1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Anı

Ütülü Hayaller, Tozlu Gerçekler

Ütülü Hayaller, Tozlu Gerçekler
0

Takvimler sıradan bir kış gününü gösteriyordu belki, ama benim içimde mevsimler yer değiştiriyordu. Avustralya’ya gitme kararı aldığım o an, aslında sadece bir bilet almamış, kendime yeni bir “ben” ısmarlamıştım. Cebimde sadece bir bilet değil, parçalanmış hayallerim vardı. Türkiye’de gökyüzü her gün biraz daha daralıyor, nefes almak için açtığım pencereler birer birer yüzüme kapanıyordu.

Hayat bazen en sert şakasını, biz en şık elbiselerimizi giymeye hazırlanırken yapar. 28 Şubat’ın o gri, boğucu havası Türkiye’nin üzerine çöktüğünde, sadece üniversite kapıları yüzümüze kapanmamıştı; sanki gökyüzü de üzerimize daralmıştı. Geleceğimin bu topraklarda bir daha gün yüzü görmeyeceğine ikna olduğum o gün, kalbimde koca bir kırgınlıkla Avustralya yoluna düşmeye karar verdim. İnsan sadece valizini alıp gitmezmiş; aslında içinde büyüttüğü o “umut” ağacını, daha güneşli bir toprak bulmak için söküp götürürmüş.

Gitmeden önce bir sürü yeni kıyafet almıştım. Gideceğim yer “yeni bir dünya”ydı ya, ben de o dünyaya yepyeni bir “ben” olarak adım atmak istiyordum. O gıcır gıcır gömlekler, ütüsü bozulmamış pantolonlar aslında sadece kumaş parçası değildi; kaybettiğim itibarımı, yarım kalan öğrenciliğimi ve elimden alınan yarınlarımı o kıyafetlerin cebine saklamıştım. Onları giydiğimde, o karanlık günlerin tozunu üzerimden atacağımı sanıyordum.

Nereden bilebilirdim ki?

Bir hafta sonra kendimi dünyanın öbür ucunda, kavurucu güneşin altında bir inşaat iskelesinde bulacağımı kim söyleyebilirdi? O özenle seçtiğim, etiketi üzerinde hayaller kurduğum kıyafetler dolapta mahzun birer hatıra olarak kaldı. Onların yerine ellerime nasır, sırtıma ağır bir işçi yeleği, üzerimeyse beton tozu sindi. Ben o kıyafetleri doyasıya giyemedim o inşaat tozunun altında ama Türkiye’de bırakmak zorunda kaldığım gururumu yeniden inşa etmeye başladım. Bazen insan, en şık elbiseleriyle değil, en ağır işçi tulumuyla özgürleşiyormuş. 7 Aralık benim için sadece bir gidiş değil; ütülü hayallerden, tozlu ama onurlu bir gerçekliğe uyanıştı.

Türkiye’de yarınlarımın karardığı o günlerde, sığındığım tek yer kitaplar ve kalemlerdi. Uçağa binerken zihnimde hâlâ o entelektüel dünyamın yankıları vardı. Melbourne sokaklarında yürürken ayaklarım beni alışkanlıkla yine kırtasiye dükkânlarına götürüyordu. İçeri giriyordum… O taze kâğıt kokusunu, mürekkebin davetkâr mavisini, parmaklarımın arasına yakışacak o zarif kalemleri görüyordum. Dakikalarca bakıyordum onlara. Ama sonra ellerime bakıyordum; inşaatın tozundan çatlamış, nasır tutmaya başlamış, günde 7 tonun ağırlığıyla kabalaşmış ellerime…

Yavaşça, boynum bükük çıkıyordum o dükkânlardan. Çünkü artık o kalemlerle yazacak bir geleceğim, o kâğıtlara dökecek bir akademik hayalim kalmamıştı. 28 Şubat, benim sadece akademik hayatımı değil, yazma hakkımı da elimden almıştı sanki.

Ayaklarım beni, istemese de alet edevat dükkânlarına götürmeye başladı. Artık ilgi alanım dolma kalemler değil; çelik çekiçler, ağır balyozlar ve beton karıştırıcılardı. Hayatın ironisi tam da buradaydı: Türkiye’de bir inşaata bakmaya tenezzül etmeyen o genç adam, şimdi Melbourne’de en sağlam çekicin hangisi olduğunu araştırıyordu.

Rütbe yoktu, makam yoktu, unvanlar çoktan okyanusun derinliklerinde boğulmuştu.

O an anladım ki; bazen insan, hayallerini yaşamak için değil, sadece hayatta kalmak için değişmek zorundadır. Kırtasiyeler benim geçmişim, alet dükkânları ise kaçınılmaz geleceğimdi. Sırtımdaki yedi tonluk yükü taşırken öğrendiğim en büyük ders şuydu: Eğer elinden kalemini alırlarsa, sen de dünyayı çekiçle yeniden inşa edersin.

7 Aralık 1998…

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir