1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Gurbet Düğümü

Gurbet Düğümü
0

İstanbul’un ağır nemi, Zuzu’nun neşesini soldurmuştu. Tatlı mırıltılarının yerini, küçücük göğsünden yükselen hırıltılı bir yorgunluk almıştı.

Elimi sırtına koyunca usulca gözlerini kapatıyor, sanki “geçecek” der gibi bana sokuluyordu. Neyse ki tekir inadıyla kısa sürede toparlıyordu.

Yaralarımıza sessizce bir düğüm daha atıyorduk.

Zuzu’yu pencerenin önünde bırakıp, yeniden ayağa kalktığını görmenin huzuruyla evden çıktım.

Yolum Kanyon’a düştü. Mağaza girişine çöreklenmiş o tanıdık kedi, nöbetine devam ediyordu. Önüne bırakılmış mama ve su kapları, rengârenk oyuncaklar, pofuduk yatağı… Yarı kapalı gözlerle gelip geçenleri izliyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.

Bazen, hiçbir şey olmamış gibi durmak yetiyordu.

“Olur böyle şeyler, sıkma canını,” dedim usulca. Başını hafifçe kaldırdı. Zuzu’nun selamını bırakıp ayrıldım.

Öğle servisini atlatmış, tenhalaşmış bir lokantada ıspanağın yanına bir sütlaç söyledim. İnsan tek başına yemek yerken nasıl çiğneyeceğini bile unutabiliyor.

Az sonra girişten bir ses yükseldi:

“Konuşma ulan!”

Seksenini geçmiş bir adam, genç bir garsona bağırıyordu.

“Köyde senin gibi kırk köpek vardı kapımda!”

Tezgâhtakiler sustu. Müşteriler önlerine baktı.

Ben tabağıma biraz daha acı biber ekledim.

Çıkışta onu yine gördüm. Az önce öfkeden devleşen adam gitmişti; yerine, titreyen elleriyle ekmeğini çorbasına doğrayan biri kalmıştı. Sepetten biraz fazla ekmek almıştı belki.

Yüzü solgundu. Gözleri hâlâ birini arar gibiydi.

Levent’teki Barbaros Hayrettin Paşa Camii’nin girişinde bir kalabalık vardı. Bir kamyonetin önünde hayır lokması dağıtılıyordu. LED tabelada bir isim yazıyordu. Bu yanda, küçük plastik kaplardan lokmalarını alıp kürdanla ağızlarına götüren insanların o tanıdık hareketi… İçime çöken bir tezat.

Yol beni Zincirlikuyu’ya çıkardı. Girişte her zamanki kalabalık: güvenlik, siren, protokol. Hava kapalıydı; ince bir yağmur atıştırıyordu. Bilmediğim bir yöne saptım. Montumu kapattım, beremi geçirdim.

Mezarlığa adım atınca şehrin uğultusu bıçak gibi kesildi. Kabristanın kendine has bir ağırlığı vardı. Bahçıvan yoktu, ziyaretçi yoktu… Toprak, gürültüyü yutmuştu. Yağmur, taşlardaki yazıları bulandırıyordu.

Islak toprakta çürüyen otlar, sararan çimenler, çam kozalakları arasından yürüdüm. Bir süre sonra yönümü kaybettim ama telaş etmedim.

Burada kaybolunmazdı. Her yol bir tanıdık levhaya çıkar.

Başımı kaldırdığımda plazalar tepeme dikildi. Sessizliğin üstüne çökmüş soğuk gövdeler gibi duruyorlardı.

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın gasilhane çıkışı… Plazalara buradan bakınca manzara değişir. Mutluluk vaat eden pırıltılı panoların makyajı akar. Gökdelenlerin ayakucunda bir tabut atölyesi durur; karşısında cenaze nakil araçları sıra sıra dizilir.

Sevgiliye alınan pahalı parfümle cenazeye serpiştirilen gül suyunu ayıran şey, birkaç tuğlalık bir duvardır.

Gasilhane yokuşundan sola dönülen yer şehirdir: kalabalık, telaş, yokuşu ağır ağır tırmanan dolmuşlar… Küçük bir basket sahası, yanında daha da küçük bir park. Kazak işleyen bir nene, kaydıraktan kayan torunu.

Akşam sokaklara sızıyordu.

İstanbul susuyordu.

Zuzu’yu düşündüm.

Biliyorum: yine pencerenin önünde kuşlara seslenecek.

Yaramıza bir düğüm daha atıp devam edeceğiz.

 

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir