1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Tabi

Tabi
0

Haçlı gölü yakınlarında bir restoranın verandasında bir süredir oturuyordu. Etrafı selvi söğüt ağacı ile kaplı olmasına rağmen, sırf karşısındaki insanların yüzlerini görmek istemediği için esen rüzgârla açılan her boşlukta karşı kaldırımda dolanan yaşlı kadını izliyordu. Kadın önüne aldığı, uzaktan bakıldığında ne olduğu anlaşılmayan, dağ yamaçlarından toplanmış nevazil otu, tarla sarmaşığı ve muş lalesi olma olasılığı oldukça yüksek otları havalandırıyordu. Hayattan ve yanı başındakilerden o kadar bıkkındı ki, içindeki öfkeyi susturmak ve kusmak için derin bir kuyuya ihtiyacı vardı. Derin, sadık ve güçlü bir kuyu

Masadaki herkes tek tek ne yemek istediğini söyledi. Uğultuyla karışık bir sohbetin içinde dinliyor gibi görünüp kendine bir dünya aralamaya çalışıyordu. Yüzünde kaz ayaklarının asla belirginleşmediği yapay bir tebessüm ile arada bir, bizzat yüzüne yapılan hitaplarda “tabi” diyordu. Tabi bu hayattaki en büyük kurtarıcısıydı onun. Hiçbir şeyden anlamadığını zanneden insanlara, anlattıklarının çarpık ve kirli, kendilerinin ise letafet yoksunu olduklarını izah etmekten çok daha kolaydı. Çünkü henüz, olmayacak duaya âmin diyecek kadar mübarek, taşa söz anlatacak kadar kibirli değildi.  Tabi diyordu kısaca. Bazen de uzun uzun tabii dediği oluyordu. Hele karşısındaki insanın onaylanma arzusu, sohbetin niteliğinden çok, niceliği uzuyorsa, o da tabi deme süresini uzatıyordu. Böylece insanların lakayt ve benmerkezci lakırdılarından korumuş oluyordu kendini.

Ama bugün tek tabi ile sabredilecek bir gün değildi. Layığı ile içebilen biri olsa şişenin dibine kadar içer, yalnızlıktan korkmasa günlerce durmaksızın yürüyerek seyahat eder, kavga çıkarıp rahatlayacağını bilse Müslüman mahallesinde rakı satar, günahından korkmasa arabayı kökleyip düz duvara çarpardı. Durdu. Bakındı. Kuvvetli bir nefes aldı. Boğulması için fiziksel bir sebep yoktu ama nefes almakta oldukça zorlanıyordu. Etrafında yıllardır yan yana olduğu birçok insan vardı. Çatal bıçak seslerini keserek, birbirlerinden rol çalarak, anlamak için değil de anlatmak için konuşuyorlardı. Bu akşam layığı ile tabi diyen de olmadığı için hiç kimse konuşuyor olmaktan memnun değildi.

Rüzgâr her zamankinden daha sert esince ağaç dalları oluk oluk ayrıldı. İşte bu esnada adam sarkık göz kapaklarını aralayınca, gözlerine karşı kaldırımdaki yaşlı kadının gözleri değdi. Bu an öyle delici bir andı ki, savaş meydanında aynı anda iki ok yiyen bir askerin göğsü onunkinden daha az yaralanmış sayılırdı. Soluk alması zorlaşıyor, etrafındakilere tahammülü azalıyordu. Bir an dursa her solukta ağzına köpüren kanlar dolacak, aldığı nefesi veremeyecekti. Bir hışımla oturduğu yerden kalktı, bir önceki bakıştan cesaret alarak yaşlı kadının yanına doğru yürümeye başladı. Gölgeler arasında cesametini tam seçemediği kadın uzun ince yapılı, asfaltın tozundan kül gibi olmuş, alaca benizliydi. Zayıflıktan kuruyan bedeninde göğsü boş süzme torbaları gibi sallanıyor, bakışlarında buğulu bir şefkat vardı. Rüzgâr estikçe iki büklüm olan bir ağaca sarılan insan, ağacı kırılmaktan mı korur, kendini savrulmaktan mı? Bu öyle bir bakıştı ki kimin kime sığındığı belli değildi.

Yanına yaklaştığında kadının gözleri iyi misin der gibi baktı. Erkeklik kisvesinden soyunsa hıçkırarak ağlardı. Durdu, soluklandı ve tabi dedi. Lakin bu tabi, diğer tabilerden oldukça değişik bir tınıda yükseldi. İlk kez birisi, tüm ömrü boyunca aklının sadakasını vererek yaşayan adama, yüreğinin sadakasını veriyordu. Sahici, bir karşılık beklemeden, veresiye defterine üç arşın tebessüm alınacak demeden. Bakıyor ve sadece anlıyordu onu. Üstelik bugün.

Bir orman dolusu kalabalığın içinden çıkıp kenarına yanaştığı bu kaldırım taşı, Sefa ile Merve arası gibi kutsanmıştı fikrinde. İnsandan münezzeh bir mekânsa bu kaldırım kenarı, havaya bile ihtiyaç olmamalıydı. Havanın olmadığı âlemde yerçekimi için kütlenin bir kıymeti var mıydı? Öyle ya havasız mekânda her cisme uygulanan kuvvet aynı ise o vakit, kütlenin veyahut benliğin de bir anlamı yoktu.

Adam şimdi, daldığı derinlerden çıkmak, yaşadığını ispatlamak için rüzgârın şehadetine ihtiyaç duymak zorundaydı. Rüzgâr etrafında bir sal oluşturuyorsa var, yön değiştirmiyorsa bir sanrıdan ibaretti. Bildiği tek gerçeklik tüm hayatı boyunca sevilmeyi beklediği masalarda “tabi” derken, kendi isteklerini sevdiklerininkine denk getirmekti.

Oysa ilk kez karşılık beklemeden, hem de bugün, yani kimseye verecek tek bir tabi’si yokken. Biri onun gözlerinin içine iyi misin der gibi baktı. O cesaretle adam kadının yanına gidince, yaşlı kadın sandığı Allı Turna, oyalandığı otlardan birkaç kanat boyu uzaklaştı, adamın koluna yaklaştı, uzun ince boynunu adamın boynuna doladı. Tüyleri dokundukça ilk kez değerli hisseden adam, içini açtı. Yılların suskunluğunu dinleyen Turna duydukları karşısında deliye döndü, sustuğu her gün için döktüğü yaşlarla adamın yaralarını sardı. Gözyaşının tuzu yaraları dağladığından mı bilinmez, adam değiştim diyemem ama varlığın ile iyileşiyorum, diyebildi.

Turna, ayakların donmuşsa gölün suyu sana sıcak gelir. Mesele senin üşümendir aslında, gölün sıcak oluşu değildir. Seni görmeyen, sesini duymayandan vazgeçme, ona yüklediğin anlamdan vazgeç.  Yalnız kuru yapraklar akıntıyı takip eder, nilüferin bile kökü var. Dengeni bulman için hayatta, dengini bulmak zorundasın, ara ve bul, dedi.

Yaratılan bütün mahlûkatın bir dili var, ne işitirse öyle konuşur. Ve unutma herkes nasıl sevildiğini zannediyorsa öyle sever, düşe kalka yürümeyi, sevile sevile sevmeyi öğrenir. Ama bazen sakınıldığımızı zannettiğimiz yerlere hapsedilir, korunduğumuzu sandığımız kollarla zapt ediliriz. Anlayamayız da üstelik. Yani çölde bir bardak su ikram etmişsin ama ezana saatler var, güneş tepemde, su buhar olmadan kalır mı bilinmez, yoksun desem yalan, varlığının şahide ihtiyacı var gibi. Tam da böyle severler bizi. Sonra biri gelir, buruşmuş yanaklarına dökülen gülücükleri ile sakinleştirir seni. İnsan gibi, diye ekledi.

Nasıl ki at kılı dergâhlarda Han korumasını temsilen boy gösteriyordu, dini bütün kibri yarım bir edayla, Turna da, tüyünü adamın omzuna öylece bıraktı. Oysa adamın eşi dostu, hayatı boyunca adamın turnayı gözünden vuracağından oldukça emindi. Lakin günün sonunda adam yerinden kalktığında, turna adamı tam da gözünden vurmuştu. Adam sessizce iç geçirdi, bulamıyorum cihandaki yerimi. Ne yapacağım benimle?

14 Ocak 1983 yılında Amasya' da doğdu. İlköğretim ve lise eğitimini Amasya' da tamamladı. İlköğretim yıllarında şiir ve kısa öyküler yazmaya başladı. 2001-2007 yılları arasında Bursa, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim aldı. 2010- 2015 yılları arasında Samsun, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Bölümünde uzmanlığını tamamladı. Şuan Amasya üniversitesi Tıp Fakültesi, Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümünde doktor öğretim üyesi olarak görev alıyor.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir