekle ilgisi kitabın kurgu biçiminden başlıyor. Şair, ilk sayfalara koyduğu dört şiir ile âdeta klasik şairlerin dibâcelerini/poetikalarını hatırlatır bir görünüm sunmaktadır. Bu metinlerde bir yandan kendisine seslenerek yol ve yordam belirlerken, diğer yandan olumlu yahut olumsuz, bir şekilde beslendiği isimlere atıflar yapar.

Hüseyin Ferhad’ın beslendiği kaynaklara ve bunların çeşitliliğine dair deliller sunacak olursak, yapacağımız ilk iş, isim sayım dökümü olacaktır. Bu çerçevede kitapta yer alan gerçek veya muhayyel (itibari) kişi ve kahramanlardan bir liste sunmaya çalışayım: Bâkî, Vâsıf, Mavi Gözlü Dev (Nazım Hikmet), Vak’anüvis Pertev, Yerlik Han, Aphrodite, Oziris, Anu, Zeus, Pir Sultan Abdal, Nesimî, Şirin, Ferhad, Ruşan Ali, Hızır, Şirin, Ferhad, İbni Haldun, Spartaküs, Ali bin Mehmed, Şeyh Cüneyd, İlyas, Baba İshak, Gothama, İbni Tufeyl, İbnülrüşd, İbni Sina, Pîri Reis, Dede Korkut, Şeyh Bedreddin, Odysseus, Samed Behrengi, Mykene, Ülgen, Ay-Ana, Gün Ata, Yerlik Han, Yunus (Emre), (Tapduk) Emre, Kirke, Homeros, Pallas Athene, Sokrates, Hacı Bayram-ı Velî, Ayvaz, Hasan, Hüseyin, Arap Üzengi, Köroğlu, Hz. İsa, Hz. Muhammed…

Bu listeye göre şair, Türk tarihinin farklı dönem ve kültürel boyutlarının yanı sıra, Sümerler, Şamanizm, Budizm, İslâmiyet, Hristiyanlık, antik Yunan mitolojisi, antik Mısır mitolojisi, İran mitolojisi, tasavvuf vb. gibi kaynaklardan beslenmiş. Dahası, oralardan şiirsel damıtmalar yapmış. Damıtma, bazı şiirlerin adına kadar işlemiş: “Pîri Reis’in İstanbul’a Dönüşü”, “Sokrates’e Öykünme”, “Hacı Bayram-ı Velî’nin İzinden”,  İbni Haldun’a Tuyuğ”, “Pir Sultan’a Tuyuğ”…

Hüseyin Ferhad, şiir dilini bu kaynaklarla beslemekle yetinmiyor. Öyle olsa ihtimaldir ki manzum bir yığıntı ile bizi yarı yolda bırakacak. Peki, ne yapıyor yeni? Sadece birisini söyleyeyim; şiir adına bâkir sözcükler kullanıyor, hem de bol bol. İşte bir liste size: Tokaçlamak, gözer, alaf, kenger, istep, sırtarmak, kelep, küşümlemek, kekmelemek, berçenek, köşker, iğ, ulun ulun, suvarmak, kantere, tafta, savran, teşt, ispermeçet, urban, örklemek, terşi, uruk… Bunlardan bir kısmının anlamını kitabın sonuna konulan “Açıklamalar” bölümünden öğrenmek mümkün…

Şiirde eskimemiş sözcükler kullanınca, kurulan imgeler de bir o kadar özgün oluyor. Bununla ilgili örnek dizeleri sıralayalım: “tan rengiyle yu rüzgârı”, “Gök bir ses sağanağıdır”, “Duruşunun kırmızı gölgeleri düşüyor yüzümüze”, “Pir Sultan’ın boğazını parmaklarına dolayan çengel”, “Pazubendimizdeki demir kanaviçenin mil izinde/durur min-el’aşk koparılmış bir çiçek gibi”, “Seslerin yankısı kalır batık bir gemide/bir kıvılcım, bir ezik kurşun, yeşil bir dal/bir âyînin kan ve tuzla durulanan kederi.”, “Gözkapaklarımıza ceylanlar iniyor gökyüzünü soluyarak”, “dağlar sâda veriyor ulun ulun, su şırıltıları/ayak uyduruyor rüzgârın uyumsuz dansına.”, “Atlar suvarıyor bir yalakta,/tuzla durulanıyor kirpiklerindeki buğu.”, “Gözerimin çevreninde unutulmuş bir iklim”…

Hüseyin Ferhad geleneksel olanı katışıksız bir veri olarak kullanmıyor. Gerek maddi kültür birikimini gerekse şiirsel söyleyiş biçimlerini ele alırken, onları bilinçli bir işçiliğe tabi tutuyor, yoğuruyor, yeniden üretiyor. Kendi tarih bilincinin, dünya algısının ve şair marifetinin imbiğinden geçiriyor. Olması gereken de bu değil mi?

Dediklerimizi örneklendirelim. Önce kültürel ele alış ile ilgili bir iktibas. “Pir Sultan’a Tuyuğ” şiiri:

Asıldık ak köynekli seher yelinde bir sabah

Abdal gönlüm görklü Sultan’ım dilimin Pîr’i

Ölüyü diri gördük külüng seslerinde ham demiri

Evvel ebed insan adına lâ ilâha illallah!” (s. 62)

Biçimsel veya söyleyişe dayalı kullanım ile ilgili dönüştürmeye ise örnek olarak “Kınalı Serçe” şiirini verebiliriz. Özellikle halk şiirinde gördüğümüz “Deyişme”(Karşı-Beri, Müşaare) tarzı şiir söyleme geleneği, “Asker” ve “Köylü” adlı iki kahramanın karşılıklı diyaloglarıyla tekrar ele alınmış. Dönüştürme, sadece nazım birimi ve şeklinde yapılan serbestlik değil, ayrıca teatrallik ve temada görülen toplumsallık ile üst nitelikte…

Şair, yakın geçmişin şiirsel birikiminden de etkilenmiş görünüyor. Sözgelimi İkinci Yeni şiirinin yahut Nazım Hikmet’in izlerini sürebiliriz onun şiirlerinde.

Örneğin şu dizeleri İkinci Yeni ile elde edilen kazanımlarla açıklayabiliriz: “Duruşunun kırmızı gölgeleri düşüyor yüzümüze”, “Yurdumuzun göç ebe seccadesi üzerinde/çapraz fişekli çete çocuklarıyız”, “Gecenin karanlıklar sağıcısı ay/süt güğümünü boşaltıyor yamaçlardan aşağı”.

Şu dizelerde de Nazım’a göndermeler vardır: “Ne Bâki, ne Vâsıf, ne Vak’anüvis Pertev/ne sultan-ı şuarâ anlatabildi bize bizi. /Kırk ambara kilitledi onları o Mavi Gözlü Dev”, “Bizler ki çocuklarıyız at sürenlerin Akdeniz’e”, “bir çocuk okşuyor onları gözleriyle/mırıldanıyor: ‘Suda balık..’ Sonra kalkıp gidiyor ekin tarlasına.”

12 Eylül sonrası yayımlanan bir kitap Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden. Kitaptaki şiirleri dönemin ruhu bağlamında okursak pek çok malzeme çıkarabiliriz. Üstelik bir yerde “tarih düşürmek”ten de bahsediyor şair. Fakat imge yüklü bir şiir kaleme aldığı için, söz konusu dönemselliği kolaylıkla tespit etmekte zorlanabiliriz. Deneyelim: “Batan bu teknenin sol yolcusu ben değilim”, “Seslerin yankısı kalır batık bir gemide”, “bir âyinin kan ve tuzla durulanan kederi”, “Umutsuzuz. Umutlarımız gibi yitiyor ellerimizle/tuttuğumuz karayazgılı çocukluğumuz”, “Gece uyuyor daha. Sabah Yıldızı doğmuyor bir türlü. (…) Umarsızız, umarsızız, umarsız.”, “önlerinde diz çöküyoruz/silahlarının pasını/isini/kirini tükürüğümüzle silmek için,/üstelik boyun eğiyoruz”, “İşkenceciler salâ veriyor bir sunakta.”, “Yurdumuz, sanki aklımızla yüreğimizin sarmaşık duvarı/bir huğ”… Bu dizelerdeki edilgen söylemler, ister istemez söz konusu dönemle ilişkili okunuyor. Yanılgı payını yedekte tutabilirim.

Kitaptaki şiirleri okurken, şu notları da kaydettim: “İmgesel bir militanik şiir…” (“Ertelenen Bir Yenilgiden Sonra” için); “Toplumcu, pastoral, epik…” (“Işık Arayıcıların Türküsü” için); “Öyküleyici anlatım” (“Çayırkuşları”nın ilk dizeleri bağlamında); “Nesir” (“Fabrikalarla dolu kıyı kentlerimiz: İzmir, Antalya, Mersin” dizesi için.); “kanatlarında!” (“acılar taşırım serçelerin bir kanadında.” dizesindeki “bir kanadında” yerine.); “Güzel” (“Dönüşüm” şiirinin ilk bendi için)…

“Güzel” ile bitirelim:

“Ayışığıyla doldurmuşsun testini Güllü bacı,

bak, sen yürürken dökülüyor eteklerine.

Taçyapraklarını doluyor saçlarına fistanındaki iğne

oyayla işlediğin iğde ağacı.” (s. 53)

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar