Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Aşk Olsun Şeyh’e, Gâlib’di Şiirde de

EKLENDİ

:

Şeyh Gâlib, klasik edebiyatımızın en velûd ve en güzîde isimlerinden biridir. Kelimeler onun mısralarında başka bir hâl alır, bizi başka dünyalara götürür hayalleri. Yaklaşık altı yüz yıllık görkemli divan edebiyatının son gür sedasıdır o. İnsan onun kısa denilebilecek ömrüne sığdırdığı eserleri görünce, kader el verseydi kim bilir daha nice eserler kaleme alırdı diye düşünmeden edemiyor.

Gören gözler, işiten kulaklar için yazdıkları da yetmiştir, yetmektedir elbette. İşin ehli hakkını teslim etmiş, kadr ü kıymetini bilmiştir. Misâlen ünlü Rus edîbi Mayakovski (ö. 1930), bir gün bir sohbet sırasında Nazım Hikmet’ten Şeyh Gâlib’in şu mısralarını işitir:

“Bir şu’lesi var ki şem’-i cânın

Fânûsuna sığmaz âsmânın

Bu sîne-i berk-âşiyânın

Sînâ dahi görmemiş nişânın

Efrûhte-i inâyetindir”

Burada kısaca, bir muma benzetilen güneş mavi gökyüzü fanusu içinde yanıp durmaktadır, oysa can mumunun yani gönüldeki ateşin bir şulesi/parıltısı/alevi vardır ki göğün o engin fanusu içine konulsa fanus dayanamaz, çatlar. Şimşek yuvası olan bu sinemizin ufak bir nişanını/belirtisini, Tur Dağı’nın (ki Hz. Musa bu dağdaki ilahi tecelli neticesinde düşüp bayılmıştı) bulunduğu Sina çölleri bile görmedi denilmektedir.

Bu mısraları ve tercümesini dinleyen Mayakovski şu ifadelerde bulunmuştur: “Nazım Bey, bugüne kadar okuduğum şairlerden hiçbirinde bu tür bir imaja rastlamadım. Doğrusu benim muhayyilem hiçbir zaman bu boyutlarda genişlemedi. Böyle bir şairi yetiştirmiş bir milletin evlâdı olarak sizi kutlarım. Bizim ulaşmak için çırpınıp durduğumuz şiir idealine meğer sizin eski şairleriniz çoktan ermişler.” Rus edebiyatı gibi hiç de hafife alınmayacak bir edebî geleneğin ve ortamın içindeki bir ismin bu itirafları oldukça dikkat çekicidir.

Gâlib, aşk’ın aşkın bir tercümanıdır. Bir Mevlevî olan babası Mustafa Reşid Efendi, şeyhinin tavsiyesi üzerine ona Mehmed Es’ad adını vermiştir. Doğduğu tarihi ise aile dostlarından bir zât ebced hesâbıyla 1171’e (m. 1757) denk gelen şu terkible akıllara kazımıştır; “eser-i aşk”. Gerçekten de Divan’ından Hüsn ü Aşk’ına peşini hiç bırakmamıştır aşk, her mısrada gergef gergef işlenmiştir.

Üzerinde büyük etkisi olan Hoca Neş’et, ona ismindeki Es’ad’ı mahlas olarak verdiyse de o bir süre bu mahlası kullandıktan sonra kendine Gâlib mahlasını uygun görmüştür. Divanını 24 yaşında tamamlayan nev-heves bir gencin bu denli iddialı bir mahlası tercih etmesi birilerini rahatsız etmişti elbette. Hicivleriyle ünlü bir şair olan Sürûrî şu hicviyeyi söylemiştir:

“Bilmem ey menhûs adın Es’ad mıdır Gâlib midir

Zâtını ta’rîf kıl kimsin kime mensûbsun

Gerçi dersin şâirâne ben tegallüb eyledim

Pîş-i erbâb-ı sühanda gâlibâ mağlûbsun”

Gâlib’in buna cevap verip vermediğine dair kaynaklarda bir kayıt yoktur. Ancak Sürûrî her ne kadar bu mahlas değişikliğinden dolayı Gâlib’i küçümsemiş, ona hakaretler etmiş olsa da gelin görün ki kendisinin de bir zamanlar Hüznî mahlasını kullandığını hatırlayan bir başka şair Gâlib’in gâlibiyyetini şu mısralarıyla ortaya koymuş ve onu savunmuştur:

“Mağrûrluğun olmada günden güne efzûn

Şâyeste idi mahlasın olsaydı Gurûrî

Gâlib görünen Es’ad’a menhûs diyorsun

Hüznî’yi unuttun mu ne yaptın a Sürûrî”

Bulunduğu bir mecliste Nâbî’nin Hayrâbâd’ının övülmesi ve onun üstüne çıkmanın mümkün olmaması gibi iddialar üzerine Gâlib bu duruma itiraz eder. Ondan daha iyi olması gayreti ve niyeti ile 26 yaşındayken 6 ay gibi bir sürede Hüsn ü Aşk eserini yazar. Klasik edebiyatımızın bu en güzel mesnevilerinden biri olan eserde seyr ü sülûk anlatılmıştır. Eser bittikten bir yıl sonra ailesine bile haber vermeden Konya’ya, Mevlana Dergâhı’na çileye girmeye giden genç şair, anne babasının ısrarı üzerine çilesini Yenikapı Mevlevihanesi’nde tamamlamak üzere İstanbul’a geri döner. Gâlib, çilesini 1787’de tamamlayarak “dede” olur.

30’lu yaşlarındaki Gâlib Dede, bu yıllarda Trabzonlu Köseç Ahmed Dede’nin Mevlevî âdâbını anlattığı Arapça bir esere Ali Nutkî Efendi’nin izniyle es-Sohbetü’s-Sâfiye adıyla Arapça bir hâşiye yazar. Yine Yûsuf Sîneçâk’ın Mesnevî’den 366 beyit seçerek bir antoloji mahiyetinde kaleme aldığı Cezîre-i Mesnevî adlı eserini şerh eder. 11 Haziran 1791’de ise Galata Mevlevîhânesi şeyhliği Gâlib Dede’ye verilir. III. Selim’in bu genç şeyhle dostlukları gün geçtikçe ilerler. Şeyh Gâlib’in I. Abdülhamid’e hiç şiir yazmazken ona yazdığı şiirlerin çokluğu samimiyetinin göstergesidir.

Şeyh Galib’in Şerife Âişe adında bir şeyh kızıyla evlendiği, bu evlilikten Zübeyde isminde bir kızı, Ahmed ve Mehmed isimlerinde iki oğlu olduğu kaynaklarda geçmektedir. Şeyh Gâlib, 1794’te annesini, 1796’da da mürîdi ve samimi dostu Esrar Dede’yi kaybeder. Bu ölümler onu çok sarsmıştır. Bir yandan da III. Selim muarızlarının ona baskısı sürmektedir. Tüm bunlar nedeniyle içine kapanmış, kendini kitaplar deryasına gark etmiştir.

“Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir”

dediği Mevlânâ’nın kabrini ziyaret için Konya’ya gitmiş lakin teselli bulamamış, günden güne dermandan düşmüştür. Sonunda 4 Ocak 1799’da, 42 yaşında vefat etmiş ve Galata Mevlevîhane’sinin avlusuna defnedilmiştir. Cenazesi yıkanırken babasının ” Ah oğul, bu tahtaya o kara sakal yakışmıyor!” dediği rivayet edilmektedir.

Ve daha önce onu yeren bir şiirle karşımıza çıkan Sürûrî bu kez Şeyh’in ölümünün hüznüyle şu tarihi düşürmüştür:

“Geçdi Gâlib Dede cândan yâ hû…”

Çok Okunanlar