Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Gül/lük – Kız Erkek İlişkileri ve Cinsel Özgürlük (?)

Kız erkek ilişkileri her devirde her toplumda sorun olmuştur. İnsanlar maalesef orta yolu, İslam’ın yolunu izlemekte hep aynı kararlılığı göstermemektedirler. Bazı insanlar kız erkek ilişkilerinde aşırı bir serbestiyet tanırken, bazıları da tam bir tutucu tavır sergilemektedir. Avrupalıya göre belli bir yaşa gelen kız veya erkek çocuğunun muhakkak bir arkadaşı olmalıdır. Bu onun gelişimi ve sosyalleşmesi için gereklidir. Bu arkadaşlık ilişkileri içinde deyim yerindeyse her şey (maalesef her şey) mubahtır.

EKLENDİ

:

Kız erkek ilişkileri her devirde her toplumda sorun olmuştur.

İnsanlar maalesef orta yolu, İslam’ın yolunu izlemekte hep aynı kararlılığı göstermemektedirler.

Bazı insanlar kız erkek ilişkilerinde aşırı bir serbestiyet tanırken, bazıları da tam bir tutucu tavır sergilemektedir.

Avrupalıya göre belli bir yaşa gelen kız veya erkek çocuğunun muhakkak bir arkadaşı olmalıdır. Bu onun gelişimi ve sosyalleşmesi için gereklidir. Bu arkadaşlık ilişkileri içinde deyim yerindeyse her şey (maalesef her şey) mubahtır. Bu serbestliği gören gençler de bunu alabildiğine kullanmakta ve çok üzücü ama 13-14 yaşlarında cinselliği yaşamaya başlamaktadırlar.

Hatta daha vahimi var. Altıncı sınıfta çocuklara cinsellik veriliyor.

Şişme kadın, yapay p…s, prezervatif ve daha bilumum s..s shop malzemeleri getirilip tanıtılıyor. Özellikle de Müslüman çocuklara…

Avrupa bu aşırı ve ölçüsüz serbestliğin zararlarını aslında görmeye başlamıştır ama ciddi tedbir almak için biraz daha zamana ihtiyaç duymaktadır herhalde.

Müslüman öğrenciler bu anlamda inancı ile yaşadığı okul ve sosyal çevresinin kıskacı arasında kalmaktadır. İnancı ona doğrusunu söylemekte ama gençliğin verdiği hava ve okulda verilen eğitim onu başka alalara çekmektedir.

 

Beden Benim Değil mi?

Ülkemizde TCK vesilesiyle yapılan tartışmalar da göstermektedir ki bazı çevreler Batının bu çirkin anlayışını insanımıza dayatmak istemektedirler. Aşırı bireysel, serbest ve hevai anlayışla ve ancak şeytanın savunacağı bir mantıkla bir fikir geliştirilmek istenmektedir: madem ki bu beden bana ait, öyleyse onu dilediğim gibi kullanırım.

Hiçbir insani, İslami ve ahlaki değer tanımadan keyfine göre yaşamanın doruk noktası.

Tam bir Lut (as) kavmi mantığı.

Nefsini ilahlaştırma mantığı.

Allah’ı yok sayma, reddetme mantığı.

Yani mantıksızlık…

17.07.2004/ Bremen

 

Ahmediye Cemaati

Hessen Eyaleti Offenbach Mevlana Camii İmamı Mehmet Ergün ile camiye giderken sordum:

“Şehirde başka hangi cemaatlerin camisi var?”

“Diyanet, Süleyman Efendi Cemaati, Ülkücü, Boşnak ve bir de Ahmedi’lerin camisi var.”

Diğer kuruluşların camilerini görmüştüm. Bu yüzden Ahmedi’ler ilgimi çekti. Eskiden beri merak ederdim bu topluluğu. Mevdudi’nin bazı eserlerinden ve Mezhepler Tarihinden Ahmedi’leri okumuştum. Mevdudi tekfir ediyordu onları. İngiliz Emperyalizminin, Müslümanların işgal ve sömürüye karşı cihad ve mücadele direnişini kırmak için onlara destek verdiğini öğrenmiştim. Ayrıca bu hareketin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Han’ın, çok feci bir şekilde, pislikler içinde öldüğünü de okumuştum. Doğrusu camilerine gitmek de, çok istememe rağmen nasip olmamıştı. Köln’de onların bir camisini görmüş ama gidememiştim.

Mehmet Hoca, arabanın yönünü onların camisine doğru çevirdi. Cami ve onların bölge sorumlusu Dr. Abdulğaffar Han’la zaten tanışıyormuş.

Cami dışarıdan güzel görünüyordu. Aynen bizim camiler gibiydi. Yerde halılar döşeli, kıble aynı, kadınlar bölümü ayrı. Bizden hiçbir farkı yok.

Lojmanın kapısını çalan Mehmet Hoca, haber verdi. Biz içeride camiyi dolaşırken Dr. Abdulğaffar Han girdi. Selam verdi ve güzel Türkçesiyle “Hoş Geldiniz” dedi.

Dr. Abdulğaffar, Türkçeyi çok güzel konuşuyor. Türkiye’de edebiyat üzerine doktora yapmış. Pakistan’da da ilahiyat doktorası yapmış. Beyazlamış sakalına kına yaktığı belli oluyor.

Tanışma faslından sonra kendisine sordum:

“Lütfen yanlış anlamayın ama birinci ağızdan duymak için soruyorum. Mirza Gulam Ahmed kimdir?”

“Biz Hazretin, beklenen mehdi olduğuna inanıyoruz.”

“Peki Deccal gelmedi, o, mücadelesini kime karşı verdi.”

“Biz mücadeleyi silah veya kılıçla değil bilgi ve kalemle değerlendiriyoruz. Onun mücadelesi; oluşturduğu cemaat, yazdığı eserler ve yetiştirdiği talebeleri deccale karşı mücadele veriyor.”

“Siz bir tarikat mı mezhep misiniz?”

“Biz bir cemaatiz. Ahmedî Cemaati. Ahmed ismi, bildiğiniz gibi Peygamber Efendimizin ismidir, biz de onun yolundayız.”

“Sizin cemaatinizin en belirgin özelliği nedir?”

“Bizim cemaatimizin diğer Müslüman cemaatlerden farkı, İslami Devlet talebimizin olmamasıdır. Biz siyasetle ilgilenmeyiz. Devlet yıkalım, devlet kuralım diye bir talebimiz yoktur. Biz Müslümanların ahlaklı olması için çalışırız.”

“Kur’an-ı Kerim’i kabul ediyor musunuz?”

“Elbette! Biz yetmişten fazla dile Kur’an çevirisi yaptık. İşte şu duvarda gördüğünüz kitaplar, yaptığımız Kur’an çevirileridir.”

“Peki ayrı hadis kitaplarınız var mı? Mevcutları kabul ediyor musunuz?”

“Biz Kütüb-ü Sitte’yi, Müsned’i, Muvatta’yı kabul ediyoruz. Şu gördüğünüz kitaplar, Suriye’den yeni gelen kitaplar. Ben sipariş vermiştim. Hep hadis kitapları. Ama biz hadislere farklı yorumlar getiriyoruz.”

Sorulacak çok soru var ama Cuma saati yaklaştığı için gitmemiz gerekiyor. Vedalaştık.

Dr. Abdulğaffar kendini yetiştirmiş biriydi. Türkçe meali de kendisi hazırlamış. İki kitap ve bir dergi aldım kendisinden.

Aldığım dergilerde ahlak ve bireysel güzelliklere ağırlık veren yazılar var. Mesajları, bana biraz Tebliğ Cemaatini hatırlattı. Ahmediler, Mirza Gulam’ın vahiy aldığını ve Allah tarafından görevlendirildiğini söylüyorlar.

Kuran ve hadisleri kabul etmelerine sevindim. Fakat onun vahiy alan bir insan olduğunu söylemeleri iman açısından tehlikeli.

Dr, Almanya için cami hedeflerinin 100 olduğunu, bunların otuz altısını açtıklarını söylemişti. Başarılı bir sonuç.

Mehmet Hoca bir şey ekledi bu fasıla.

“Alman Hükümeti, Milli Görüş’e ne kadar engel çıkarıyorsa Ahmedi’lere de o kadar kolaylık gösteriyor. Bu herkesin bildiği bir hakikat.”

Ne diyelim, Allah cümlemizi hidayet üzere kılsın.

27 Ağustos 2011/ Frankfurt

 

İnsanın Gücü

Her şeye güç yetiren, kuşları havada uçuran, insanlara, verdiği akılla, harikalar oluşturmasına sebep olan Allah’a hamd ediyorum

Şu an iki şey zihnimi yoğun olarak meşgul ediyor.

Birincisi; Cenabı Allah’ın biz insanlara vermiş olduğu akıl. Gerçekten ne muazzam, ne mükemmel bir hibe. Ve sonsuz bir hazine. Bu hazineyle insanoğlu, olduk olmadık işler yapmakta, yararlı-yararsız pek çok işler başarmaktadır.

İşte şu uçak… Binlerce feet yükseklikte, saatte en az 700 km hız yapmakta ve kısa zamanda insanları birbirine kavuşturmakta. Rabbimizin akıl nimeti sayesinde, insanoğlu da üzerine düşeni yaparak bu sonuca ulaştı. Ve daha pek çok yüksek noktalara ulaşacaktır.

İnsanoğlu, ortaya koyduğu mükemmel eserlere rağmen, aynı oranda çok aciz, zayıf, yetersiz ve zavallı bir varlık. Çok küçük bir kuşun pervanelere çarpması, bu kocaman ve mükemmel eseri ve içindekileri yerle bir edip paramparça olmasını sağlayabilir.

Zihnimi meşgul eden ikinci husus ise; temaşa ettiğim dağlar, bulutlar, ovalar…

İnsanın adeta beynini donduruyor.

 

İlahi Desen; Bulutlar

Bulutlar güzeldir.

Bulutlar rahmet müjdecisidirler.

Ama bazen insanlığa azap ve sıkıntı da getirmişlerdir. Genel anlamda bulutlar insanlar için hep romantik duyguların oluşmasına yol açmış, edebiyatçılara ilham kaynağı da olmuştur.

Bulutlar gerçekten güzel. Heybetli ve sevecen…

O kadar da sevimli!…

Sanki kar yumağı. Veya bembeyaz yünlerden dağlar…

Bulutların şekilleri, hareketleri,  yer yer durgunlukları insanı Allah’a götürüyor.

O’nun azametine, kudretine, sonsuzluğuna..

Batı’ya her gelenin söylediği gibi mi söylemek lazım acaba?

Mükemmel otoyollar, yemyeşil bir çevre, otomatik işleyen bir sistem vs.

Yani bir tür Batı güzellemesi mi yapmak lazım?

En doğrusu, görüp hissettiklerimizi yansıtmak…

Havaalanına inmeden önce, Hannover’in tepeden görünümü gerçekten harika. Kıskanmamak mümkün değil. Hele inip de Bremen’e doğru giderken, içinden geçtiğimiz şehirler-yollar, hakikaten mükemmel.

Bizimkiler; her tarafın yeşilliğini,  yağmurun bolluğuna, iklim şartlarına bağlıyorlar daha çok. Elbette haklılar. Ama sadece buna bağlamak da gerçeği eksik görmek olur. 50 yıl önceki Türkiye’nin sahip olduğu yeşillikle şimdiki aynı olmasa gerek.

Bir güzelliğe sahip olmak ayrı bir olay, o güzelliği korumak, daha da güzel hale getirmek ayrı bir şey.

Her şeye rağmen yeşillikler içinde bir ortam gerçekten çok güzel.

Bugün günlerden 07.07.2004 Günlerden Çarşamba.

Ahmet Özden’in daveti üzerine Almanya yolcusuyuz. Ben ve hanım.

Ahmet kardeşimle görüşmeyeli on altı sene olmuş. Almanya’ya, onun yaşadığı şehre gidiyorum ama kendisini yine göremeyeceğim. Çünkü izinde, Türkiye’de. Üç yıl önce de Bursa’da bulunduğum bir yaz gününde saatler denk gelmemiş, görüşememiştik.

Bugün 07. 07. 2004. Evlilik yıldönümümüz.

Bulutların üstünde hanım kolumda uçuyoruz.

Rabbim huzurumuzu, saadetimizi, yavrularımız, anne babamız, kardeşlerimiz, akrabalarımız ve dostlarımızla kaim ve daim kılsın.

Bizi havaalanında Hüseyin Aktaş karşıladı. Tanıştık, Gaziantepli imiş, sevindim tabi. Makine mühendisi, çok sessiz biri.

Çalışan kardeşlerimizin, işten arta kalan zamanlarında, dinlenmeyi İslami hizmetlerde çalışarak sağlamaları her türlü takdirin üstünde. Kadınıyla erkeğiyle adeta seferber olmuşlar.

Delmenhorst Bremen arası çok yakın ama Hannover’e bağlı.

2004/ Delmenhor

 

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar