Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Diriliş

Tolstoy kitabını, efendisine karşı gelenlerin sonunu kötü akıbetin beklediğini belirterek bitirmektedir. Tolstoy’un kaleminden aşk, ihanet, erdem için verilen mücadele, vicdanın sesine kulak verme, toplumsal ve bireysel yaşamların tahlilini okuyacağınız sürükleyici ve etkileyici bir roman.

EKLENDİ

:

Yazar tarihin kalemidir. Yaşadığı çağa tanıklık ettiği gibi onu geleceğe de aktarmaktadır. Kitabı bu açıdan ele aldığımızda Tolstoy’un 1800-1900’lerin Rusya toplumsal yaşamına ışık tutacak bir eseriyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Roman sosyal olayları ele aldığı için toplumsal içeriğe sahip olmakla birlikte bireylerin içe dönük yaşantılarına derinlemesine yolculuk yaptığından aynı zamanda psikolojik roman da diyebiliriz.

Diriliş, aslında bir iç hesaplaşma ve vicdan azabının, bohem bir yaşamla ölüme mahkûm olmuş bir ruhun yeniden dirilişinde nasıl bir etki oluşturduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Kitap toplumsal yapı analizleri kadar insan psikolojisine dair tahlilleriyle de dikkat çekmektedir. Kitabın ana kahramanları Nehlüdov ile Maslova’nın etrafında dönen olaylar örgüsü bizi merak ve heyecanla romanın içine çekmektedir. Özellikle Maslova’nın bir cinayet suçundan mahkûm edilerek mahkemeye çıkmasından sonra adrenalini yükselen roman, Nehlidov’un onun için verdiği mücadele azmiyle bizi büyülemektedir.

Tanrı’nın elinden çıkan her şeyin güzelliği, insanların hırs, bencillik, ihtiras, ihanet gibi duygularının karanlığında nasıl kötüleştiğini Maslova’nın şahsında fark ederken, Nehlüdov’un şahsında vicdanın yargıçlığında kendisini hesaba çeken bir nefsin bu kötülüklerden nasıl arınabileceğini de görebiliyoruz.

“Bitkiler de kuşlar da böcekler de çocuklar da şendi. Ancak insanlar, yetişkin kadınlar ve erkekler, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan ve eziyet etmekten geri durmuyorlardı.” S. 9

Yazar bunun nedenine kitabın başından sonuna kadar ara ara değinmekle birlikte bir alt cümlede de buna işaret etmektedir. “…onların kutsal ve önemli saydıkları şey yalnızca birbirleri üzerinde hâkimiyet kurabilmek için kendi kendilerine uydurdukları şeylerdi.” S. 9

Toprak sahiplerinin, çalışanları köleleştirmesi anlayışına karşı çıkan Nehlüdov sahip olduğu topraklarının küçük bir bölümünü çalışanlarına paylaştırarak onlara emeklerinin karşılığını verme erdemini sergilemeye çalışırken yaşadığı iç çatışmalar, aslında insanın gerçekle ideal arasında nasıl bir açmaza düşebileceğini gözler önüne sermektedir.

Bununla birlikte iki kadın arasında kaldığında da aynı duyguları yaşayan Nehlüdov bu duyguyu iki ot demetinden hangisine gideceğini bilemeyen ve öylece kalan Buridan’ın eşeğine benzetmektedir.

Kitabın kurgusunda zayıf olarak gördüğüm nokta romanın akışının değiştiği ve kahramanın yeni bir kimliğe büründüğü olay akışıdır. Nehlüdov’un bir anda yaşamında çok keskin bir dönüşe neden olan kararı aniden almasıydı.

Bohem bir hayatın içinde, aristokrat bir şekilde yaşayan insanın mahkemede jüri üyeliği yaparken geçmişte yaşadığı günahı hatırlatan Maslova’yı gördükten sonra birden mistik ve manevi bir hayata yönelmesi ve bunu yaparken sahip olduğu bütün kazanımları kaybetmeyi göze alması çok ilginç ve radikal bir karar gibi geldi.

Aslında Necip Fazıl’ın “İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akarya!” sözünü Tolstoy’un ırmak benzetmesinde de görebiliyoruz. İnsanın ırmağa benzetildiği bölüm okuyucuda insan hakkında yeni bir ufuk açmaktadır. İnsanların davranışları, duyguları, tepkileri bu benzetmeyle ele alınabilirse daha sağduyulu davranışlara imza atılabileceği belirtilmektedir.

“İnsanlar ırmaklar gibidir; su hepsinde, her yerde aynıdır, ancak ırmak kâh dar, kâh hızlı, kâh geniş, kâh sessiz, kâh temiz, kâh soğuk, kâh bulanık, kâh sıcaktır. İnsanlar aynıdır. Her insan içinde, insanoğlunun tüm özelliklerinin belirtilerini taşır ve bazen bazılarını bazen diğerlerini gösterir ve tamamen kendisi olarak kaldığı hâlde, sık sık hiç de kendisine benzemeyen biri olur.” S.263

Maslova bu benzetmeye oldukça uymaktadır. Kitabın başında masum bir kız, ortasında ihanete uğramanın etkisiyle kötü bir kadın ve kitabın sonunda seven bir yüreğin aşk ikliminde masum bir kadına dönüşmektedir.

Kitap boyunca kahramanımız Nehlüdov’u da yaşamında evrildiği üç aşamada görebiliyoruz. Birincisi hedonist (bireysel), ikinci devrimci (toplumsal) ve üçüncü son aşama dinsel (sevgi) yaşam döngüsü.

Kitap bittiğinde özellikle bende bıraktığı çok özel bir tat vardı. Bu tadı önemli gördüğüm iki noktayla açıklamak isterim.

Birincisi; İslam inancındaki tövbe anlayışını, Nehlüdov’un şahsında çok kararlı bir kişilik örnekliğinde görmemdir. Gençliğinde yaptığı yanlışın, günahın bir başkasının hayatını nasıl kötü bir şekilde etkilediğini fark ettiğinde yaşadığı vicdan azabı ve iç hesaplaşma sonucunda ulaştığı noktayı “Diriliş” olarak değerlendirmesi, günaha batmış bir hayatı da ölüm olarak değerlendirmesinin sonucudur. Sahip olduğu bütün kazancı kaybetme pahasına yanlışının bedelini ödemeye çalışması erdemli bir hayata duyulan özlemdir.

Kitapta tövbe konusunu dile getirirken din adamlarını ikiyüzlü olarak değerlendirmesi de din anlayışını sorgulamasından kaynaklanmaktadır. Din adamlarının Hz İsa’nın getirdiği gerçeğe aykırı olarak ikonlarının dikilmesini ve bunların üzerinden kazanç elde etmelerinin yanlışlığına vurgu yaptığı satırlar da özgün bir düşüncenin ürünüydü. Düşünen insan içinde yaşadığı toplumun yanlışlarını sorgulayabilmeli ve yanlışlarına karşı koyabilmeliydi. Ancak bunun için yine güçlülere gitmenin ve adaleti adaletsizlerde aramanın yaşattığı çelişkiyi de şu satırlarla dile getirmektedir.

“Farkında olmadıkları acımasızca tutumlarını bırakıp hiç olmazsa tanıdıklarına karşı daha iyi davranmaları için ricalarla bu acımasızca davranan insanlara başvurmak zorunda kalmak son derece acı veriyordu.” S. 346

Toplumda yaygın olan bu ikiyüzlülüğe karşı, Nehlüdov’un, Maslova’nın içine düştüğü kötü durumdan kendisini sorumlu tutup, onu kurtarmak için verdiği mücadelenin yanı sıra günahına karşı amansız savaşı takdire şayandı.

Buradan çıkardığım sonuç; bir insan kul hakkına girdiyse onun tövbesi onunla helalleşmesi ve ona karşı yaptığı yanlışının bedelini ödemesidir. Tolstoy bunu romanında çok ince bir ruh hâliyle işlemektedir.

İkincisi ise; Rus edebiyatında bir Leyla ve Mecnun hikâyesiyle karşılaşmamdı. Nehlüdov gençlik aşkı olduğunu düşündüğü ve kendisine karşı yanlış yaptığı için kötü yola düşen kadının aşkının peşinden giderken Tanrı sevgisine ulaşmasıdır.

Maslova’nın kendisiyle evlenmesi için çok dil döken Nehlüdov nihayetinde asıl sevginin kaynağına, Tanrı’ya ulaşmaktadır. Kitabın sonundaki İncil’den bir bölüm olan Bağ Kiracıları Benzetmesi’nde dünya hayatının aldatıcılığını ve insanların hırslarıyla ne kötülükler yapabileceklerini açıklamaktadır.

İnsan hayatındaki mutluluğun, huzurun ve adaletin gerçekleşmesinin yolunun Tanrı’nın egemenliğinden geçtiğini ve bunun yolunun da beş temel öğütten geçtiğini belirtmektedir.

Birinci öğüt; insan öldürmekten uzaklaştığı gibi kardeşini aşağılayıcı sözlerden de kaçınmalıdır.

İkinci öğüt; insan zina yapmaktan kaçındığı gibi birlikte olduğu kadına ihanetten de kaçınmalıdır.

Üçüncü öğüt; insan hiçbir konuda yalan yere yemin etmemelidir.

Dördüncü öğüt; affetmeyi bilmeli, suçluları bağışlamalı ve isteyenin isteğini geri çevirmemelidir.

Beşinci öğüt; insan düşmanından nefret etmeyi bırakıp onları sevmeyi ve onlara yardım etmeyi bilmelidir.

Bu öğütlerin aydınlığında insanlığın geleceğini hayal eden Nehlüdov İncil’i okumaya devam ederken Bağ Kiracıları Benzetmesi’yle karşılaşır. “Bağ Kiracıları Benzetmesi’nde şu husus vurgulanmaktadır. Bağcılar çalışmak için gönderildikleri efendilerinin bahçesini kendi mülkleri sanmışlar, mal sahibini unutup onlara efendiyi ve efendiye karşı sorumluluklarını anımsatanları öldürerek, bahçedeki her şeyin kendileri için yaratıldığını ve işlerinin yalnızca bu bahçede hayatın tadını çıkarmak olduğunu düşünmüşlerdi.”

Nehlüdov bu kıssayı okuduktan sonra şöyle düşünmektedir. “Yaşamımızın efendisi olduğumuza, onun bize keyif çatmamız için verildiğine dair gülünç bir güven içinde yaşayarak, biz de aynısını yapıyoruz. Oysa bu açıkçası gülünç. Sonuçta biz buraya gönderildiysek, bu birinin iradesi ve bir şey içindir.” S.605

Tolstoy kitabını, efendisine karşı gelenlerin sonunu kötü akıbetin beklediğini belirterek bitirmektedir. Tolstoy’un kaleminden aşk, ihanet, erdem için verilen mücadele, vicdanın sesine kulak verme, toplumsal ve bireysel yaşamların tahlilini okuyacağınız sürükleyici ve etkileyici bir roman.

Yazar Lev Nikoloayeviç Tolstoy, Çeviren Mehmet Yılmaz, Koridor Yayıncılık toplam 605 sayfa.

Okumaya Devam Et...

Kitap

M. Kayahan Özgül’den Sekmeler

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

EKLENDİ

:

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

Sekmeye başlarken şunları söylemiş Kayahan Hoca; “…edebiyat gibi pek çok kişiye gülünç ve boş gelecek bir alanda kafa yormak, mesai harcamak için büyük bir iştiha duyuyor ve tatmini için hayatımın büyük kısmını ayırıyorum.”

Tam burada aklıma Rıdvan geliyor. Eski futbolcu ve şimdilerde yorumcu Rıdvan. Maçlardan sonra yorum yapmasını her seyrettiğimde aklıma gelir; yahu bu adam futbol gibi boş beleş bir meseleyi nasıl da iştahla yorumluyor. Ve mesela, “herkes işine baksın top peşinde koşmayı bırakın.” demiyor. Aksine hırsla, iştahla futbola sarılıyor. Futbol bile böyle yorumlanıyorsa edebiyatla uğraşmak nasıl boş gelebilir. Diyeceğim o ki Kayahan Hocam kendine haksızlık etmesin. Edebiyata boş uğraşı demek cahil kısmına mahsus bir rezilliktir.

Hoca’nın kendini eleştirisi bitmiyor ve kısa yazamadığından, makale diye başladığı pek çok çalışmanın kitap hacmine ulaştığından dertlidir. “Hoca ne yazsa biz okuruz.” diyenler olabilir ama Hoca’nın birikmiş malzemesi artık yaza yaza içinden çıkılacak hali çoktan geçmiş. “…yavaş yavaş içine gömülmeye başladığım ve neticede beni de yutacağından korktuğum malzeme yığınımı daha kestirme bir yoldan eritmeye çalışacağım.” diyen Hoca en doğru metodun fragmanlar şeklinde yazmak olduğunu söylüyor.

İşte ben de işin bu kısmına vurgunum. Fragmanlar şeklinde yazılmış her şey pek hoşuma gider. Derinlemesine okumadan evvel tadına bakmak ve ağzım sardı, tadını sevdiysem ileri okumalar yapmak bana göre pek verimli bir çalışma usulüdür. Zaten Hoca da şöyle der, “Baudrillard fragmanı kırık aynaya benzetmekle haklı; onda, yazmak istediğiniz konunun tamam endamını gösteremezsiniz. Kısa notlarla okuru haberdar eder, dikkatini tetikler, merakını depreştirir, ucundan koklatır ve çekersiniz.”

“Bu malzemeler neymiş?” derseniz;  nadir belge, okuma notu, geliştirilmemiş ham bir düşünce, hatıralar, zamanında verilmemiş soğumaya bırakılmış cevaplar…bütün bu malzeme kitap boyunca etrafınızda uçuşuyor hangisi ilginizi çekerse onun peşinden kanatlanmak serbest.

Kitabın kapağı maksada hizmet ediyor tamam ama Kayahan Hoca’nın fotoğrafı ve minicik yazılmış özgeçmişi olmamış. Ne olurdu Hoca’nın fotoğrafı daha büyük ve özgeçmişi daha ayrıntılı olsaydı. Böyle olması kimin tercihi acaba?

Kitabı okurken not almaya çabalamıyorum. Not almaya başlarsam Hoca’yı yutma tehlikesi olan malzemenin beni de yutmasından endişe ediyorum. Ben bilgi kırıntılarına değil de bu yazıları okuyup unuttuktan sonra bende bırakacağı tortuya talibim. Çünkü okumak bence bir bulut inşa etmek gibi. Bilgi, his, hayal, rüya ve türlü malzemeden müteşekkil bir bulut inşa ediyorsunuz okuyarak. Sonra o bulut gideceği yeri biliyor. Bazen yoğunlaşarak yaşamaya devam ediyor bazen seyrekleşiyor. Üst üste birikmiş bulutlar ne vakit yağmur olur ve nereye yağar meçhul.

Sekmeler’i kaleme aldığı için Hoca’ya müteşekkirim. Tam benlik bir çalışma olmuş. Ben keyifle okumaya devam edeceğim. Size de güzel bir eser tavsiye etmenin bahtiyarlığı içindeyim vesselam

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar