Her insanın bir hikâyesi vardır, kiminin yarım kalan; kiminin ise kıyamete kadar unutulmayan. Kiminin ardından gül kokusu kalır, kiminin katran.
Güneş bazen öyle insanların üzerine doğar ki ziyası asla zayi olmaz. Bununla birlikte zifiri karanlıklardan daha katı kalpler de vardır yeryüzünde. Ancak o zulmet, hep kadim hakikatlerden nasibini alan büyük yüreklerin duruşu karşısında yok olmaya mahkûmdur.
Bir temmuz sıcağında güneş rengi saçları, rüzgârı selamlayarak hızlıca ilerliyordu Rachel Corrie. Bugün çok heyecanlıydı, çocuk kalbine büyük hayaller sığdırmıştı. Onu tanıyan herkesin hemfikir olduğu tek şey onun gökyüzünden iyilik için gelmiş bir peri kızı olabileceğiydi. Bazı insanların aldığı her nefes zarar, verdiği ise ziyandır. Rachel’in ise aldığı nefes hayat, verdiği ise umuttu.
Bugün ilkokuldan mezun oluyordu. Tüm velilerin ve yerel yöneticilerin de davetli olduğu büyük bir mezuniyet töreni planlanmıştı. Bugün onun için çok önemli bir gündü. Çünkü bulduğu her fırsatta minicik yüreğine sığdırdığı dünyanın bütün mazlumlarını dile getiriyor, sağır dünyanın ve umursamaz büyüklerinin nasıl böyle merhametsiz olabileceğini bir türlü anlayamıyordu. Günler öncesinden hazırladığı konuşmayı mezuniyet töreninde okuyacak ve büyük kalabalıktan belki birkaç kişiye olsun açlıktan ölen çocukların sesini duyurabilecekti. Gündem dışı konuşma sadece onunkiydi. Okul müdürü ilk önce bunun yeri burası değil, “Bugün mutluluk dolu sözler söylemeliyiz” dese de sınıf öğretmeni çok sevdiği altın kalpli kızının bu isteği için okul müdürünü ikna etmişti.
Beklediği an gelmişti ancak okul bahçesindeki büyük kalabalık, daha önceki konuşmaları doğru dürüst dinlememiş; konuşmacıların sesleri bahçedeki uğultuya yenik düşmüştü. Heyecanlı, kararlı ve titrek bir sesle konuşmasına şu cümleyle başladı: “Ben Rachel Corrie, bugün burada yüreği olan, bir vicdan taşıyan, insan olmanın onuruna sahip herkese sesleniyorum!”
Okul bahçesindeki gürültü, yerini bir anda derin bir sessizliğe bıraktı. Bu küçük kız çocuğu boyundan büyük laflar ediyordu, “Ne diyecekti acaba?” diye merakla birbirlerine ve Rachel’e baktılar.
Sesini toparladı ve dünyayı değiştirecek bir inançla, heyecanla konuşmasına devam etti:
“Diğer çocuklar için buradayım.
Buradayım, çünkü umursuyorum.
Buradayım, çünkü dünyanın dört bir yanında çocuklar acı çekiyor ve her gün 40.000 kişi açlık
nedeniyle hayatını kaybediyor.
Buradayım, çünkü bu ölen insanların çoğu çocuk!
Yoksulların hemen yanımızda olduğunun farkına varmalıyız, onları görmezden geldiğimizin…
Bu ölümlerin önlenebilir olduğunu anlamalıyız.
Üçüncü dünya ülkelerindeki insanların da tıpkı bizim gibi düşündüğünü, güldüğünü ve
ağladığını anlamalıyız.
Onların bizim rüyalarımızı, bizim onların rüyalarını gördüğümüzü,
Onların biz, bizim onlar olduğumuzu…
Benim hayalim 2000 yılında açlığı sona erdirmek!
Benim hayalim yoksullara bir şans vermek!
Benim hayalim her gün 40.000 kişinin hayatını kaybetmesini engellemek!
Geleceğe bakar ve orada parlayan ışığı görürsek benim hayalim gerçek olacak.
Açlığı görmezden gelirsek bu ışık sönecek.
Hepimiz birlikte çalışır ve destek verirsek bu ışık büyüyecek ve yarınlar için umut olacak.”
O gün kaç kişi bu konuşmadan etkilenmişti, kaç kişi hiç umursamamıştı bilmiyordu.
Rachel, üzerine düşen neyse bir insan olarak onu yapıyordu. Bu küçük yaşında dünyanın büyük büyük kurum ve kurullarının yapamadığını yapmaya çalışıyordu. Dertleniyor ve samimiyetini eyleme döküyordu. “Keşke samimiyette, insanlıkta ve adalette birleşemeyen milletlerin elindeki yetki bu koca yürekli çocuklarda olsaydı.” diye düşündü. O zaman dünyanın hiçbir yerinde çocuklar açlıktan ve savaşlardan ölmezdi. En fazla birkaç gün küs kalırlardı birbirlerine, sonra yine hiçbir şey olmamış gibi neşe ve kahkahalara boğarlardı hayatı.
Konuşmasını ayakta alkışlayan arkadaşları, yıllar sonra karşı çıktıkları büyüklerine mi dönüşecekti acaba? “Ben değişmeyeceğim asla; insan olarak kalacağım!” dedi ve kürsüden indi. Anne ve babası çok duygulanmıştı kızlarının güzel yüreğinde koskoca bir insanlığın bulunmasına.
Sınıf öğretmeni; “Rachel! Sınıfımda altın kalpli bir kahraman yetiştirdiğimin farkındayım. Sen çok asil bir insansın. Seninle gurur duyuyorum!” diyerek alkışladı onu.
Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Şehirde ve dünyada çok şey değişti ama bu küçük hanımefendi hiç değişmedi. Her fırsatta haksızlığa uğramış kim varsa dünyanın neresinde olursa olsun; rengi, dili, dini fark etmeksizin onu savundu. Eğitim hayatı boyunca şehirdeki huzurevlerini ve akıl hastalarının bulunduğu hastaneleri düzenli aralıklarla ziyaret etti. Rachel, Uluslararası Dayanışma Hareketi (ISM)’nin faaliyetlerine katılmaya karar verdi. Hayatının her anını, her gününü iyiliğe adamanın iç huzuruyla geçiriyordu. Mutlu olmanın diğer adı Rachel için empati kurmak ve diğerkâm olmaktı.
Rachel yazar ve sanatçı olmak istiyordu. Onun için eğitimi de meslek hayatı da ömrünü sarf ettiği insan haklarını duyurabilmenin bir vasıtası olmalıydı.
Bir akşam yemeğinde ailecek bir aradaydılar. Rachel’in dalgın hâli babasının gözünden kaçmamıştı.
– Kızım neyin var, iyi misin? Son günlerde seni çok düşünceli görüyorum.
– Beni biliyorsun babacığım. Kafamda yardım edemediğim insanlar olduğunda kendimi eksik hissediyorum.
– Rachel, artık eğitimine odaklanmalısın. Birçok yardım kuruluşundaki gönüllü faaliyetlerin, üniversitedeki sorumluluklarını yerine getirmene engel oluyor.
– Ben de bununla ilgili anlayışınızı talep ediyorum. Eğitimime bir yıl ara vermek istiyorum.
Bayan Cindy Corrie, söze dâhil oldu: (Konuyu Rachel önceden annesiyle paylaşmıştı.)
– Craig, lütfen anlayış göstermeliyiz! Bu Rachel’in kararı ve öyle mutlu oluyor; bir yıl ara verip “Washington State Conservation Corps” isimli çevre koruma kuruluşunda gönüllü olarak çalışmak istiyor. Ona birlikte destek olalım!
Bay Craig’in; “Tamam Rachel, ama bana söz ver, bir yıl sonra eğitimine devam edecek ve okulunu tamamlayacaksın!” dediğinde iyilik meleğinin tekrar yüzü gülmeye başladı.
– Çok teşekkür ederim! İyi ki varsınız anneciğim, babacığım!
Rachel sözünü tutmuştu. Bir yıl çevre derneğindeki gönüllü çalışmalarından sonra üniversitedeki eğitimine kaldığı yerden devam etti. Üniversite yıllarında sürekli Filistin halkının durumunu yakından takip ediyor. Bir fırsatını bularak onların yanında olmanın bir yolunu arıyordu.
Bu yüzden “Olympians for Peace and Solidarity” (Barış ve Dayanışma Yanlısı Olympialılar) adlı yerel bir grubun barış faaliyetlerine destek vererek kendini barışa adadı. Corrie daha sonra Batı Şeria ve Gazze’de Siyonist politikalara şiddetsiz eylemlerle karşı koymaya çalışan “International Solidarity Movement” adlı sivil toplum kuruluşuna katıldı.
Arkadaşlarının birçoğu uluslararası projelerle farklı ülkelere bilgi ve kültür amaçlı geziler gerçekleştiriyorlardı. Rachel ise yaşadığı şehir olan Olympia ile Refah arasında ‘kardeş şehir’ projesi başlatmak için yetkilileri ikna etmeye çalışıyordu. Ancak Proje, üst yönetici Bay John tarafından reddedilmiş ve sakıncalı görülmüştü.
Rachel ise; inandığı bir konuda asla geri adım atmayan ve sonuna kadar mücadele eden kişiliği ile Bay John’un ofisine gitti.
– Merhaba, Bay John ile görüşmek istiyorum.
– Randevunuz var mıydı?
– Hayır.
– Peki, sizi bekliyor mu?
– Hayır, ama çok önemli bir konuda kendisiyle görüşmek istiyorum.
– Bay John maalesef çok yoğun ve toplantıları var, siz bilgilerinizi ve talebinizi bize bırakın, iletip size dönüş sağlayalım.
– Lütfen, sizden haber bekliyorum.
İnsanların, özellikle üst düzey yöneticilerin hoşuna gitmeyecek, onlara bir faydası olmayacak konularda onlarla görüşmek ister ve ısrarcı olursanız; dünyanın neresinde olursa olsun sonuç pek değişmeyecektir. Sizi ya pes ettirecekler ya konuyu zamana yayarak söndürecekler ya da “Tamam” diyerek çıkmaz sokaklara sürükleyeceklerdir. Ancak Rachel sıradan bir insan değildi. Sıradan yöneticilerin bu çocuksu oyunlarına karşı pes edecek bir kişi de değildi. Onun motivasyonunun kaynağı, kişisel menfaatlerinden veya yaptığı işleri kendisine mâl etmekten öte mazlumlara yardım edebilmek için kendisinden geçmesiydi.
Bir hafta resmî usulleri sabırla ve nezaketle yerine getirdi. Her gün Bay John’la görüşmek için ofisine gidiyor nazik bir şekilde kovuluyordu. Başka bir gün alt düzey bir yöneticiye yönlendiriliyor sonuç alamıyordu.
“Bu kadar oyun yeter Bay John, artık yüzleşmeliyiz!” dedi içinden ve sekreteriyle adeta önceki maçlardan kalan rövanşı alırcasına, sözlü usul oyunları faslını geçtikten sonra şöyle devam etti: “Buradayım akşama kadar bekleyeceğim ve nezaketle sizden beni görüştürmenizi talep ediyorum, lütfen!”
İyi insanlara Yaratıcı hep bir yol açar. Çünkü iyiliğin asıl kaynağı ilahidir. Onun sabrı, pes etmeyişi ve samimiyeti nihayet işe yaramıştı. Bir süre bekledikten sonra Rachel’i, Bay John ile görüşmesi için içeri aldılar.
– Hoş geldiniz, ısrarla benimle görüşmek istemişsiniz, sizi dinliyorum.
– Efendim öncelikle beni kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Projemi reddetmişsiniz. Bu konuda size projemin gerekçelerini izah etmek istedim.
– Rachel, daha çok gençsin. Bazı konular politiktir, bunları zamanla anlayacaksın. Şu an için sana detaylı bilgi veremem. Fakat sana söz “Başka bir ülkeye, kardeş ülke projesi yap!” hemen onaylayacağım.
– Bay John! Benim ülke gezmek gibi bir beklentim yok. Ülkemin dünyaya götürmek istediği yüksek demokrasi gereğince hareket edeceğim! Tüm sorumluluk bana ait.
Bay John, karşısında kararlı ve çok zeki bir genç olduğunu gördü, asık yüzü tebessüme bıraktı kendini.
– Rachel, seni takdir ediyorum; yapmaya çalıştığın çok asil bir davranış ama tehlikelerle dolu bir macera senin seçimin. Çalışmaların ve üyesi olduğun topluluklar bu Proje’nin bize sorun çıkaracağını gösteriyor. Üzgünüm bu konuda sana yardımcı olamayacağım.
– Bilin ki Bay John, ben de bu projeden asla vazgeçmeyeceğim. Siz göndermezseniz kendim gideceğim.
Rachel tam ayağa kalkmıştı ki içeri liseden yakın arkadaşı Mary girdi. Birbirlerini görünce çok şaşırdılar. Yıllar sonra birbirini görmüş iki samimi arkadaş, hasretle birbirlerine sarıldılar.
– Rachel seni görmek ne güzel!
– Mary burada ne arıyorsun?
– Babamı ziyarete geldim ya sen?
– Bay John’un senin baban olduğunu bilmiyordum.
– Babacığım, Rachel benim en iyi arkadaşım. Çünkü o benim hayatımı kurtaran iyilik meleği.
Bay John hayretler içerisinde kalarak “Nasıl yani, anlamadım?” dedi.
– Size söylemedim çünkü o zamanlar üzülmenizi istememiştim. Kolej çıkışı kursa geç kaldığım için üst geçidi kullanmadan yola atladım. Bir aracın aynası koluma vurdu. Rachel son anda kolumdan tutup çekmeseydi, az kalsın o aracın altında kalacaktım.
– Bay John mahçup bir edayla “Bilmiyordum Rachel, sana büyük bir teşekkür borcumuz varmış meğer!”
– Sözü olmaz, ben yapmam gerekeni yaptım!
– Kızım, arkadaşın bizden bir proje onayı istedi. Ancak ona bu konuda yardımcı olamadık maalesef!
– Babacığım lütfen! Ona bir hayat borçluyum! Rachel ne istiyorsa inan kendi için değildir.
– Bay John koltuğuna yaslandı, derin bir nefes aldı. Köşeye sıkışmış ve ne yapacağını bilemeyen afacan çocuklar gibi bir kızına, bir Rachel’e bakıyordu. Başıma iş açacağınızı biliyorum fakat iki güzel meleğe artık hayır diyemem. Peki, tamam ama içerikte bazı düzenlemeler yapıp öyle onaylayalım.
Rachel çok mutluydu. Ne zaman umuduna kül atsalar sanki gizli bir el hep ona yardım ediyordu. Olympia, Washington ve Refah arasında ‘Kardeş Şehir Projesi” nihayet onaylanmıştı.
Corrie, 22 Ocak’ta Seattle’dan İsrail’e uçtu, bir gençlik kampına kaydoldu. Kampta kendisi gibi barış aktivisti olan gençlerle tanıştı. Doğrudan eylem taktiklerini ve ev yıkımlarını engellerken zarar görmemek için birkaç temel kural öğrendiler: “Floresan ceketler giyin. Kaçmayın. Askerlere karşı gelmeyin. Megafonla iletişim kurmaya çalışın. Varlığınızı hissettirin…”
İlk zamanlar bölge halkından bazıları “Neden bir Amerikalı burada bizi savunuyor? Gizli bir amacı mı var? Ajan mı yoksa? Yoksa sahiden iyi bir insan mı?” gibi soruları birbirlerine soruyorlardı. Rachel onların bakışından ve tedirgin hâllerinden olanları anlıyordu. Önce onların güvenini kazanmalıydı.
Onlarla bir araya geldikçe samimi bir şekilde onların yüreklerine dokunacak şu sözleri söylüyordu: “Kardeşlerim! Bakmayın sarı saçlı olduğuma, ben Asyalıyım. Bakmayın mavi gözlü olduğuma, ben Afrikalıyım.”
Bir süre Arapça öğrenmeye çalıştı. Aynı zamanda bölgedeki çocuklara İngilizce dersleri de veriyor, onlara kendini anlatıyordu. Nihayet tüm bu çabaları bölge halkının dikkatini çekiyor ve onun bu konuda ne kadar samimi olduğunu yaptıklarıyla görüyordu.
Bir grup aktivistle beraber Refah bölgesinde çadır kurdular. Gecenin soğuğu merhamet dolu yüreklerine tesir etmese de içinde kaldıkları çadırları, acının ve zorluğun hakikatini haykırıyordu onlara. Genç kalbinin bir köşesinde dünyanın tüm mazlumları, diğer köşesindeyse anne ve babası vardı. Ne zaman bunalsa, yorulsa onların hayaline sarılıyor, özlüyor ve saatlerce derin düşüncelere dalıyordu: “Mavi gözleri gökyüzü kadar derin bir umudun penceresiydi. Mutluluk yetmez miydi tüm insanlığa? Ekmeğini paylaşsaydı her insan, ölseydi kötülük. Tek üzüntüleri insanların yaşlanmaktan olsaydı sadece. Bu kavganın sonunda veda etmeyecek miydik hepimiz bu dünyaya? Bari sevgiyle neşe içinde ölseydi ya herkes.” Hâline üzülmedi hiç, hayallerine yetişememesiydi ona zor gelen.
– Rachel; dalıp gittin yine, sıcak bir şeyler iç hadi.
– Aa evet Karry! Kurgu da olsa gerçeklerden uzaklaşmak iyi geliyor. Ancak yaşadığımız dünya ile anlaşamıyor hayallerimiz.
Birlikte güldüler. “İçinde küçük de olsa bir pişmanlık var mı? Neden eşsiz doğası ve pırıltılı bir hayatı olan Olympia’yı bırakıp buraya geldim?” diye kendine soruyor musun hiç?
– Hayır. Tercihlerimizdir bizi biz yapan. Gelmeseydim buraya, bedenim hür; ruhum esir kalırdı.
– Şimdi tam tersi mi oldu?
– Beden bir elbisedir Karry, ruhların ölümsüz olduğunu unutma!
– Hiç korkmuyor musun?
– Ya sen?
– Tabi ki korkuyorum.
– Peki, seni burada tutan ne o zaman?
– Haksızlığa karşı bağırmak bütün bu duygularımın üstünde bir şey Rachel!
Yorgun ama kararlı bir kahramanın bakışıyla dönüp Karry’nin gözlerinin içine dikti bakışlarını.
– Bu topraklar çok kavga görmüş Karry, nice gözyaşları, nice direnişler görmüş. Tarihin şimdiki sayfasına da biz şahitlik ediyoruz. Uzakta oturup diğerleri gibi izlesek ne farkımız kalırdı şu topraktan, taştan, uçup giden bir kuştan? İnsan şahitliğinde taş mı olmalı, yoksa?
Elini arkadaşının kalbinin üzerine koydu. Derin bir nefes aldı.
– Yoksa bu kalbinin var olduğunu, insan olduğunu mu göstermeli?
– Rachel, felsefe öğretmenimiz gibi başlama lütfen!
İkisi de gecenin karanlığına, havanın ayazına, korkunun varlığına aldırış etmeden bir kahkaha attılar.
– Yarın zor bir gün olacak bizim için hadi uyuyalım artık.
Ertesi gün aktivistlerin kurduğu çadırlar güç kullanarak toplandı. Artık açık açık tehdit ediliyorlardı.
– Buradaki insanların yanında yer almaya devam ederseniz ülkenize tabutla dönersiniz.
– Ben, ABD vatandaşıyım, bunu yapamazsınız. Elimizde silah yok, size karşı koymuyoruz. Hukuksuz bir şekilde insanları evlerinden çıkarıyorsunuz. Size sadece bunu anlatmaya çalışıyoruz.
– Ülkene dön, sen bizdensin!
– Zulüm bizdense ben bizden değilim!
– Pişman olacaksınız!
– Bugün sadece biziz, ama bir gün tüm dünya sizin yüzünüze tükürecek!
İşgalci asker, elindeki jopla Rachel’in koluna sert bir şekilde vurdu. Rachel’in arkadaşları araya girdi ve onu geri çektiler.
– Today it’s just us, but one day the whole world…
“Bugün sadece biz, ama bir gün tüm dünya…”
Sözün ve ruhun asaleti kadar güçlü bir silah yoktur yeryüzünde. Rachel, sağ kolunu tutarak acısını belli etmeden ve vakur duruşunu bozmadan çadırlarının söküldüğü yere gidip oturdu. Yine mavi gözlerini kısarak öfkeyle karşı taraftaki siyonist askerlere bakarak “Yazık, bir gün tarih sizi lanetle anacak!” diyebildi sadece, acısını şimdilik yüreğine gömercesine bir ahla yine kalktı düştüğü yerden.
Yeni ve taptaze bir baharın umudu ile… Nil kadar coşkuluydu yine, sanki taa Tur Dağı’ndan esen bir serinlikle dalgalanıyordu, boynundaki kutsal mücadelesinin simgesi olan kefiyesi ve sarı saçları. Yumruğunu öyle bir sıktı ki Firavunların boğazını cesaretiyle boğacak gibiydi. Rachel hiç Müslüman olduğunu söylemedi ama gökyüzüne yükselen yumruğunda şehadetin, tekbirlerin gücüne inanan bir ruh gizliydi. İnanç yüreğinde neredeydi, nasıldı? Onu sadece Allah bilirdi. Kısık mavi gözleri bir kurdun bakışı kadar güçlü ve derindi.
Yan yana dizilmiş ellerinde silahlarla bekleşen sürünün karşısında, yumruğu havada, bir orduya bedeldi Rachel. Bir iki adım atsa sanki heybetinden, kuru kalabalıktan ibaret bir asker sürüsünün kalbine korku salacak ve titretecekti. Bazı anların fotoğrafı değil heybeti kalırdı semada. İşte öyleydi bugün Rachel. Arkadaşları onu, oradan götürmek, sakinleştirmek istiyorlardı oysa tüm dünyanın yapamadığını, merhamet dolu yüreğine doldurmuş; “Bırakın beni tek başıma direneceğim!” diyordu.
– Kolun acıyor mu Rachel?
– Bebeklerin öldüğü yerde kolumu koparsalar yine sesimi çıkarmam!
Asker sayısı her geçen dakika daha da artıyordu. Korku vermek için etrafa plastik mermilerle ateş ediyor ve bu mermilerden, suçsuz birçok insan nasibini alıyordu. Göz göre göre bu askerleri tahrik edecek şekilde burada beklemenin doğru olmayacağına karar verdiler. Filistinliler evlerine davet ediyor ama onlar kimseye kendileri yüzünden zarar gelmemesi için pansiyonda kalıyorlardı. Bazı geceler Yasir Arafat’ın da aralarında olduğu Filistin halkıyla nöbet tutuyor, pankartlar açarak haksız işgallere karşı sağır ve kör olmuş dünyaya seslerini duyurmaya çalışıyorlardı.
Rachel, yaklaşık iki ay Filistin’de kaldı. Bu süre içerisinde birçok zulme ve haksızlığa bizzat şahit oldu. Siyonistlerin insanları evlerinden nasıl zorla çıkararak evlerine el koyduklarını, en temel gıda maddelerini bile sıkı bir karneye bağladıklarını; haftada birkaç saat su verip günlerce su vermediklerini, halkı göçe; evlerini terk etmeye mecbur bıraktıklarını gördü. İnsanları su kuyularına muhtaç bırakıp üstüne bir de bunları bombalamalarını gördü. Fırsat buldukça Filistin halkıyla beraber arkadaşlarının da desteğiyle bombalanan su kuyularını tamir etmeye çalışıyordu.
Belli aralıklarla şehirde bulduğu internet kafelerden dünya basınına Refah’ta yaşanan hukuksuzlukları yazıyor, bu hukuksuzluklara karşı bir umut arıyordu. Bu basın kuruluşlarından biri, röportaj için Rachel’e ulaştı. Kurşun delikleriyle dolu bir evin çatısında muhabirle buluştular.
Corrie, güneş rengi saçlarını toplamış, muhabire Filistinlilere ait evlerin ne hâle getirildiğini gösteriyordu. Boynunda kefiyesi, yorgun ama inancından asla taviz vermeyen duruşuyla ve kısık gözleriyle yakındaki bir İsrail gözetleme kulesine sertçe baktı.
– Niçin buradasınız?
– Sanki bir halkın sistematik olarak yok edilmesine tanık oluyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Korkunç gelişmelere şahit oluyoruz. Buradaki insanlar hayatlarını sürdürmeye, mutlu olmaya çalışıyorlar. Zamanında evlerini açtıkları, ekmeklerini bölüştükleri, sadece iyilik ettikleri kişiler tarafından hukuksuzca yok ediliyorlar. Burada suçsuz çocuklar, gençler yaşlılar öldürülüyor.
– Peki, bir şeyleri değiştirebileceğinize inanıyor musunuz?
– Yaptığımız protestolarla dünyanın ilgisini çekerek bir kamuoyu oluşturabilirsek Siyonistlerin bu zulme daha fazla devam edemeyeceğine inanıyorum. Bazen büyük bir ateş için küçük bir kıvılcım gerekir. Ben buraya küçük bir kıvılcım olmaya geldim. Kör ve sağır insanlığı uyandıracak bir ateş yanacaksa ben küçük bir kıvılcım olarak yok olmaya razıyım.
Tüm bu yaşananları ailesine, arkadaşlarına, üniversitedeki hocalarına da eposta göndererek anlatmaya çalışıyordu. Gönderdiği epostalardan birindeyse şahit olduğu zulmü şu ifadelerle dile getiriyordu: “Dünyada böyle bir zulmün kıyamet koparmadan gerçekleştirilebileceğine inanamıyorum. Dünyanın böyle korkunç bir hâle gelmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek canımı yakıyor, geçmişte de yaktığı gibi.”
Takvim,16 Mart 2003’ü gösteriyordu. İki ay süresince Filistin’e ilk geldiği andan beri müdahale eğitimindeki tüm ikazlara uymuştu Rachel. Üzerinde turuncu yeleği, elinde megafonu ile bıkmadan usanmadan kendisinin barış yanlısı bir ABD vatandaşı olduğunu, hukuksuz yıkımların durdurulması gerektiğini söylüyordu. Rachel orada birçok güzel aile ile dostluk kurarak kaynaşmıştı. Bunlardan biri de Eczacı Samir Nasrallah ve ailesiydi. Onların evine misafir olduğunda ırkını, kültürünü unutuyor, sadece iyi bir insan olmanın huzurunu yaşıyor; onların içinde ailenin bir ferdi gibi hissediyordu kendini. Bugün işgalciler dev bir buldozerle Samirlerin evini yıkmaya gelmişlerdi. Rachel durumu haber alır almaz bulunduğu pansiyondan hışımla çıktı, hemen bir taksi tutup yıkım için gelen işgalcilerin bulunduğu yere geldi. Sırtında turuncu florasanlı yeleği, elinde megafonu vardı. Evin önünde canlı bir kalkan olarak direniyordu. Samir ve ailesi de evin önündeydi.
– Siz çekilin buradan lütfen, aileni al ve uzaklaş Samir!
– Rachel sen de bizimle gel, bunların gözü dönmüş, seni burada yalnız bırakamam!
– Samir, ailenin yanına git, bana bir şey yapamazlar. Ben ABD vatandaşıyım, hemen uzaklaşın buradan lütfen!
Rachel, “Bırakın tek başıma direneyim!” diyordu her zaman ve dediği gibi gerçekten de gözünü karartmış, vicdanı körleşmiş katil bir buldozer operatörünün karşısında tek başına direnmişti.
Üç saat, elindeki megafonla tek başına, sesi kısılana kadar hakkı savundu:
– Ben Rachel Corrie, insanlık adına buradayım. Sizi vicdana davet ediyorum! Siz, buraya sürüldüğünüzde bu insanlar size evini açtı, size yardım etti. Burada bir aile var ve bu ev onların; siz burada yokken de onlar buradaydılar, bu evde oturuyorlardı. Kendinizi bu evdekilerin yerine koyun, lütfen yapmayın!
Sağır vicdanlar duymadı onu, katil ellerine insanlık vicdanının kanı bulaştı. Bir gonca gülü kopardılar ve sevdiği, uğruna canını feda ettiği topraklara düşürdüler.
Bir insan, yeryüzündeki bütün insanlığın onurunu kurtardı o gün. Bir insan, en güzel kelebekler gibi kısa ömrüne asırlık merhametler sığdırarak göçtü zulüm dolu bu dünyadan. Güzel bir insan kıvılcım oldu, kendinden sonra gelecek ve insan olabilecekler için. Güzel bir insan göçtü yeryüzünden; geride hakikat, insanlık onuru ve adalet yaşasın diye. Geriye umut dolu güzel gözleri ve unutulmaz direnişi kaldı fotoğraflarda. Sıradan insanlar gibi yaşayıp unutulmadı. Adını kıyamete kadar adalet ve insanlık için bize miras bıraktı.
Ailesi onun adına bir vakıf kurdu ve o, yürekten ilham alanlar anısını yaşatmaya devam ediyor. Filistin’de ve dünyanın her köşesinde onun adına birçok okul, yardım derneği, insan hakları çalışmaları yapılıyor. Zarif ve eşsiz direnişi filmlere, tiyatrolara, bestelere şiirlere konu oldu. İrlanda’dan Gazze’ye yardım götüren bir gemiye onun adı verildi. Ailesine ve çevresine yazdığı mektup ve epostalar “Bırakın Tek Başıma Direneyim” adlı kitapta derlendi. Filistinli ailelerse çocuklarına Rachel ismini verdiler.
Onun gibi nice kahramanlar çıktı; güzel yüreklerine adaleti, hakikati doldurup zulme dur diyen. İnsan olan, korkmadan hakkı haykıran; Rachel’den sonra Ayşenur Ezgi Eygi gibi nice kahramanlar pervane oldu hakikatin ışığına. Rachel bir kıvılcımdı yeryüzünde; zulmü boğmak için yürek yürek yayılıyor şimdi. Ve Rachel, senin hikâyen kıyamete kadar hep yaşamaya devam edecek…
