Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Duruşunu Bozmayan Adam Mehmet Akif Ersoy

Yazar kitabında Akif’in şahsında bir Müslüman’ın nasıl olması gerektiğini sorgulamaktadır. Aslında kitaba bir bütün olarak baktığımızda yazar bu hassasiyetinden kaynaklanarak Akif’i sadece dava insanı olarak anlatma çabası içine girmemiştir. Bu da eseri hacimli bir hale getirmiştir. Eser Akif hakkında derli toplu bir bilgi vermesi, anılarıyla, düşünceleriyle, sözleriyle, şiirleriyle, onun hakkında söylenen sözlerle bezenmesiyle Akif’i bir bütün olarak tanıyacağımız bir kültür hazinesine dönmüştür.

EKLENDİ

:

Bazı insanlar zamanlarını aşan bir kişiliğe sahiptir. Duruşlarıyla, karakterleriyle kendilerini her kesime kabul ettirirler. Kabul etmeyenler bile onların kişiliğine söz söyle(ye)mezler. İşte “Duruşunu Bozmayan Adam” kitabı bize bu örnek şahsiyetlerden birisi olan Mehmet Akif Ersoy’u tanıtmaktadır. Bir İslam düşünürü, İslam şairi olan Akif, Peygamberimizin (sav) eminliğini yaşamının her anında göstermiştir. Kendisini sevmeyenler bile onun dürüstlüğüne söz söyleyememişlerdir.

Yazar, İslam ve İstiklal Şairi olarak ele aldığı Mehmet Akif Ersoy’u bütün yönleriyle tanıtmayı amaçladığı eserini beş bölümden oluşturmaktadır. Giriş bölümde Akif genel hatlarıyla kısaca tanıtılmaktadır. Giriş bölümünde en çok dikkat çeken husus ise Akif’i sevmenin ne anlama geldiğinin anlatılmasıdır. Akif’i hamasi duygularla sevmenin, onu tanımadan, sevgisini sadece özel günlere indirgenmesinin doğru olmadığını belirten yazar şu acı gerçeğin altını çizdiği satır ise Akif’le ilgili bilgilerimizin içler acısı olduğunu göstermesi açısından manidardır.

“Zamanında koskoca bir kültür bakanı, Akif’in mezarının Edirnekapı Şehitliğinde olduğundan haberi yok. Onu belki de Nazım Hikmet’le karıştırıyor. Safahat diyeceği yerde sefahat diyor.”

Bir ülkenin kültür bakanı, bir ülkenin İstiklal Marşı’nı yazan vatan şairinin mezarının yerini bilmeyecek kadar onun hayatından uzak oluşu, aslında Akif’le ilgili çarpıcı gerçeği yansıtması açısından önemlidir.

“Onu seviyoruz ama sadece resmî anma toplantılarını hapsetmişiz. Onu seviyoruz ama Safahat’ı okumamışız. Onu seviyoruz ama hayatını anlatan bir eseri güzelce incelememişiz.” Bunun için Mehmet Nezir Gül eserinde eksik kaldığını düşündüğü bir hususu tamamlama gayesini taşımaktadır.

Yazar kitabın birinci bölümde onun örnek kişiliği, ikinci bölümde sosyal ve mücadeleci kişiliği, üçüncü bölümde fikir dünyası ve dördüncü bölümde eserleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Kendisi de bir fikir ve düşünce seveni olan yazar kitabında Akif’in şahsında bir Müslüman’ın nasıl olması gerektiğini sorgulamaktadır.

Aslında kitaba bir bütün olarak baktığımızda yazar bu hassasiyetinden kaynaklanarak Akif’i sadece dava insanı olarak anlatma çabası içine girmemiştir. Bu da eseri hacimli bir hale getirmiştir. Eser Akif hakkında derli toplu bir bilgi vermesi, anılarıyla, düşünceleriyle, sözleriyle, şiirleriyle, onun hakkında söylenen sözlerle bezenmesiyle Akif’i bir bütün olarak tanıyacağımız bir kültür hazinesine dönmüştür.

Yazar, Akif’i şair, mütefekkir, âlim, halk adamı, hareket ve mücadele adamı, ıslahatçı, düşünür olarak ele alarak onun bu ümmet için nasıl rol model insanı olduğunu açıklamıştır.

Akif’in şahsiyeti bölümü ele alınırken aslında bir insan olarak özlenen bir Müslüman karakterin özellikleri sıralanmaktadır. Akif’in takva ehli, sözü özü bir, ihtiyaç sahiplerini gözeten, sözünde duran, vefakâr bir insan oluşunun ipuçları verilmektedir.

Kitabın özgün yönlerinden birisi, her bölümün sonunda Akif’le ilgili farklı düşünürlerin sözlerine yer vermesidir. Bu açıdan Mithat Cemal’in onun hakkında şu tespiti önemlidir:

“İlk tanıdığım zaman ona inanamadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayritabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş senedir bu gün gelmedi.”

Yazar, kısaca hayatı bölümünde Akif’in doğumundan ölümüne kadarki dönemini veciz bir şekilde özetlemiştir. Bu özeti yaparken onun kişiliğinin kodlarını da belirterek, bölümü biyografinin sıkıcılığından kurtarmıştır.

Ve Akif’in susarak konuşması bahsi aslında susma orucunun ne anlama geldiğini göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Bu kitapta beni en çok etkileyen hususlardan birisi Milli Mücadele zamanında cepheden cepheye koşan, cami kürsülerinden halkı coşturan, şiirleriyle, yazılarıyla çıkardığı gazeteyle halkın hep önünde olmaya çalışan Akif’in, ikinci meclisle birlikte birden bire sessizliğe bürünmesiydi. Konuşmadı ama yapılanları da asla tasvip etmedi.

“İnsan, halin her türlüsüne katlanır amma gelecekte bir ışık görmek şartıyla. Yoksa yarının daha karanlık, öbür günün ondan daha berbat olacağını gün gibi görürken yaşamak pek arzu edilir bir şey değildir.”

Akif, evladını Batıya gönderen bir babanın yedinci oğlu gibidir. Değişmemek için kendisini şehrin merkezine gömen yedinci oğul! Hakikat için sultana karşı çıkan Akif, yine hakikat için yeni hükümetin yanında olmamıştır. Ne vekillik, ne para pul, ne statü ne şan ve şöhret hiçbiri Akif için önemli değildi.

Yazar onun “Duruşunu Bozmayan” yönünü İstiklal Marşı yarışmasına katılımında da göstermiştir. İstiklal Marşı için düzenlenen yarışmaya bile sırf para ödülü var diye katılmayacak kadar onurlu bir şahsiyet, borçlarının çok olmasına rağmen ödülü bir hayır kurumuna bağışlayarak erdemli insan nasıl olunur onu göstermiştir. Ama böyle bir insana karşı vefadan uzak bir yaklaşım hayatının her alanında olduğu gibi ölümünde de karşısına çıkmıştır.

“Akif’in vefatını gazeteler duyurmuştu ama resmî zevat tamamen ilgisizdi. Hiçbir katılım olmadı. Bu millete İstiklal Marşı’nı hediye etmiş olan milli şairine, devlet yetkilileri tamamen ilgisizdi. Ama millet, özellikle de gençlik duyarsız değildi. Üstat Mehmet Akif Ersoy’un tabutunun Beyazıt Camii’ne geldiğini duyan İstanbul Üniversitesi gençleri kısa zamanda toplanırlar. Çıplak ve fakir cenazesi gibi gelen Akif’in tabutu kısa zamanda, bayrak ve Kâbe örtüsüyle donanır.”

İstiklal Marşı vatana adanmışken Akif vatansızmış gibi gömülmek istenerek büyük bir vefasızlık örneğiyle karşılaşmıştır. Yazar bu hususu kitabın muhtelif yerlerinde defaten vurgulamaktadır. Akif’in kişiliğini anlatırken özellikle şu hususa vurgu yaparak bir insanın duruşunu nasıl bozmayacağının altını çizmektedir: “Dalkavukluk etmeyen adam gördüm fakat dalkavukluktan hoşlanmayan adam görmedim, bunun bir müstesnası var: Akif.”

Yazar, Akif’in hayatını incelerken aynı zamanda satır aralarında yaşadığı dönemle ilgili tespitlerde de bulunmaktadır. Akif’in dönemin fikir karmaşası içinde nerede bulunduğunu Sezai Karakoç’un şu sözüyle dile getirir: “Doğu İslamlığının, Batı İslamlığının ve merkezi İslamlığının bir sentezi bir çocuktur.”

Yazar Akif’in niçin İslamcılık fikrine sahip olduğunu da kısaca şöyle belirtmekteydi: “Zalimlerin planlarının, İslam’a sahip çıkılarak bozulacağına inandı… Yaşadığı dönemde fikri anlamda üç akım vardı; Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar. “Osmanlının gerilediği dönemde yaşayan Akif, devletin kurtulması ve İslam milletinin dirilmesi için İslamcılık fikrine sahip oldu.”

Akif’i sevenlerin ve sevmeyenlerin düşüncelerinin ele alındığı bölümde itidal elden bırakılmamaktadır. Akif’in yanlışlarıyla ilgili hususlara biraz çekimser kalsa da yaptıklarının yanlış olduğunu belirtmektedir. Özellikle İttihat ve Terakki Partisine üyeliğiyle ilgili olarak yaptığı değerlendirme şöyledir: “Orada İslami çizgide programlar yapmış ancak daha sonra mevcut yöneticilerle bu işin yürümeyeceğini anlayıp partiden ayrılmıştır. Ancak her şeye rağmen bu bir eksikliktir.”

Abdülhamit karşıtlığını ise sonradan anlattığı semerci hikâyesiyle değerlendirmektedir.

Yazarın kitapta gerçekten güzel bir anlatımla açıkladığı bölümlerden birisi; Akif’in, meal yazma işini üstlendiği halde, Türkçe ibadetin yaygınlaşması sonucu kendisinin mealinin Kur’an yerine okunması korkusundan dolayı göndermekten vazgeçmesidir. Okuduğunuzda dehşete düşeceksiniz!

Yazar kitapta Akif hakkında söylenenleri de derleyerek kitaba ayrı bir değer katmıştır:

“Haksızlığa karşı isyankâr bir ruha sahipti.” Sabri Sözen

“O hayatı boyunca hiç kimseye karşı en ufak zillet göstermemiştir. Onurunu rencide edecek ufak bir söze, harekete hatta bakışa bile tahammülü yoktur.” Eşref Edip

“Akif inancın adamıdır.” Nazım Hikmet

Ve onun sözlerinden oluşan bölüm aslında düşünce yapısını da belirtmesi açısından önemlidir.

“Üç günlük hayat, böyle ayda otuz renge girmek zahmetine değer mi?”

“Gaye uğrunda çalışmak, düşünmek, nihayet ölmek! Ah ne güzel meşgale, o ne hoş eğlence

O ne mesut hatime imiş!”

Değerini bilmediğimiz, tanımadığımız ve gençliğimize örnek sunma başarısını gösteremediğimiz şair, mütefekkir, âlim, dava adamı ve İstiklal Şairi! Yazar onu tanıtmak için engin bilgi birikimini, edebi şahsiyetini ortaya koyarak bu güzel eseri hazırlamış. Yalnız bazı bölümlerde Akif’in hayatındaki öneminden dolayı tekrarlara düşülmüş. Ancak kitabın bütünlüğü içinde bu özellikte kaybolmaktadır.

2021 Yılının Akif ve İstiklal Marşı yılı olarak ilanı münasebetiyle gerçekten okunacak ve istifade edilecek bir eser. Akif’i bir bütün olarak tanımak mı istiyorsunuz? Kitabın sayfaları sizleri beklemektedir.

(Duruşunu Bozmayan Adam: Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Nezir GÜL, Elips Yayınları)

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar-5 2021 Mart

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

EKLENDİ

:

1.“AKDENİZ”, Panait İstrati, (Çeviren: Yaşar Nabi Nayır), Roman, Varlık Yayınları, İstanbul 1977.

“Hamlet’in Müellifi Kimdir?”den, s. 137.

“Allah’ım, dostluktan mahrum olana hayat ne çekilmez şey! Bir dostluk, isterse en pestenkeranisinden olsun! Talih bizi birçok dost sevgilerine mazhar edince nankörlük ederiz, gururumuzun icaplarını keşfedemeyen müşfik kalbi yaralamak için elimizden geleni yaparız. Fakat talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, bütün sevdiklerini alıp götüren bir felâketin ertesinde harabeler arasında avâre dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. İstisnasız hepimiz böyleyizdir. Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.”

2.“GENÇLİK DENİZLERİNDE”, Halikarnas Balıkçısı, Öykü, Bilgi Yayınları, Ankara 2003.

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

3.“DORU ÖZLEM”, Alâaddin Soykan, Şiir, Akabe Yayınları, İstanbul 1985.

“Dua”dan, s. 23.

“Yerli yerinde mihengi bir güzel ustaca kullanan

Giz sarraf kıl beni Rabb’im

Güneş Nebi’nin izinde öyle canhıraş ay aydın

– Haydin! Demeye o çok ulvi ve o hor yola

Muvazzaf kıl beni Rabb’im”

4.“YAZININ DÜŞÜŞÜ”, Abdurrahim Karadeniz, Deneme, Pruva Yayınları, Ankara 2021.

“Üslup”tan, s. 41.

“Oscar Wilde, Yunus Emre’nin sözün beyan tarzına dair ‘Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede biz söz’ dizeleriyle vurguladığını yineler gibi ‘Ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.’ diyor. Elias Canetti’yse ‘Size, insanın dile neler borçlu olduğunu anlatmaya kalkmak hem bir haddini bilmezlik hem de gereksiz bir şey olur.’ diyerek mevzuyu noktalıyor. Canetti’nin uyarısını hatırda tutarak Yunus’la Wilde’ın vurguladığı mühim ayrıntıyı kavramaya çalışmakta yarar var. Zira Edebiyat Lügati’nde Tahir-ül-Mevlevi, ‘Tarz-ı beyân demektir.’ diyerek üslûbu tanımlıyor. ‘Tarz-ı beyân’ın yani ‘bildirme biçimi’nin bu denli önemsenmesi kuşkusuz yersiz değil.”

5. “İSTANBUL HATIRALAR VE ŞEHİR”, Orhan Pamuk, Hatıra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017.

“Din”den, s. 171-172.

“Bana, sanki yoksul oldukları için ikide bir Allah’ın adını anıyorlar gibi gelirdi. Ev içinde, birisinin dindar oluşundan, günde beş vakit namaz kılışından tıpkı bir başkasının köyden yeni gelmiş olmasına şaşar gibi yarı hayret yarı küçümsemeyle bahsediliş biçiminden bunun tersi bir sonucu da çıkarmam pekala mümkündü: Belki de Allah’a o kadar inandıkları için yoksul kalmışlardı. (…)

Apartmanda bizim aileden hiç kimseyi ne namaz kılarken gördüm, ne oruç tutarken, ne de bir dua mırıldanırken. Bu bakımdan, bizimkiler dinden iyice uzaklaşmış ama onunla son bir hesaplaşmaya girişmekten de korkmuş Fransız burjuvaları gibi yaşıyorlardı.

Bir çeşit ilkesizlik, siniklik, ya da imansızlık gibi gözükebilecek bu inanç boşluğuna Atatürkçü Cumhuriyet’in laik heyecanı, tam tersi bir hareketle bir modernlik ve Batılılaşma heyecanı görüntüsü verdiği için, bu manevi tembellik gerekli zamanlarda gururla öne çıkarılan bir ‘idealizm’ aleviyle şöyle bir parıldayıp sönerdi. Ama aile içindeki manevi manzara, dinin yerini derin hiçbir şey almadığı için, eski ahşap konaklar kalpsizlikle yakılıp yıkıldıktan sonra geriye kalan kırık döküklerle ve eğreltiotlarıyla kaplı hüzünlü arsalar gibi boştu.

Bu boşluğu ve benim merakımı (bütün bu camiler öyleyse neden yapılmıştı) evdeki hizmetçilerin inanç ve alışkanlıkları doldurdu.”

6.“DEVLET ANA”, Kemal Tahir, roman, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.

“Dost Çelmesi-1”den, s. 213.

“Evin köşesini, omzunda sazıyla gezgin ozan Âşık Yunus Emre döndü. Kaplan Çavuş, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Yunus Emre ozanı görmesiyle ellerini dizlerine vurarak çırpınmaya başladı.

– Bre aman… Ozanım Yunuuuus! Bre bugün ne mutlu gün!.. Bre bu saat, nasıl bir eşref saat! Bu kez gezginliğin uzadı, sefil Yunus, nereleri fırlandın dolandın bunca yıl, sonucu nerden koptun geldin?

Yunus Emre, Kaplan Çavuş’u sevgiyle kucakladı, ellerini bırakmadan Dede Korkut ağzıyla şakalaştı:

– Ağır adlı kentlerden geçtim geldim, kervan aşmaz dağları aştım geldim. Taşkın akan deli suları teptim geldim. ‘Belleri duman bastı, dereleri kar kapladı, yollar kitlendi. Tilkiler izleri, arılar koğanları yitirdi’ demedim. Sılayı doğruladım, dostu özledim. Sürdüm çıktım, yettim buldum!”

7.“GÜLİSTAN TERCÜMESİ Giriş-İnceleme-Metin-Sözlük”, Mahmûd b. Kadî-i Manyâs, Hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Özkan, hikmet: şiirden düzyazıya çeviri, TDK Yayınları, Ankara 1993.

(NOT: Gülistan, Salgurlu hânedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî adına 656’da (1258) Sadi-i Şirazi tarafından manzum şekilde Farsça kaleme alınmıştır. Sa’di eserde Farsça ve Arapça şiirler yanında âyet, hadis ve atasözlerine de yer vermiştir. Yazıldığı tarihten itibaren büyük rağbet gören Gülistân’ın dünya kütüphanelerinde binlerce yazma nüshası bulunmaktadır. Gülistân ilk defa 793’te (1391) Seyf-i Sarâyî tarafından Kıpçak Türkçesi’ne çevrilmiştir. Gülistân’ın İsbîcâbî adlı bir kişi tarafından Çağatay Türkçesi’ne yapılan çevirisi 800 (1397-98) yılında tamamlanmıştır. Eseri ilk defa Mahmûd b. Kādî-i Manyas (haz. Mustafa Özkan), 1430 yılında düzyazı şeklinde Anadolu Türkçesine çevirerek Osmanlı padişahı II. Murad’a sunmuştur.)

“Gülistan Tercümesi”nden, s. 138-139.

Hikâyet: “Şeyh Sadi -rahimehullah- eydür (söyler): Dımışk’ta Yahya Peygamber -aleyhisselatü vesselam- türbesinde mutekif olmuştum (itikafa girmiştim). Arap beylerinden bir bey ki insafsızlığıyla meşhur olmuştu, ziyarete geldi. Namaz kıldı, dua diledi (etti) ve döndü bana eyitti (söyledi). ‘Himmetini bize yoldaş eyle ki kavi (zorlu) düşmanım vardır.’ Ben eyittim (söyledim). ‘Zayıf raiyyetlere (halka) merhamet eyle ki kavi (zorlu)  düşmandan emin olasın.’

Beyit: Âdem oğlanı(nın) mecmu (hepsi) birbirinin azasıdır ki yaratılmakta dükeli (hepsi) bir cevherdendir. Sen ki halkın mihnetinden (sıkıntısından) derdin yoktur, olmasın ki senin âdemî diye adın(ı) koyalar.

Hikâyet: Bağdat’ta bir derviş müstecabü’d-dava (duası kabul olunmuş) idi. Haccac bin Yusuf ol (o) dervişe eyitti (söyledi): ‘Bana bir hayır dua kıl.’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Ey Hudâ’ya! Tez zamanda bunun canın(ı) algıl (al)!’ Haccac eyitti (söyledi): ‘Billahi bu ne duadır?’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Bu dua hayır duadır, sana ve Müslümanlara.’

Beyit: ‘Ey zeber-dest (eli güçlü)! Eli alçağı (güçsüzü) incitirsin. Bu pazar niceye değin germ ola (devam edecek) dersin? Ne işine gerek padişahlık ki öldüğün yeğdir âdem incittiğinden.’

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar