Sabahın erken vaktinde bir devlet hastanesindeyim. Asansörün kapısı açılınca sedyede, başı ve gövdesi çarşafa sıkıca sarılmış, kaskatı bir beden göründü. Yanında bir bekçi ve ağlayan bir genç kız vardı. Binmeye amade beklediğimden olacak, bir adım geri çekilsem de ayaklarım beni içeri taşıdı. Ürktüm. Ölüm bu denli yakına gelir miydi; uluorta gezdirilir miydi?
Bütün gerçekliğiyle önümde upuzun yatıyordu; asansörün daralan havasında.
Kaç yaşındaydı, ne iş yapardı? Bir ailesi var mıydı?
Serviste vefat eden bu kişiyi —erkek olduğunu tahmin ediyorum— dosyasını kapatmış olarak morga taşıyorlardı. Uykusuz gecelerden, ağrılardan, ilaç kokularından bitap düşmüş bir insanın daha dünya sürgününü sonlandırmıştı ölüm.
Ağlayan genç kıza “başınız sağ olsun” dedim; o da belli belirsiz bir sesle mukabele etti. Demeli miydim? Ben demezsem kim diyecekti? Müteveffanın kızı ya da bir yakını olmalıydı. Pek kimsesi yoktu sanki. Gecenin bir vaktinde ya da gün ağarmadan arayıp “yakınınız vefat etti” diye haber vermişlerdi. Elde kalan birkaç yakından biri bu genç kız çıkıp gelmişti. Neyse ki ağlıyordu; ardından bir kişi olsun gözyaşı döküyordu. Bu mahzun manzaraya ben de üzülmüştüm.
Hastane girişinde sağlı sollu simit, çay satan kafelerin ışıltıları, insan kalabalığı, ölümden duyduğum ürpertiyi azıcık yatıştırdı. Bir müddet orada oyalandım.
Anjiyo ameliyathanesi zemin kattaydı. Bekleme salonunda yaşlı bir grup insan, ameliyat kıyafetleri içinde tedirgin bekliyordu. İçerisi soğuktu. Kayıt, refakatçi, ücret faslından sonra sırası geleni çağırıyorlardı.
Girişteki küçük müracaat odasının önünde bir adam bir eksiğe takılıp kalmıştı; eğilmiş, yarı aralıklı pencereden memuru dinliyordu.
“Refakatçi” diyordu memur, “bir refakatçin olmak zorunda…”
Memur üsteliyor, adam susuyordu. Adam, az sonra yatacağı ameliyat masasını umursamıyor gibiydi; ya da daha büyük bir meseleyle meşguldü.
“Aradığın için sağ ol oğlum,” diyordu biri telefonda.
İlk defa anjiyoya gelen biri, bir diğeri “buraları yol eyledik” diye karşılık veriyordu.
Refakatçisi olmayan adama, “eşyalarını alamayız, sorumluluk kabul etmeyiz” dediler. Adam gidip boş bir sandalyeye oturdu. Hasta bakıcılardan biri bu vaziyete üzülmüş olacak, adama, “eşyalarını içeride görebileceğin bir yere koyarım” deyip teselli etti.
Bu tür yerlerde herkes bir diğerinin hikâyesini merak eder; niçin buradadır, hastalığı nedir, evde kimi bırakmıştır. Ama sorulmaz. Çünkü bu soruların cevabı, dönüp dolaşıp insanın kendisine dokunur.
Bakışlar yerde, eller dizlerde, zaman askıda. Bir ameliyathane bekleme salonu, insanın bir ömrün muhasebesine koyulduğu nadir mekânlardandır.
Sandalyelerde yan yana oturan bu insanlar aynı tedirginliği paylaşır. Kapı her açıldığında bir isim okunur; bir kalp içeri alınır, dışarıda kalanlar kendi kalplerini yoklar. Zaman ilerlemez, yalnızca bekleyiş derinleşir.
Bir kat aşağıda morga indirilen sedye, burada kimsenin dillendirmediği ama herkesin bildiği bir gerçektir. Hayatla ölüm arasındaki mesafenin bazen bir düğmeye basmak kadar kısa olduğunu hatırlatan bir sessizliktir bu.
O sabah, o binada, ben de bu sessizliğin içindeydim.
İnsan, doğarken de beklerken de giderken de yalnızlığını yanında taşır.
O sabah, bir devlet hastanesinde, bunu sessizce öğrendim.
8 Ocak 2025-Ankara
