1. Anasayfa
  2. Söyleşi

Yazar ve Şair Mehmet Aycı ile Söyleşi-Aralık 2024

Yazar ve Şair Mehmet Aycı ile Söyleşi-Aralık 2024
0

“Eş” Güçlendirilmiş Öznedir.

Söyleşen: Gamze 3.Karakaya

Edebiyat dünyasına ödüllü birçok eseri ile katkı sağlamış saygıdeğer yazar ve şair Mehmet Aycı ile İnsaniyet, Eğitim, Kültür ve Sanat Derneği olarak keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.  Röportajda Aycı ile son kitabı “Eş ve Karşı-Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet” kitabı üzerine eş, dil ve dilin eşi kavramları çerçevesinde Türkçenin tüm ötekileştirmelerin ötesinde varlığı nasıl tanıyıp kuşattığı üzerine konuştuk.

 “Türkçenin inşa ettiği evrende cinsiyet ayrımına yer yoktur. Her varlık ona verilen izafi “kimlikle değil, bizatihi var oluş değeriyle muhatap alınır. Özne kabul edilir.”

Kitabınızda Türkçe’nin kuşatan ve kapsayan bir dil olarak toplumsal cinsiyet konusunun ötesinde varlığın hiçbir türüne karşı eşitsizliğe mahal vermeyecek bir yapıya sahip olduğunu dört temel tezle vurguluyorsunuz. Gerçekten özgün ve ilk olma iddiasını taşıyan bu eseri yazmaya nasıl karar verdiniz?

Türkçe başkalaştıramaz, ötekileştiremez. Türkçe düşmanlaştıramaz. Türkçe varlık merkezli yapısıyla kapsar ve kuşatır. Karışır ve karşılar. Varlığa eş ve eşit durur. Varlık burada her şey. Türkçenin “eşli” yapısı bildiğim bir şeydi. Tasarı dosyalar arasında bir klasörde son on yılda aldığım notlar bekliyordu. Kitap olarak düşünmedim başta. Bir yazı konusu olarak baktım. DTCF’de antropoloji okumaya başladığımda farklı bölümlerden “toplumsal cinsiyet” dersleri de aldım. O zaman kitaplaşmasına karar verdim ama yine de önceliğim değildi. Beden antropolojisi çalışmaya niyetliydim. “Türk bedeni” hiç çalışılmamış. Beden antropolojisi ve dil antropolojisinin alanına giren bir çalışma yapmak istedim. Beden Arapça biliyorsunuz. Vücut da öyle. Gövde Türkçe. Dağın gövdesi, kayanın gövdesi, ağacın gövdesi, insanın gövdesi… Gök’le mi yoksa gövermek/yeşermek/yaşamak fiilleriyle mi alakalı. Gövde dilde nasıl gövdeleşir. Dil gövdeyi nasıl işlevsel kılar. Tezim için seçtiğim ilk konu buydu. İkinci konum ise Türkçenin eşli yapısı. Kararı hocam verdi.

Bu kitabı yazarken özel bir araştırma yaptınız mı? Kitabın hazırlığındaki araştırma sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Kitabın dip/notları ve kaynakçasının bir “çerçeve” sunduğunu görebilirsiniz. Bir konuyla uzun yıllardır ilgileniyorsanız ve okuma yapmışsanız, bunu kendiniz için yapsanız bile ileride o konuyu kitaba dönüştürmek istediğinizde işiniz biraz daha kolay. Bibliyografya biliyorsunuz. Hangi konu nerede var aklınızda. Zaten üzerine düşündüğünüz bir konu. Yazması iki ay sürdü. Bu işin kolay tarafı. Zor tarafı ise Türkçenin sözdizimi, yapısı ve evreni itibariyle eşli oluşuna dair Türkçede tek metin yok. İşteş fiili doktora tezi olarak çalışanlar bile meselenin farkında değil. Sözdizime dair yaptığınız çözümlemede “teyit” alacağınız kimse yok. Dilbilimci arkadaşları ikna edene kadar göbeğim çatladı. Sözlükleri kullandım, kaynakçada da var. Ancak etimoloji sözlükleri sözcüğün köken anlamına dair pek bir şey vermiyor. Tietze de öyle. İlk rastlanan kayıtlar, metin örnekleri vesaire. Nişanyan sağ olsun, yine en fazla işime yarayan o oldu. “Özel araştırma”dan anladığım “bana özel” bir şeyse, bu metnin oto-etnografik tarafını oluşturan bölümü aynı zamanda. Annemin ve onun çevresinin dil kullanımı özel araştırma olarak adlandırılabilir. Türkçeyi benim bildiğim kadar pek çok insan biliyor ve kullanıyor. Ancak Eş ve Karşı’da görüleceği gibi, dilin içinde yaşayan zihniyeti ve evreni onu kullanırken fark etmiyoruz. Dilimize dair düşünmüyoruz çünkü.

 “Eş güçlendirilmiş öznedir. Bir olduğu kadar ikidir. İki olduğu kadar birdir. Türkçenin temsil ettiği değerler bütünü eşlidir. Bu değerler bütünü erilliği ve dişiliği aynı denklikte görür ve birinin diğerini baskılamasına meydan vermez.”

Türkiye’de toplumsal cinsiyet ayrımının bulunmadığını özellikle dilimiz, geleneklerimiz ve köklerimizden örneklerle açıklıyorsunuz. Türkçe’nin “Eş” kelimesiyle varlığın eşe sahip olan bir diğerini güçlendirici etkiye sahip olduğunu yukarıdaki ifadelerinizle açıklıyorsunuz. Dilimizin konuya olan bu yaklaşımını daha fazla nasıl ön plana çıkabiliriz. Türkçeyi kullanan bizlere düşen sorumluluk nedir? Dilimizin bu imkânını kullanmak için günlük dil kullanımında neler yapabiliriz?

Bir şey yapmamıza gerek yok. Dil tabii haliyle hükmünü yürütüyor. Bir şey yapması gerekenler Türk sosyal bilimcileri. Onlar, istisnalar dışında söylüyorum, evet onlar, malzeme devşirmeyi, araştırma sonuçları yayımlamayı, metin neşretmeyi “bilim” olarak gördükleri sürece bir yere varamayız. Dil onların sakalına gülmeye devam eder. Batı Avrupa ve Amerika’da dilbilim çalışmaları antropolojin önünü açıyor, sosyolojinin önünü açıyor. Daha ileride. Bazen, Heidegger’in Türkçe bilmemesine yanıyorum. Bizde ise dilin köpüğüyle bile yeterince ve kuşatıcı şekilde ilgilenilmiyor. Bu niye “köpürüyor” diye düşünülmüyor bile. Kendi alanında Türkçenin ne dediğine, nasıl bir gözle baktığına dair hangi sosyal bilimcimizin araştırması var Allah aşkına. Onlar batılı kuramları bildiklerini göstermek için makale yazıyorlar. Bak ne kadar çok biliyorum. Kuramın toplumbilimsel anlamda oto-etnografik olduğunun bile farkında değiller. Kendi kuramını oluşturan kaç metin var Türkçede? İki elin parmaklarını geçmez.

“Birin iki olması durumu hem biyolojik hayatın hem de toplumsal hayatın devamının temel koşuludur. Varlık birin iki olmasıyla kimlik ve anlam kazanır.”

Bu ifadelerinizle hem dilimizde hem de kültürel yaşamımızda eril ve dişilin karşıtlıktan ziyade birbirleriyle anlam kazandıklarını vurguluyorsunuz. Bu konuyu biraz açabilir miyiz?

Tanrı birdir ve eşsizdir diyoruz. Türkçe söylediğimiz için Arap da İngiliz de böyle inanıyor diye düşünüyoruz. “Her şey Allah’tan” derken ne demiş olduğumuza dair düşünmeden söylüyoruz ancak varlığın tek kaynaklılığı ve “doğma” anlamında gerçekten doğruyu söylüyoruz. Varlık bir. Ondan türeyen başka bir, iki. Hem bir hem iki. Asıl birin yanında onun “bir” şahsiyeti var ancak asıl birle illiyet ve aidiyet bağını Türkçe sağlıyor. İki, “eki”, yani birin eki. İkiden sonraki çoklu sayılar da iki. Üç iki mesela. Dört iki. Biz öbürü derken “o biri” diyoruz. Dışımızdaki her şey öbürü. Tanrı’ya göre de öyle. Burada cinsiyet ayrımı olmadığı gibi canlı cansız, soyut somut ayrımı da yok. Siz “iki” konusundan alıntıyla sorduğunuz için söyledim. Varlık eşleniyor, iki oluyor. Eş veriyor. Bir olmadan ikinin bir anlamı yok. Bir olmazsa iki yok zaten. İki olduğu için biz biri anlıyoruz. Anlamlı kılıyoruz. Ben birim, sen ikisin. Sana göre sen birsin, ben ikiyim.

Toplumsal cinsiyet rollerinin cinsiyetçi dağılımının toplumsal bir sorun olduğu ve en temelde bu soruna kaynaklık eden faktörlere odaklanılması gerektiği üzerinde duruyorsunuz. Konuya ahlaki ve yansıtma olmaktan uzak bir ölçüde nasıl daha doğru yaklaşabiliriz?

Cinsiyetsizleştirmeyle olmaz tabii. İş adamını/kadınını iş insanı, bilim adamını/kadınını bilim insanı yapmakla bir şey yapmış olmuyoruz. Kadın ev işi yapar, çocuk doğurur Tevrat ayeti. Kadına güvenilmez, lanetlidir, zayıftır, aklı ermez, kandırılabilir, şeytanla iş birliği yapar Tevrat ayeti. Erkek dışarıda çalışır kadın evde oturur Tevrat ayeti. Tevrat Tanrı’sı erkek. Erkek merkezli bir kitap Tevrat.  Yahudilikteki ve Hristiyanlıktaki asli günah inancı bir travma doğurmuş. Tevrat’ın toplumsal cinsiyet rol dağılımını belirliyor. Uzun süren bir travma bu. Bu travmanın terapisi feminist hareketlerle, kadın hareketleriyle mümkün ancak. Batı bunu yaptı. Bu gömlek, bu şablon, bu dağıtılan roller bizimle ilgili değil. Hele Türkçeyle hiç ilgili değil. Şöyle bir ikiyüzlülük var; kimse kaynağa değinmiyor. Buradan çıkan kuramların Türklere uygulanabilirliği hiç sorgulanmıyor. Tohum ve Toprak etnografisi müellifinin kafasındaki şablon Gökler köyündeki kadının umurunda değil. O gömlek başka bir gömlek. Şimdi her üniversitede toplumsal cinsiyet dersi veriliyor. Kadın hareketleri ve kuramlar okutuluyor. En üstte Tanrı, sonra din büyükleri, sonra aile büyükleri. Hepsi erkek. Sonra erkek ve en altta kadın. Bu piramit bizdeki toplumsal cinsiyet rollerini karşılamaz. Kendi deli gömleklerini sanki biz de giyiyormuşuz gibi bir kabul var. Pratikteki karşılaşılan cinsiyet ayrımcılığını buraya bağlamak sorun olduğu gibi dil ve zihniyeti dışta tutarak ayrımcılığı gidermek de mümkün değil. Türkçenin hiçbir ayrımcılığa meydan vermeyen bir bilinç inşa etme potansiyeli var. Yeter ki dilimizin farkına varalım. Dil bize ne diyor. Dil bizi nerede konumlandırıyor.  Bizdeki eşitle Arapçadaki veya İngilizcedeki eşit aynı değil. Aynı düzlemde hizalanınca ayrımcılık ortadan kalkmıyor. Türkçede denk, değer kökenli. Her varlığı eş ve değerli gören bir dilden pratikteki ayrımcılığı da silecek bir bilinç inşa etmek mümkün.

Kitabı yazarken ya da bitirdikten sonra konuyla ilgili yeni bir keşfiniz oldu mu?

Türkçede “zıtlık” olmaması muhteşem bir şey. Biz ikili zıtlıklar üzerinden evreni okumuyoruz. Karşıt uydurulan bir sözcük. Zıt kelimesini karşılamaz. Bakın, karşılamaz diyorum. Karşının karışmakla, karmakla, karşılamakla aynı anlam evrenine sahip olması müthiş. Onun için kadın erkeğin zıttı olamaz. Gece gündüzün zıttı olamaz. Kadın erkeği, erkek kadını karşılar. Karşı örneklerden biri. Yoksa Türkçe her an yeni bir güzellikle size kendisini keşfettirir. Yeter ki ona yakınlaşın.

Peki konuyu çalışırken zorlandığınız noktalar oldu mu?

Linguistik Antropoloji alanında Türkçede kaynak yok, bu zorluklardan biri. Kelimelerin zihniyet ve anlam evrenine dair çalışma yok. Bu iki konuda zorlandım diyebilirim.

Kitabınız yayınlandıktan sonra aldığınız okuyucu geri bildirimleri nasıl oldu?

Daha çok yeni. Basılmadan önce birkaç arkadaşım okudu. “İlk”, “ufuk açıcı”, “öncü” gibi tanımlamalar oldu ancak genel okuyucu ne der bilmiyorum. Henüz hakkında yazılıp çizilmedi, konuşulmadı.

Bu konuda araştırma yapmak isteyen genç akademisyenlere veya yazarlara ne gibi önerilerde bulunursunuz? Sizce toplumsal cinsiyet ve dil alanında gelecekte ne gibi çalışmalara ihtiyaç duyulmakta?

Öneri haddim değil. Kendime söylediğim için önerebilirim. Eş ve Karşı bir kapı aralıyor. Dil, sosyal bilimlerde veri değeri en yüksek “malzeme”. Kendi dilinizi bilmeden, kendi dilinizin kodlarına aşina olmadan Türk sosyal biliminde vasat ve sıradan olarak kalmaya mahkumsunuz. Dil, toplumun kendisi çünkü.

Dijital iletişim araçlarının (örneğin, sosyal medya) dil ve toplumsal cinsiyet üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle tüm yaşamlarını bu mecralarda geçiren gençlerin bu konuya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gençler konusunda ümitvar mısınız?

Çok görmek bir noktadan sonra körlük yaratıyor. Çok şeye maruz kaldığınızda derinleşemiyorsunuz. Pürüzsüz, kusursuz, ütopik, rüyamsı bir hayatı hedef hâline getiriyor sosyal medya. Orada özne tornadan çıkmış gibi. Her kız “aynı” güzel, her oğlan “aynı” yakışıklı. Buraya kadar ayrı bir konu. Bir akıl sizin düşünme, bilme ve görme biçiminizi belirliyor. Pazarın tahkim edilmesine matuf her şey.  Siz ülke ve toplum olarak bir “Pazar” olarak görülüyorsunuz. Ne satabiliriz? Ürünü ne ölçüde çeşitlendirebiliriz? Pazarın devamlılığını nasıl sağlarız? Azami nasıl kâr ederiz? Her konu gibi toplumsal cinsiyet meselesi de pazarlanan bir şey. Ciddiye alalım mı? Elbette. Ancak tek başına değil. Sosyal medyanın sunduğu gerçeklik başka bir şey. İki kelime konuşamayan birisi orada hatip, 95 kilo birisi orada 48 kilo, korkak birisi orada dünyanın en cesuru olabiliyor. Sanal gerçeklik özneye yeni bir kimlik inşa ediyor. Bir yönüyle güvenli diğer yönüyle alabildiğine savunmasız. Dil sembollere çekiliyor orada. Yeniden damgalara, ikonlara, işaretlere dönüyoruz. Mağara duvarlarına, taşlara yazan ilk atalarımız gibi. Dilin zihindeki anlamı yine de değişmiyor. Türkçe sosyal medya dilini de kuşatacak, kendi kılacak kadar güçlü.  Ayrımcılığa karşı bir farkındalık da oluştuğunu düşünüyorum ancak araştırmaya değer; ne kadarı hayata “değiyor”, dönüştürüyor, bilmiyorum. Hayat başka bir şey çünkü, medya başka bir şey, sanallık çok başka bir şey. Ne kadar “sosyal” olsa da… Gençlerin sosyal medya kullanımı daha bilinçli ve sağlıklı. Onlar seçiyorlar, boğulmuyorlar, kaybolmuyorlar. Gençlerden elbette ümitliyim. Onlar bizden daha çok biliyorlar, daha çok yaşıyorlar ve daha yaşlılar. Bizde yaşlılık ihtiyarlıktan başka bir şey. Daha çok yaşayacaklar ve yaşatacaklar. “Kuru” değiller.

Bir söyleşinizde en üretken olduğunuz dönemlerin aslında iş olarak en yoğun dönemler olduğunu söylüyorsunuz? Bunun sebebini neye dayandırıyorsunuz?

Aziz Nesin’in “Sinekler” adında bir öyküsü var. Yazmamanız için istediğiniz kadar bahane bulabilirsiniz. Başınız ağrır yazmazsınız. İşte yoğunsunuzdur, önemli bir göreviniz vardır, kendine ait bir odanız yoktur, arayan çoktur, ne bileyim ortam müsait değildir. Ali Fuat Başgil’in okumak için yaptığı öneriler yazmak için de geçerli. Hem şikâyet etmek iyi bir şey değil. Edebiyat tarihimizde pek çok yetenekli kişi, “işi” ve “mazereti” dolayısıyla sönüp gitmiş. Mazeret yok. Yazı başat ilginizse, kendinizi yazarak inşa ediyorsanız mazeret yok. Kopma endişesi daha müteyakkız kılıyor beni.

Bir söyleşinizde “Her gün mutlaka bir şeyler okumaya çalışıyorum, okumadığımda bunun eksikliğini hissediyorum” demiştiniz. Bu alışkanlığı nasıl kazandınız?

Şimdilerde 10 bin saat kuralı diye bir kuraldan bahsediyorlar. Bir araştırmaymış bu. Herhangi bir alanda 10 bin saat amaca yönelik çalıştığınızda başarılı olmamanız imkânsızmış. On bin saat okumuş ve yazmış olabilir miyim? Bilmem. Belki de fazladır. Şaka bir yana da ister zevkine olsun ister hatıra binaen olsun ister bir amaca matuf olsun az da olsa okumaya her gün zaman ayırdığım için olabilir. Süre standart değil elbette. Bazen 10 sayfa okursunuz, bazen 200 sayfalık bir kitabı bitirirsiniz. Bazen birkaç kitaptan ikişer üçer sayfa okursunuz. Biliyorsunuz alışmak fiili işteş. Sonra alışkan/alışkın oluyorsunuz. Kitap benden alıyor ben kitaptan alıyorum ve alışıyoruz. Pek çok şeye alıştığımız gibi.

Yakın zamanda üzerine çalışmak istediğiniz sizi heyecanlandıran projeleriniz var mı?

Sorunuz bana eski kitapların arkasında “Yazarın basılacak kitapları” reklamını hatırlattı. O listelerdeki kitapların çoğu “vadedilmiş” olarak kalır. O duruma düşmek istemem. Var elbette. Nadir bir Nasrettin Hoca yazması ile Türk At Kültürü Sözlüğü bir yayınevinde bekliyor. Yarısı tamamlanmış “Ankara’yı Sevmek İçin Yüz Neden” kitabı var. Kitaplaşacak “kitap” yazıları var.  Yaşadıkça yazmaya devam.

İlgi, emek ve katkılarınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

 

 

 

 

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir