Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Yazar Dursun Çiçek: Benim Dağ Dediklerim İnsan, İnsan Dediklerim Dağ

Henüz ortaokulda iken Kur’an-ı Kerim meali okuyordum. Cenab-ı Hakk’ın emaneti önce dağlara teklif ettiğini okuduğumda nevrim döndü. O günden sonra hep bunu anlamaya çalıştım. Hz. Adem’in Havva ile Arafat’ta buluşması, Nuh’un gemisinin Ararat/Cudi’de yeniden hayata dönmesi, Efendimiz’in Nur Dağı ve Uhud Dağı bağlamı, Hz. Musa ve Tur dağı, bütün peygamberlerin ve velilerin dağ ile bağları beni içten etkiledi. Köyümüzde evimizin hemen arkasında Erciyes’e de benzeyen Kartal Kayalıkları’nı seyredişim, oraya gidip zirvesinden Erciyes Dağı’nı keşfedişim, memleketimin ‘Çiçekdağı’ olması hep üst üste gelen hususlar. Ve daha sonra Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Ali Biraderoğlu, Akif Emre gibi tanıdığım dağ gibi insanlar. Artı bu insanlardan hareketle Turgut Cansever’den Ebu Hanife’ye giden benim ‘Hikmet Dağı’ dediğim düşünce dağlarım…

EKLENDİ

:

Dursun Çiçek, okumayı hayatının merkezine yerleştirmiş bir kültür ve düşünce insanı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarından itibaren okumak onun için temel eylem biçimi olmuş. Dursun Çiçek ile son kitabı ‘Benim Dağlarım’ vesilesiyle konuşurken birçok konuyu da ele alma fırsatı bulduk. Türkiye Yazarlar Birliğinin deneme alanındaki ödülünü alan ‘Benim Dağlarım’ı ve ‘dağ’ metaforu üzerinden hayatını, düşünce dünyasına yön veren hadiseleri konuştuk. Kendi ifadesiyle hayatına giren ‘dağ gibi’ insanlar ve özellikle de Akif Emre’yi de andık.  

Kitap ve okuma merkezli bir hayat kurdunuz kendinize. Şüphesiz ki, hayata dair iddialarımız ve tarzımız çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde şekillenir. Ve elbette müşevvik kimseler vardır. Sizi okuma merkezli hayata yönlendiren sâikler nelerdi ve kişiler kimlerdi?

Çocukluğumda o dönem çocuğu olmayan teyzemin yanına verildiğimden dolayı yalnızlığımı gidermek için hep kitap okudum. Sürekli bir okumaydı bu. Kemalettin Tuğcu’nun kitapları, Server Bedi’nin kitapları, Hz. Ali Cenknâmeleri, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Battal Gazi Destanı o dönem okuduğum kitaplardı. Odama kapanır, acıkana kadar okurdum. Böylelikle tek başına kalmamış hissediyordum kendimi. Tek başına kalmamak için yalnızlığa tutunmak…

İlkokul 5. sınıfta iken kitap parası kazanmak için bir eczanede, okul sonraları çırak olarak çalışmaya başladım. Ortaokul ve lise dönemimde ise mahallemizde komşularımızdan Hilmi Şimşek ağabey, Raşit Zararsız ağabey ve amcamın oğlu Hüseyin Özdemir ağabeyim benim çok okuduğumu fark ettiler ve benimle ilgilendiler. Hem verdikleri kitaplarla hem de önerdikleri kitaplarla okumaya teşvik ettiler. Kendimi bildim bileli okuyorum.

“Bir sosyalist, ülkücü, islamcı birlikte kitap mütalaası yapabiliyordu.”

Çocukluğunuz ve ilk gençliğiniz Türkiye’nin kendini aradığı kaotik bir dönemde, 1970’lerde geçiyor. Ve sonra askerî darbe. Sizi çevreleyen bu ortamın şahsiyetinizin şekillenmesindeki payı nedir?

12 Eylül ihtilali olduğunda Lise 1 öğrencisiydim. Onun öncesinde öğrenci olaylarının sürekli yaşandığı bir ortam vardı. Orta 1’e başladığım ilk gün okulun bahçesinde bir öğretmeni dövdüklerini unutmam. Kaşının üstü açılmıştı. Hâlâ gözümün önündedir. Hatırlamak istemediğimiz zamanlar ve olaylar… Benim kitaba yoğunlaşmamda elbette bunların da çok etkisi oldu.

Evden çıkmazdım. Yanında büyüdüğüm teyzem bana “ev kedisi” derdi. İlginç biçimde kitaplarımı da biriktiriyordum. Bu müthiş bir çokluk ve zenginlikti benim için. Bu tür istemediğimiz olaylara rağmen o dönem gençler okuyordu ama. Hem ülkücü arkadaşlar hem sosyalist arkadaşlar hem de İslamcı arkadaşlar okuyordu.

Kütüphanemde bulunan Erol Göngör’ün, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Kemal Tahir’in kitaplarının çoğu o dönemde alınmıştır. Mesela lisede iken bütün bu sevmediğimiz kavgalara rağmen bir sosyalist, bir ülkücü, bir İslamcı arkadaş bir araya gelip kitap mütalaası yapabiliyorduk.

İlk kitaplar ve yazarlar daima önemlidir. Hangi kitaplar, hangi yazarlar?

4. sınıftaydım yani 10 yaşında… Kemalettin Tuğcu’nun kitapları geçmişti elime… Altın Bilezik’ti ilk okuduğum kitap. Sonra Yolunu Şaşıran Adam, Öksüz Murat aktı gitti. Tamamını okumuştum o süreçte. Tarihe meraklı olduğum için ve babam, dedem tarihi metinleri bizlere okuttukları için Hz. Ali Cenknameleri, Hayber Kalesi, Battal Gazi Destanı ezberimdeydi neredeyse.

Rahmetli babam pehlivan hikâyelerini çok severdi. ‘Koca Yusuf’ başta olmak üzere hepsini okuduğumu hatırlıyorum. Murat Sertoğlu’nun kitapları… Atçalı Kel Mehmet Efe vardı mesela hiç unutmam. Sonra yine dedemin ve amcamın okuttuğu ozan hikâyeleri… Bizim ‘Hak Aşığı’ dediğimiz, Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Seyrani’nin hayatlarını anlatan kitaplar.

Yabancı yazar olarak ilk okuduklarım Michel Zevaco ve Louisa May Alcott’un kitapları idi. Daha sonra Orta 1’de bir edebiyat öğretmenimin tavsiyesi ile Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un kitapları ile tanıştım. O ve Ben, Yitik Cennet…

“Üniversiteyi kazanma haberini Necip Fazıl’ın yanında aldım.”

Lise bitiyor ve siz üniversiteyi Kayseri’de okuyorsunuz. Kayseri’de kalmak yolunuzu tayinde nasıl bir tesirde bulundu?

Kayseri İlahiyat Fakültesini kazandığımda tamamen mucizevi bir biçimde Necip Fazıl’ın yanındaydım. O, beni ‘oğullarım’ dediği Söğüt Fikir Kulübüne, yani Ali Biraderoğlu’na gönderdi. Hem üniversite eğitimimi sürdürdüm hem de orada hem okudum hem öğretmenlik yaptım. Hâlâ da Söğüt oturmalarımız, okumalarımız devam eder. Ve Akabe Kitabevi… Bu iki muhit zaten üniversite gibiydi.

Üniversite hayatım çok kitap okuyarak, üniversite dışı hayatım da Söğüt’te düzenli derslere, Akabe’de sohbetlere katılarak geçiyordu. Söğüt’te de Akabe’de de hatta Kıvılcım’da da çok yoğun bir kültürel iklim vardı. Onları imkânlarım nispetinde değerlendirdim her daim.

Akif Emre’yi Söğüt’te tanıdım. Aydın Karakimseli’yi hem Söğüt’te hem Akabe’de tanıdım. Kayseri benim için aynı zamanda Davud Kayseri, Seyyid Burhaneddin, İbrahim Tennuri ve Mimar Sinan’dı. İz’lerim ve göstergelerim çoktu bu şehirde.

“İslamcıların iddiaları insanlık adına insani tek söylemdi.”

1980’ler Türkiye’nin yeteri kadar incelenmemiş bir dönemi. Fakat sosyolojik ve politik anlamda bugünü şekillendiren öz, o dönemde. Tartışmalar, farklı kesimlerin birbirini tanıma çabası ve elbette İslamcılığın yükselişi… 1980’lere şimdiden baktığınızda ne görüyorsunuz?

Söğüt’te ve Akabe’de olmanın en önemli etkisi, zamanı ve mekânı daha iyi hissedebilme imkânını veriyordu. 80 sonrası dünyada ve Türkiye’de neler olduğunu çok iyi fark ediyorduk. Söğüt’te NATO’nun İslam ülkelerinde düşündüğü ‘Yeşil Kuşak Projesi’ ile ilgili metinleri okuyorduk mesela. Akabe’de entelektüel düzeyde bunun tartışmalarını yapıyorduk.

Sadece İslamcılığın değil, eş zamanlı olarak muhafazakârlığın ve dindarlığın da yükseldiği dönemlerdi o dönemler. Nitekim Söğüt’te Ali Biraderoğlu ile dindarlaşma, Müslümanlaşma, muhafazakârlaşma tartışmaları yapıyorduk.

1995 yılında ‘Dindarlaşma-Müslümanlaşma’ diye bir yazı yazmıştım Akif Abi’nin de tavsiyesi ile. 80 sonrası dindarlaşmanın muhafazakârlaşma ve dolayısıyla modernleşme ve sekülerleşme süreci olduğunu, bunun İslamcılık ve Müslümanlaşma ile ilgisinin olmadığı yazıyordum. ‘Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi’ kitabım öyle çıktı ortaya.

Şimdiden o döneme baktığımda kendi açımdan keşke haklı çıkmasam dediğim çok hadise var. Modernleşmenin doğal sonucu olarak yükselen muhafazakârlaşmanın İslamcılığı daha modern ve selefi bağlama taşıyacağını, asıl İslamcıların ise tek tük, kıyıda köşede kalarak seslerinin kesileceğini tahmin ediyordum hep. Öyle de oldu. Olmasaydı keşke. Çünkü ne olursa olsun sadece bu coğrafyanın değil tarihin, modern süreci benimseyerek yaşayan insanların bile tek çıkar yolu İslamcıların iddiaları, tezleri ve görüşleri idi. Çünkü insanlık adına insani tek söylem onların söylemi idi.

Modernitenin tek boyutlu dogmatik ve baskıcı tutumuna karşı insan için başka türlü yaşayabilmenin, inanabilmenin, bakabilmenin, görebilmenin imkânını sunuyorlardı. Bütün karamsarlığıma, modernist, selefi ve muhafazakâr bağlamın kuşatmasına ve boğma çabasına rağmen hâlâ bu imkânın söz konusu sessizliğe rağmen kendini muhafaza ettiğine inanıyorum.

“Akif Emre benim için fakülte gibiydi.”

İlahiyat eğitimi aldınız fakat okuma-anlama çabanızı geniş bir yelpazeye yaydınız. İlahiyat eğitimi almanızın zihinsel çalışmalarınıza katkısı ne oldu?

İlahiyat Fakültesinde okurken sadece ilahiyat okumuyorsunuz. Felsefe, edebiyat, tarih, sanat, sosyoloji, psikoloji neredeyse sosyal bilimlerin her alanına dair okuyorsunuz. Bu müthiş bir zenginlik. Şu anki müfredatı bilmiyorum ama bizim dönemin böyle bir avantajı vardı. Mesela bir felsefe mezunu ilahiyatı sizin kadar bilemezdi. Lakin siz felsefeyi en az onlar kadar öğrenme imkânına sahiptiniz. Tabi ki her şey okulla muallel değil. Asıl okul dışı etkinlikleriniz, okuma biçimleriniz daha çok belirleyici oluyor. Bu anlamda özellikle Söğüt ve Ali Biraderoğlu, Akif Emre benim için ayrı ayrı fakültelerde okumak gibi bir şeydi.

İlahiyat Fakültesinde okumak okulun içinde ve dışında sizin için zengin kitap, kültür, sanat, düşünce muhitlerinin varlığını hissetmenizi de sağlıyor. Bu da çok önemli.  Ben sadece İlahiyat Fakültelerinin değil sosyal bilimlerle ilgili her bölümün önemli olduğunu iddia edenlerdenim. Dünyadaki mekanik bağlama onların dışında direnecek veya farklı bakış açıları getirecek kimse yok.

“Şehir anlamın tahakkuk ettiği yerdir.”

Şehir kültürü üzerinde çalışanların sayısı çok değil. Fakat sizin Kayseri şehir kültürü ile ilgili bir tarafınız da var. Genel anlamda şehir kültürü çalışmaları ve özelde Kayseri için neler söylersiniz? Sizin şehirleriniz hangileri?

Elbette bunun Kayseri/İstanbul ekseninde yaşamamla ilgisi var. Bir kere Mimar Sinan’ın doğduğu şehirde yaşıyorum ve bu şehir aynı zamanda Selçuklu şehri. İstanbul da inşası, imarı itibari ile bir Mimar Sinan şehri. Tabi burada en önemli etken Akif Emre.

Akif Abi Turgut Cansever üzerinden Mimar Sinan’a giden bir yoldu bizim için. Şehir fikrinin İslam düşüncesi ile bağlantısını biz ondan öğrendik. İslam kelamının, fıkhının ve irfanının ete kemiğe büründüğü alan şehirlerdi çünkü. Turgut Cansever’in deyişiyle cennetlerdi. Dolayısıyla şehir inandığımız dinin, inancımızın, anlamın tahakkuk ettiği yerdi. İslam’ın salih amel bağlamında ete kemiğe büründüğü mekânda müşahhaslaştığı yerlerdi. Rahmetli Turgut Cansever ve Akif Emre bizim şehir yanımızdı gerçekten de.

Bugün Türkiye’de şehir, bir fikir ve düşünce olarak ciddi anlamda tartışılıyor. Modernleşmenin acımasız tek düzeliğine ve istilasına rağmen başka türlü zaman ve mekân anlayışları ciddi anlamda dile getiriliyor. Şehir dergileri, şehir merkezli düşünce kuruluşları ile bu gittikçe de çoğalıyor. Bunlar elbette tek başına bir anlam ifade etmese bile geçmişe göre bir bilince ve idrake dönüşmesi bakımından önemli.

Benim şehirlerime gelince tabii ki Mekke, Medine, Kudüs’ü merkeze aldığınızda İstanbul, Bursa, Edirne, Halep, Bağdat, İsfahan, Semerkant, Buhara, Saraybosna, Üsküp, Gırnata, Mardin başta olmak üzere pek çok şehir sayılabilir. Ama bunlardan hangisi denirse, Kudüs ve İstanbul öne çıkar… Hem anlam hem de temsil itibari ile.

Âkif Emre
Fotoğraf: Dursun Çiçek

“Akif Emre benim için gönül abisiydi.”

Türkiye’de İslamcılık düşüncesinde özgün ve değerli bir konumu olan bir ismi sormak istiyorum size: Akif Emre. Genç yaşında kaybettiğimiz Akif Emre ile ilgili daha önce yazılar da yazdınız. Kendisiyle tanışıklığınız ne zamana dayanıyor ve aranızda nasıl bir ilişki vardı?

Akif Abi ile Kayseri’de Söğüt Fikir Kulübünde 1983 yılında tanıştım. O dönem İstanbul’a gitmişti ve bayram dolayısıyla Kayseri’ye gelmişti. Sonra 1991 yılına kadar benim öğrenci olmam onun İstanbul yoğunluğu ile kesintili bir süreçte ilişkimiz bir türlü devam etti. 1991 yılından itibaren ise hiç kopmadan devam etti. Eşi Dürdane Hanım benim sınıf arkadaşımdır. 1991 yılından itibaren ben İstanbul’a gittiğimde (çok sık giderdim) o Kayseri’ye geldiğinde hep beraber olduk. Gelip gidemediğimiz zamanlarda ise sürekli ve düzenli olarak telefonla görüştük.

Benim açımdan o bir fikir abisinin ötesinde gönül abisiydi. Akif Abi değil, abi derdim. Çekindiğim ender insanlardandı. Kendime çeki düzen verirdim onunla. Arkadaştı, dosttu… Sonsuz güveni sadece onda hissettim. Her şeyinizi paylaşabileceğiniz bir insandı. Bir yanlışımda bir hatamda “Ne yapıyorsun?” deme hakkı vardı. Bizi bizden daha çok düşünürdü.

Pek çok yazısının ilk hâlini okuyan, yazma anına şahitlik eden, belgesellerini ilk izleyen, kitapları ile ilgili ilk okumaları yapan bir insan olurken; benim yazılarımı, kitaplarımı kendisiyle istişare ettiğim, fikirlerini aldığım ve fikirlerinden çokça etkilendiğim bir insan. Bendeki şehir, dağ fikrinin sahibi. Ben kendimi onun ailesinin bir ferdi olarak kabul ederdim. O da benim ailemdendi zaten. İnsânî kurbiyyetin yanında fikrî kurbiyyet daha baskın ve belirleyici idi elbette.

Akif Emre’nin İslamcılık hareketi ve müktesebatı içindeki yeri ve önemi nedir?

Akif abi akademik ve sistematik anlamda bir İslamcılık kitabı yazmadı. Ama düşünceleri, köşe yazılarındaki bütünlük ve süreklilik o kadar sistematik ve bilinçlidir ki bütün yazılarını tarihi sırasına ve bağlamına göre okuduğunuzda hem akademik hem sistematik bir düşünür çıkar karşınıza.

Onun İslamcılık düşüncesinin içinde yaşadığı dönemdeki çoğu insandan farkı, hem geleneğe ve tarihsel tecrübeye bakışında hem de bugünü yorumlamasında ve bugün ve yarın için tekliflerinde ortaya çıkar.

Onda ne selefilerin tarihsel tecrübeyi yok saymasını bulabilirsiniz ne de modernist İslamcıların tarihi tecrübeyi modern paradigmaya indirgemesini bulabilirsiniz. Muhafazakarların nostaljik, romantik, hamaset kokan oportünist tavırlarını da asla göremezsiniz.

O bu anlamda bir geleneğin devamı olduğu gibi kendine mahsus yorumları olan bir insandır. Özellikle son yüz yıldır modernleşmesine/muhafazakârlaşmasına, selefileşmesine rağmen İslamcılık düşüncesini diri tutan, onu bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü olarak anlatan, İslam’ın bir din, düşünce ve medeniyet tasavvuru olarak bir ütopya ve distopya olmadığını, Müslümanların tarihi tecrübesinin ve medeniyet müktesebatının toplamı olduğunu ısrarla belirtmiştir. Gezdiği şehirleri, mekânları hep bu anlamda gezmiş, bu anlamda yorumlamıştır. Modern bağlama karşı zerre kadar kompleksi olmayan bir insandı Akif Emre. Asla indirgemeci yorumlara girmemiştir.

İslamcılık düşüncesi içindeki kırılmalara, sapmalara rağmen hem kavramsal olarak hem de muhteva olarak bağlamı diri ve canlı tutmuştur. İslamcılık düşüncesi içerisindeki modernleşme tavırlarına karşı olduğu kadar muhafazakârlaşma tavırlarına da karşı olmuştur. Hatta ikincisine daha da karşı olmuştur. Bu anlamda onun İslamcılığı tarihin belli bir döneminde arızi olarak çıkmış bir sürece tekabül etmez.

Akif Emre, İslamcılığı hem düşünce geleneği hem medeniyet olarak İslam’ın kelam, fıkıh, irfan ve hikmetine yaslanan hem bir tarihi tecrübe hem bir duruş hem de yeni zamanlara sözü olan, iddiası olan bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak yorumlar. Çünkü onun İz’ler ve Göstergeler kavramsallaştırması nasıl tarihi tecrübeye bir göndermeyse, Çizgisiz Defter’i bugüne inşa edilecek yeni te’vile yeni yoruma tekabül eder.

İslamcılık düşüncesi içinde yaptığı iç eleştirilere rağmen asla ve asla ‘İslamcılık bitti, tükendi, geçti, gitti.’ söylemlerine kulak asmaz. Aksine bu söylemlerin bile onun diri olduğunun göstergesi olduğunu o sonsuz gönlü, kalbi, dili ve kalemi ile yazmaktan, konuşmaktan usanmaz. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi onun anladığı manada İslamcılık, sırf 19. yüzyılda moderniteye reaksiyon olarak çıkan bir bağlama sahip değildir.

Onun anladığı ve anlattığı manada İslamcılık, İslam düşüncesinin hayat nizamı ve dünya görüşü ile ilgili bağlamıdır. Yarım oluşların gerçek oluşlar önündeki engeller olduğu bilincini hiç yitirmeden bir takım sapmalar, kırılmalar var diye ana iddiadan ve iddialarından asla vazgeçmez. Şu an Rabbim nasip ederse ‘Akif Emre/Tek ve Tenha’ isimli bir kitap hazırlığım var. Mayıs ayına yetiştirmeyi umuyorum. Kitap ana hatları ile onun İslamcılık düşüncesini analiz ediyor…

“Dağ dediklerim insan, insan dediklerim dağ”

Yeni çıkan kitabınızdan söz etmek istiyorum: Benim Dağlarım. Dağ imgesini ve dağın kültüre, insana düşen gölgesini yazıyorsunuz. Neden dağ?

Henüz ortaokulda iken Kur’an-ı Kerim meali okuyordum. Cenab-ı Hakk’ın emaneti önce dağlara teklif ettiğini okuduğumda nevrim döndü. O günden sonra hep bunu anlamaya çalıştım.

Hz. Adem’in Havva ile Arafat’ta buluşması, Nuh’un gemisinin Ararat/Cudi’de yeniden hayata dönmesi, Efendimiz’in Nur Dağı ve Uhud Dağı bağlamı, Hz. Musa ve Tur dağı, bütün peygamberlerin ve velilerin dağ ile bağları beni içten etkiledi.

Köyümüzde evimizin hemen arkasında Erciyes’e de benzeyen Kartal Kayalıkları’nı seyredişim, oraya gidip zirvesinden Erciyes Dağı’nı keşfedişim, memleketimin ‘Çiçekdağı’ olması hep üst üste gelen hususlar. Ve daha sonra Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Ali Biraderoğlu, Akif Emre gibi tanıdığım dağ gibi insanlar. Artı bu insanlardan hareketle Turgut Cansever’den Ebu Hanife’ye giden benim ‘Hikmet Dağı’ dediğim düşünce dağlarım…

Dolayısıyla benim dağ dediklerim aslında aynı zamanda insan, insan dediklerim aynı zamanda birer dağ. İbn Arabi’nin Füsus’unu okurken her peygamberi bir dağ olarak düşünerek okurum hâlâ.

Ebu Hanife, İmam Maturidî, İbni Sina, İmam Gazali, Fahreddin Razi, Yunus Emre, İbn Arabi, İbn Haldun, Taşköprülüzade, Mimar Sinan, Evliya Çelebi, İmam Rabbani, Abdülkadir Meragî, Itri, Bekir Sıtkı Sezgin, Neşet Ertaş bunlar da benim dağlarım. Yunus’un deyimiyle dağ içinde gördüklerim. Dolayısıyla dağ bir yükseklik, çıkıntı, kaya veya taş parçası değil… Nitekim kitabımın başlığının ‘Dağın Ötesi’ olmasının sebebi de budur.

“Dağ yükselmeyi, umman derinleşmeyi temsil eder.”

‘Ova berekettir, dağ meşakkat ve uzlet.’ diyen bir kimse size yakın düşer mi?

Elbette. Lakin ovadan ziyade dağ ile deniz arasında bir bağlam kurarım ben. Dağ yükselmeyi ve yücelmeyi, umman ise derinleşmeyi temsil eder bende. Başka bir deyişle dağda dışa yolculuk, ummanda içe yolculuk. İkisi de aynı benim için… Sonuçta umman da içine dağ. Dağın dışına umman olduğu gibi.

“Kitaplarla yaşamak hayat nizamımın bir parçası.”

Kütüphanenizi bir gün bağışlamak isteseniz tercihiniz neresi olur?

Hâlâ okuyamadığım kitaplarım var. Rabbim ömür verirse bunları da okumak isterim. Kitaplarla yaşamak benim hayat nizamımın bir parçası. Ancak belli bir yaştan sonra elbette bağışlamayı düşünüyorum. Rabbim ömür verirse bu 65 de olabilir 70 de. Elbette bir üniversiteye vermek isterim öncelikli olarak veya bir araştırma merkezi de olabilir. İstanbul’da yakın zamanda araştırma merkezi diyebileceğim bir hayalimiz var. Eğer orası olursa muhtemelen kitaplarımı oraya bağışlarım. Hayırlısı diyelim.

 

Söyleşi

Evsizlerin Hâmisi Emin Kır Hoca

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım. Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti. Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış.

EKLENDİ

:

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım.

Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti.

Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış…

Ebu Eyyub el-Ensarî ve diğer pek çok sahabe gibi Hz Kaab (ra) da Rasulullah’ın müjdesine nail olmak arzusuyla Konstantiniye surları dibinde şehit düşmüş. Türbe ve Cami surların hemen yanı başında Haliç köprüsünün yanında altı dönümlük bir alanda yer alıyor.

Okuduğum broşürde Hz.Kaab Camii’nde;

-Sokakta kalan kimsesiz vatandaşlarımız için kış aylarında barınma yeri olduğu,

-Sabah-akşam çorba ve çay ikramı yapıldığı,

-Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere yardımcı olunduğu,

-Evsizler için sıcak su, banyo ve çamaşır imkânı olduğu yazıyordu…

Emin Hocayla bu güzel hizmetleri üzerine küçük bir sohbet gerçekleştirdik.

Sevgili hocam “Kıldır beşi al maaşı” demek yerine sizi böyle hayırlı hizmetleri yapmaya iten sebep nedir, nasıl başladınız?

Camimiz surların dibinde olduğundan madde bağımlısı insanların uyuşturucu içtikleri, sarhoşların bol olduğu bir yerdi burası. Camiye gidip gelirken korkuyordum. Zaman zaman önümü kesip benden para istiyorlardı. Ben de bir- iki lira veriyordum.

Daha sonra bunlara –Camide size sıcak çorba, çay yapayım içer misiniz? deyince memnuniyetle kabul ettiler. Böylece iletişime geçmiş olduk…

Artık bu bağımlı, evsiz gençler etrafımda toplanmaya başladılar. Birbirlerine haber verdikçe etrafımızdaki halka genişliyordu. Böylece güvenlerini kazandım, dostluk kurduk, artık birbirimize önyargısız bakıyorduk. İşte bu olay hizmetlerimizin başlamasına vesile oldu.

Çok güzel bir başlangıç olmuş Hocam Allah sizden razı olsun.

Camide Her gün sabah- Akşam Çorba ikramınız oluyor değil mi?

Evet, Cami avlusunda oluşturduğumuz mekânda sabah ve akşam sıcak çorba ikram ediyoruz. Bunun yanında çayımız da oluyor.

İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii

Ama benim asıl dikkatimi çeken barınma ve banyo hizmetiniz oldu?

Hocam zaten çayı çorbayı herkes veriyor, sokakta kalan insan için asıl önemli olan kış gününde başını sokacak, banyosunu yapabileceği bir yer. Biz camimizin altında yirmi kişinin kalabileceği bir misafirhane oluşturduk.

Ayrıca Haftada üç gün banyo imkânı sağlıyoruz, sabah dokuzdan akşam yediye kadar…

Herkes için Havlu, iç çamaşırı, çorap ve temizlik malzemesinin içinde olduğu birer temizlik setimiz var bunlar da bizim hediyemiz oluyor. Günde en az yirmi kişi banyo hizmetinden faydalanıyor.

Sadece sokakta yaşayanlar mı, yoksa iş için İstanbul’a gelmiş kalacak yeri olmayanlar da kalabiliyor mu misafirhanede?

Tabii ki hocam, otuz güne kadar kalabiliyorlar, hatta iş bulunca ilk maaşlarını alıncaya kadar bir ay daha misafir ediyoruz.

Bir de bizim buyuru panomuz var, iş bulmak için gelenlerin bilgilerini, mesleklerini, orada paylaşıyoruz, Cumaya camimize gelen işverenler zaman zaman bunların içinden kendilerine lazım olan elemanı da seçebiliyor.

Maşallah İş-Kur gibi de çalışıyorsunuz

Hocam İslam’da cami böyle olmalı esasında, sadece namaz kıl vaaz dinle, git olmamalı…

Hizmetlerinize çevreden destek geliyor mu hocam?

Elbette, bizim hizmetlerimizi duyanlar, hayırseverler destek oluyor, Allah onlardan razı olsun. Hatta Eyüp sultana ziyarete gelen bazı hanımlar biz de yemek yapalım getirelim diyorlar. Ben de pasta börek yapın getirin, hatta kendi ellerinizle dağıtın burada diyorum..

Yaşadığınız ilginç hatıralarınız vardır, bizimle paylaşabilir misiniz?

Bizim aylık kumanya dağıttığımız ailelerimiz de var… Bir abla kumanya paketini almış metrobüse doğru giderken yolda bıçaklı bir kapkaççı önünü kesmiş elindeki paketi almaya çalışınca Hanımefendi “Erzak paketini aşağıdaki camiden aldım git sen de oradan iste!” deyince,  kapkaççı vatandaş onu bırakıyor ve “Emin Hoca’nın camisi o, hoca bize çorba ikram ediyor, güler yüz gösteriyor” diye bize minnettarlığından kapkaç yapmaktan vazgeçtiği gibi hanımefendiye yardım edip metrobüse kadar paketini taşıyor. Bu ilginç hadise de insanlara güler yüzle davranmamızın önemi açısından önemli bence.

Bir de hocam Geçenlerde bir genç geldi, cezaevinden çıkmış, uyuşturucu kullanmış, bir haftadır uykusuz vaziyette misafir haneye aldık iki gün uyudu. Bu arada biz Kaymakamlık, ilçe emniyet ve ilçe sağlık müdürlüğüyle koordineli çalışıyoruz. Polisler her gün gelip burada GBT yaparlar, kaçak falan var mı diye. Geçen sabah kimliği olmadığı için bu genci almak istedi polisler, genç misafirhaneden çıktığı gibi benim yanıma geldi. “Ben sizinle gelmiyorum, İmam abiye geldim ben, o beni bu illetten kurtaracak dedi. Aldım kaymakamlığa götürdüm, kimlik tespiti ve kimlik çıkarma işlemlerini yaptım. İnşallah AMATEM’e götürüp tedavisine başlatacağız.

Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere de yardımcı olduğunuzu öğrendik. İstanbul’un her yerinden size geliyorlar mı?

Bir vatandaşımız bize başvurduğu zaman öncelikle hangi ilçede ikamet ediyorsa o ilçenin müftülüğünü arayarak, oradaki Dînî Rehberlik Bürosuna yönlendiriyoruz. Geçenlerde eşiyle problemi olan bir kardeşimiz bizi duymuş, geldi. Bu vatandaş eşini öldürmek için pusuya yatmış. İlgilendik, yapma etme, sana bir iş buluruz, sorunlarını çözeriz dedik. Bir hafta misafir ettik, sohbet ettik vazgeçirdik. Şimdi duyuru panomuza ismini, vasfını yazdık, inşallah iş de bulacağız.

Allah sizden razı olsun hocam, siz ilgilenmeseniz az ilerinizde kiliseler var, belki bu gençler üç-beş kuruş yardım karşılığında dinlerini değiştirecekler. Siz İmamlığın sadece namaz kıldırmak ve vaaz etmekten ibaret olmadığını bize gösterdiniz. Rabbim toplumun derdiyle dertlenip yarasına merhem olmaya çalışan imamlarımızın sayısını artırsın.

Hizmetleriniz daim olsun hocam…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual- Ömer Aksoy/Öğretmen

1965 yılında Trabzon da doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Trabzon İmam Hatip Lisesinde okudu. İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Aksoy, lisans eğitiminin ilk iki yılını Erzurum’da; son iki yılında Bursa’da okudu. Öğretmen ve idareci olarak Mardin, Bayburt ve Türkmenistan’da görev yaptı. Halen Trabzon ‘da öğretmenliğe idareci olarak devam eden Ömer Aksoy’a göre sevginin tanımı ”Masum İlkokul aşkları” şeklinde oldu.

EKLENDİ

:

1-  Sizi çarpan ilk kitap?

Huzur Sokağı- Şule Yüksel Şenler.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Safahat- Mehmet Akif Ersoy.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mehmet Akif Ersoy.

 4- Şiir mi, düzyazı mı?

Şiir tabii ki.

5-  İzlemelere doyamadığınız film?

Aamir Khan- Dangal.

 6- Dizi, film, belgesel?

Dizi.

7- Sizi en çok ne üzer?

Yapmadığım bir şeyle itham edilmek.

8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Dünyada ölümden başkası yalan- Candan Erçetin. 

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Bursa.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

Sevgi-Umut-Yardımlaşma.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

Hikaye…

12- Nefret ettiğiniz kelime?

Yalancı.

13- Başarı sizce nedir?

Hedefi için çaba göstermek.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Kitaplarım.

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Bir kurşun kalem. İlkokul öğretmenim Ali Haydar İslam ‘dan.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Erzurum İlahiyatta Hazırlık sınıfı muafiyet sınavını kazandığımı panoda gördüğüm gün.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Facebook.

18- Sizce çocukluk?

Köyde sığır çobanlığı.

19- Sevgi neydi?

Masum İlkokul aşkları.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Eşimle birlikte hac yolculuğu.

21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Fransızca.

22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Gün bu gündür.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Fırsat eldeyken daha çok yer gezerdim.

24- Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Bu konuda haklı olduğumu bildiğiniz halde niçin söyleyemezsiniz.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bir büyük köy olan dünya hepimize yeter birbirimizin haklarına riayet edelim: Merhamet…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual-Kürşat Dulkadir/Daire Başkanı

1979 yılı Malatya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Malatya’ da bitirdi. Lisans öğrenimini Sütçü İmam Üniversitesi Kimya bölümünde, yüksek lisansını Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde tamamladı. Yaklaşık 16 yıllık Tokat mesaisinde 4 yıl öğretmenlik 12 yıl çeşitli kademelerde idarecilik yaptı. 2019 yılında Özel Eğitim ve Rehbelik Hizmetleri Genel Müdürlüğüne ‘Daire Başkanı’ olarak atandı. Evli, bir erkek bir kız çocuğu bulunmaktadır. Kürşat Dulkadir’in aldığı ilk hediye tuttuğu oruca karşılık yengesinin kendisini sırt üstünde mahallede gezdirmesi oluyor.

EKLENDİ

:

1- Sizi çarpan ilk kitap?

Âmâk-ı Hayâl.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Kürk Mantolu Madonna.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mitat Enç.

4- Şiir mi, düzyazı mı?

Düzyazı. Ayrıntılı anlatmayı severim.

 5- İzlemelere doyamadığınız film?

Akıl Oyunları.

6- Dizi, film, belgesel?

Film, bazen kurgu bazen gerçek ama ufku geniş filmler

7- Sizi en çok ne üzer?

Çaresiz kalmak, çözüm bulamamak, hele de sevdiğin biri için.

 8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter. Bağda bahçede çalışırken babam mırıldanırdı.

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Malatya/Malatya.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

İman, Çocuk, Haysiyet.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

İnşallah.

12- Hoşlanmadığınız bir kelime?

“Bana ne” ne kötü kelime.

13- Başarı sizce nedir?

İnsanın hayata geliş gayesini yerine getirmesidir başarı.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Aile, akraba, dost, ahbap, arkadaşlar…

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Hatırladığım ve unutamadığım ilk hediyem büyük yengemden. İlk tuttuğum oruca karşılık sırt üstünde mahalle gezisi.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Oğlum Göktürk’ün dünyaya geldiği gün. Aynı günde her an birbirini kovalayan o heyecanı, korkuyu, sevinci unutamam.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Günü kapatırken twittera bakarım. Diğerlerini pek kullanmam.

18- Sizce çocukluk?

Her daim keşke diye iç geçirdiğim, huzur, saflık, kaygısızlık.

19- Sevgi neydi?

Babamın “Vay! Allah’ına kurban” demesiydi sevgi.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Bir üniversitenin bir fakültesinin dekanına “Haksızlık yapıyorsunuz!” diyemedim hala uhdedir içimde, sonra hoca vefat etti.

 21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Ne yazık ki İngilizce.

 22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Soyadımdan dolayı Osmanlı-Yavuz dönemi.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Üzüldüğüm bir çok şeye üzülmezdim.

24-  Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Ben hala sizin küçük oğlunuzum.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bazen yola fırlayacak kediyi korkutmaktır geri kaçsın diye, bazen fırçayı yiyeceğini bile bile uyarmaktır arkadaşını, amirini, memurunu, büyüğünü, küçüğünü, bazen bir film seyrederken ağlamaktır acılı babaya, anneye… Doğru sözdür, merhamettir, kararmamış kalptir insaniyet.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar