1. Anasayfa
  2. Düşünce

Edebiyatın Masaları, Kapıları ve Kapıda Kalanları

Edebiyatın Masaları, Kapıları ve Kapıda Kalanları
Genç edebiyatçılar dönemin edebiyat mahfillerinden Asmalımesçit’teki Elit Kahvesi’ndeler, 31 Aralık 1946, Salı. Sait Faik, B. Necatigil, Naim Tirali, Salâh Birsel, İskender Fikret Akdora, Oktay Akbal, Cemil Meriç, Kenan Harun, Fahir Onger.
0

“Edebiyat yetenek işidir.” Ne güzel cümle! Keşke doğru olsaydı. Oysa edebiyat tarihi biraz daha dikkatli okunduğunda insanın karşısına başka bir denklem çıkıyor:

Yetenek + eser + zaman + dergi + çevre + biraz da kiminle oturup kalktığınız.

Sonuncusunu küçümsemeyin. Türk edebiyatında bazen bir şairin hangi dergide yazdığı kadar, o derginin odasında kimlerle çay içtiği de önemli olmuştur. Hatta bazı dönemlerde çay, şiirden daha güçlü bir edebî bağlayıcıdır. Şairin mısrası unutulur; fakat “falancanın yakın arkadaşıydı” bilgisi nedense uzun süre yaşamaya devam eder. İşte benim asıl itirazım burada. Ben edebiyatın dostluklara, mahfillere, usta-çırak ilişkilerine karşı olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, edebiyat biraz da birbirine değen zihinlerin sanatıdır. Büyük edebî hareketler çoğu zaman bir araya gelen insanların ortak enerjisinden doğmuştur.

Servet-i Fünûn bunun en açık örneklerinden biridir. Recâizâde Mahmud Ekrem’in Tevfik Fikret’i derginin yazı işlerinin başına getirmesiyle başlayan süreç, kısa zamanda güçlü bir edebiyat çevresinin oluşmasına zemin hazırlamış; Halit Ziya’dan Cenap Şahabettin’e, Mehmet Rauf’tan Hüseyin Cahit’e kadar birçok isim aynı edebî çatı altında buluşmuştur. Servet-i Fünûn yalnızca yazı yayımlayan bir dergi değil, bir edebiyat iklimi yaratmıştır.

Buraya kadar sorun yok. Sorun, edebiyat ikliminin zamanla edebiyatın havaalanına dönüşmesi. Pistten kalkmak için önce kuleyle iyi geçinmek gerekiyor. Bir derginiz ya da network’ü güçlü sosyal ağınız yoksa biraz yalnızsınız Bugün “kişisel marka” diyoruz. Dün bunun adı “edebî çevre”ydi. Daha önce “mahfil”di. Daha da önce “meclis”. Kelime değişiyor ama insanın birbirini görünür kılma alışkanlığı pek değişmiyor.

Bir yazarın yazısı dergide yayımlandığında yalnızca bir metin yayımlanmış olmuyor. Bir bakıma o isme edebî nüfus cüzdanı da veriliyor.

“Bakınız, bu arkadaş bizdendir.” Edebiyat dünyasının en masum görünen cümlelerinden biridir bu. “Bizden.” Peki ya bizden olmayan? İşte onun işi biraz zor. O, yazısını gönderir. Bekler. Bir daha gönderir. Bir daha bekler. Sonra derginin yeni sayısını alır. Kendi yazısını göremez. Ama aynı isimlerin yeniden yeniden yayımlandığını görür. Bir süre sonra insan kendi yeteneğinden şüphe etmeye başlar. Belki de kötü yazıyorum, der. Oysa bazen mesele kötü yazmak değildir.

Türk edebiyatının biraz da “görünmeyen tarihi”ne değineceğim burada… Edebiyat tarihleri çoğu zaman bize dergilerin kapısından içeri girebilenleri, bir çevrenin etrafında toplanabilenleri ve sonunda “edebî kanon”a yerleşenleri anlatıyor. Oysa dergi sayfalarının dışında kalan, yazısını kabul ettirmek için yıllarca uğraşan, bir edebî mahfile mensup olmadığı için sesini duyuramayan pek çok isim var.

Öte yandan bunu “falanca yazar sırf torpille meşhur oldu” diye kişilere yönelik kesin hükümlerle kurmak doğru olmaz. Edebî şöhretin oluşumunda dergi çevreleri, dostluklar, hoca-talebe ilişkileri, yayınevleri ve dönemin kültürel iktidarları gerçekten etkiliydi. Nitekim Servet-i Fünûn çevresinin oluşmasında Recâizâde Mahmud Ekrem’in öğrencileri ve çevresiyle kurduğu ilişkiler açıkça görülüyor; dergi kısa sürede belirli bir edebî topluluğun merkezi hâline gelmişti.

Edebiyat tarihinde dergiler yalnızca yazı yayımlayan yerler olmadı. Aynı zamanda edebî iktidarın dağıtıldığı masalar oldular.

Bir derginin kapısından içeri girebilenler, yalnızca yazılarını değil, isimlerini de yayımlatmış oldular. Bazıları bir çevrenin içinde yer alarak görünürlük kazandı; bazıları o çevrenin dışında kaldığı için ne kadar iyi yazarsa yazsın sesini duyurmakta zorlandı.

Üstelik bu mesele yalnızca geçmişe ait değil. Bugün de değişen şey çoğu zaman yalnızca derginin adı ve masanın biçimidir.

Eskiden edebiyat mahfili vardı; bugün edebiyat çevresi var.

Eskiden dergi odası vardı; bugün sosyal medya ağı var.

Eskiden bir ustanın himayesi önemliydi; bugün görünür insanların tavsiyesi önemli. Mekân değişiyor. Mahfilin ruhu pek değişmiyor. Fakat burada edebiyatın hakkını da teslim etmek gerekir. Bir çevrede bulunmak her zaman yeteneksiz olmak demek değildir. Servet-i Fünûn çevresinde olduğu gibi, güçlü bir edebî topluluk gerçekten güçlü eserlerin doğmasına da zemin hazırlayabilir. İnsan insana değdikçe edebiyat gelişir; fikir fikirle çarpıştıkça yeni biçimler doğar.

Sorun çevrenin varlığı değildir. Sorun, çevrenin ölçü hâline gelmesidir.

Bir yazarın eserinden önce telefon rehberine, sosyal ağlardaki arkadaşlıklarına bakılıyorsa, orada edebiyat biraz geriye çekilmiş demektir.

Bir şiirin değeri mısralarında değil de şairinin kimlerle oturup kalktığında aranıyorsa, şiir artık edebiyat olmaktan çıkıp sosyal ilişki yönetimine dönüşmeye başlamıştır. Oysa edebiyat, networking toplantısı değildir. Şairin kartviziti değil, cümlesi vardır.

Türk edebiyatında bunun karşısında duran isimlerin hikâyeleri bu yüzden kıymetlidir.

Sait Faik, edebiyatın gösterişli salonlarından çok sokağın insanına baktı. Sabahattin Ali, yazmanın bedelini yalnızca edebî eleştirilerle değil, siyasal baskılarla da ödedi. Suat Derviş, güçlü ve üretken bir yazar olmasına rağmen dönemlerin değişen kültürel ve politik iklimlerinde defalarca görünmezliğe itildi.

Ve Orhan Veli…

Orhan Veli’nin hikâyesinde çok güzel bir edebî ders vardır: Mevcut şiir düzeni size yer açmıyorsa, bazen yapılacak en iyi şey kendinize yeni bir masa kurmaktır. Garip hareketinin yaptığı tam olarak buydu. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ın Garip çıkışı yalnızca bir şiir anlayışının değişmesi değildi. Aynı zamanda mevcut edebî hiyerarşiye karşı bir “Biz de buradayız.” ilanıydı. Şiirin alışılmış dili, konusu, vezni, şairin toplumsal görüntüsü… Hepsine itiraz ettiler.

Orhan Veli’nin tavrı biraz yaramaz çocuk tavrıydı:

“Bu oyunu böyle oynamak zorunda mıyız?” Ve edebiyat dünyası uzun süre bu soruya kızdı.

Çünkü edebiyat çevreleri çoğu zaman yeniliği sever. Kendi yeniliği olduğu sürece.

Başkasının getirdiği yenilik biraz rahatsız edicidir. Bu yeni hareketin ismi de manidardır. Hem yaşadığı dönemde yalnız kaldıklarını hem alışılagelmiş düzenin dışında farklı olduklarını anlatır ‘Garipçiler’!

Şiirin salonuna davet edilmeyi beklemek yerine salonun düzenini değiştirdiler. Bu, edebiyat tarihinin en cesur hareketlerinden biridir.

Çünkü bazı yazarların önünde iki seçenek vardır: Ya kapıda bekleyeceksiniz. Ya da bir başka kapıyı açacaksınız. Bu çok zordur!

Bir de başka türden edebiyat insanları vardır. Onlar dönemin içinde çok parlaktır.

Dergilerde görünürler.
Toplantılarda konuşurlar.
Fotoğraflarda hep vardırlar.
Birbirlerini överler.
Birbirlerinin kitaplarını tanıtırlar.
Birbirlerine ödüller verirler.
Birbirlerinin önsözlerini yazarlar.

Edebiyat dünyası da bir süre sonra bu karşılıklı yankıyı gerçek bir büyüklük zannetmeye başlayabilir.

Biri ötekini anlatır. Öteki berikini över. Beriki diğerinin kitabını “çağımızın en önemli eseri” ilan eder. Sonra üçüncü kişi birinciyi “usta” yapar.

Derken bir bakarsınız, ortada herkesin birbirini alkışladığı muazzam bir edebiyat vardır.

Sadece okur biraz eksiktir. Ve zaman geçer.

Dergiler kapanır.
Mahfiller dağılır.
Dostluklar seyrekleşir.
Yeni kuşak gelir.
Yeni isimler ortaya çıkar.

Bir zamanlar edebiyat dünyasının ortasında duran bazı isimler yavaş yavaş kenara çekilir. İşte burada zamanın gerçek eleştirmenliği başlar. Çünkü zamanın bir dergi yönetmeni yoktur.

Bir dostu yoktur. Bir akşam sofrası yoktur. Bir hatır gönül hesabı yoktur.

Zaman, metni açar ve sorar:

“Peki, şimdi ne kaldı?” İşte edebî şöhret ile edebî kalıcılık arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Şöhret balonu, insanlarla birlikte büyüyebilir.

Kalıcılık ise insanlardan bağımsız yaşayabilmektir.

Bir yazarın etrafında yüz kişi olabilir; fakat kitabını açtığınızda tek başınadır.

Dostları artık konuşamaz. Dergisi artık onu savunamaz.

Mahfili artık arkasında değildir. Ödülleri kitabın sayfalarını çeviremez.

O anda yalnızca eser ve okur vardır. Onlar baş başadır. Ve belki de edebiyatın en adil anı budur. Çünkü o masada artık kimse kimseyi tanımıyor. Sadece metin konuşuyor.

Bu nedenle edebiyat tarihine bakarken yalnızca “Kimler ünlü oldu?” diye bakmak biraz eksik bakmaktır.

Bir de şunu sormak gerekir:

“Kimler yeterince görünür olamadığı için unutuldu?”

Ve hemen ardından:

“Kimler yeterince görünür oldukları için olduğundan daha büyük göründü?”

İki soru da önemlidir.

Çünkü edebiyat tarihi yalnızca yazılanların değil, görünür kılınanların da tarihidir.

Bazen bir yazarın önüne açılan kapı, eserinden daha büyük olabilir.

Bazen bir başka yazarın önüne kapanan kapı ise eserinden daha ağırdır.

Belki de bu yüzden genç bir şaire “Sabret, bir gün keşfedilirsin.” demek yerine ona şunu söylemek gerekir:

“Önce yaz. Sonra kendi sesini bul. Sonra da seni kimin tanıdığına fazla bakma.”

Çünkü çevre değişir. Dergiler kapanır. Dostluklar biter.

Edebî modalar eskir. Bir dönemin göklere çıkardığı isimler bir sonraki dönemin dipnotuna dönüşebilir. Fakat gerçekten iyi kurulmuş bir cümle, sahibinin ölümünden sonra bile yaşamaya devam eder.

İşte edebiyatın bütün kalabalıklardan sonra ulaştığı yalnızlık budur.

Ve belki de en büyük adaleti: Bir gün herkes susar, metin kalır.

O gün artık kimsenin kimseye torpili geçmez.

Çünkü edebiyatın son masasında yalnızca yazar ve eseri oturur.

Ve o masada, ne kadar ünlü olduğunuz değil, ne söylediğiniz sorulur.

Bu tenkidimde bir başka açacağım başlık ise edebiyatımızda kadın yazar/şair olmaktır. Hatırlatayım; Suat Derviş’in hikâyesi görülmeyen bir kadın, birkaç hayat ve unutulmanın tuhaflığını alenen anlatır.

Suat Derviş bu bakımdan edebiyat tarihimizin yüzüne tutulması gereken aynalardan biridir.

Daha genç yaşta yazmaya başlayan, gazetecilik yapan, röportajlar kaleme alan, romanlar yazan; Almanya’da eğitim gören, Türkiye’de dönemin önemli gazetelerinde eserleri yayımlanan bir kadın yazardan söz ediyoruz. 1940-1941 yıllarında Yeni Edebiyat adlı yayın organını da çıkardı. Üstelik yalnızca edebiyat yapmadı.

Dönemin siyasal koşulları nedeniyle tutuklandı, hapis cezası aldı, uzun yıllar Fransa’da yaşadı. Ve sonra? Edebiyat tarihi bir süre onu neredeyse sessizliğe emanet etti.

Bugün Suat Derviş yeniden keşfediliyor. Ne güzel! Fakat burada insanın sormadan edemediği küçük bir soru var:

Bir yazarın değerini anlamak için neden önce onun ölmesini bekliyoruz?

Suat Derviş’in hayatında beni en çok düşündüren şey yalnızca yaşadığı baskılar değil; bir dönem bu kadar üretken olan bir kadının daha sonra edebiyatın ortak hafızasında yeterince yer bulamaması.

Belki de edebiyat tarihinin bazı raflarında toz değil, alışkanlık birikmiştir.

Bir kadın yazarı ikinci plana atmak için artık kimsenin açıkça “kadın olduğu için” demesine gerek yoktur. Biraz daha incelikli yöntemlerimiz var.

“Döneminin şartları…”

“Edebî çizgisi…”

“Toplumcu gerçekçilik…”

“Popüler roman…”

Böylece kadın yazarın kitabı rafta kalır, erkek çağdaşının kitabı “edebiyat tarihi” olur.

Raf aynı. Toz farklı. Peki, bütün şöhretler sahte mi?

Hayır. Tam tersine, böyle düşünmek de başka bir kolaycılık olur.

Bir edebiyat çevresinde bulunmak insanı otomatik olarak yeteneksiz yapmaz.

Tevfik Fikret’in Servet-i Fünûn çevresindeki yeri gerçektir.

Halit Ziya’nın romancılığı gerçektir.

Cenap Şahabettin’in şiir dili gerçektir.

Orhan Veli’nin şiirde açtığı alan gerçektir. Sait Faik’in hikâyeciliği gerçektir.

Mesele bu insanların çevre sahibi olması değildir.

Mesele, çevre sahibi olmanın zaman zaman yeteneğin yerine geçirilmesidir.

Çünkü çevre yeteneği büyütebilir. Ama yetenek yoksa çevre ancak bir süre ses yükseltici görevi görür. Sonra elektrik kesilir.

Bir dönem yükselenler, başka bir dönemde sönenler…

Edebiyat tarihi biraz da böyle çalışıyor. Bir dönemin çok konuşulan ismi, sonraki kuşağın yalnızca dipnotu olabilir.

Fecr-i Âtî’nin kısa ömrü bunun güzel örneklerinden biridir. Topluluk, dönemin edebî hayatında görünür bir oluşum olarak ortaya çıktı; fakat zaman içinde topluluğun bütün üyeleri aynı kalıcılığa ulaşmadı.

Bazıları edebiyat tarihine geçti. Bazıları ise tarihin sayfaları arasında kaldı.

Demek ki edebî topluluk olmak başka şeydir, edebî miras bırakmak başka.

Topluluk size sahne verebilir. Fakat oyunu sizin yerinize oynayamaz.

Ve gelelim bugüne…

Bugün dergilerin yerini biraz sosyal medya aldı.

Bir kitabın kapağından önce yazarın fotoğrafına bakıyoruz.

Kitabın içinden önce yazarın takipçi sayısını görüyoruz.

Bir insanın cümlesinden önce kimlerle fotoğraf çektirdiğini merak ediyoruz.

Bir konferansın niteliğinden önce konuşmacının görünürlüğüne bakıyoruz.

Bazen kitabın tanıtımı, kitabın kendisinden daha iyi.

Bazen yazarın biyografisi, romanından uzun.

Bazen ödüller o kadar çok sıralanıyor ki insan kitabı okumaya gerek kalmadan yazara hayran oluyor. Ne güzel!

Edebiyatımız artık kitap okumadan da tanınabilir hâle geldi.

Teknoloji gerçekten ilerliyor. Fakat ben yine de edebiyata güveniyorum.

Çünkü bütün bu gösterinin sonunda insan bir gün yalnız kalıyor. Telefon susuyor.

Dergi kapanıyor. Sosyal medya akışı başka bir ismi taşıyor.

Dostlar başka masalarda oturuyor.

Ödülün üzerindeki toz silinmiyor.

Ve kitap rafta kalıyor.

İşte o zaman gerçek soru ortaya çıkıyor:

“Sen gerçekten ne yazdın?”

Bu sorunun cevabını hiçbir çevre veremez.

Hiçbir dostluk kurtaramaz.

Hiçbir ödül taşıyamaz.

Hiçbir dergi sonsuza kadar savunamaz.

Çünkü edebiyatın son mahkemesinde jüri kalabalık değildir.

Bir kitap, bir okur ve zaman vardır.

Ve zamanın tuhaf bir adaleti vardır:

Dün kimsenin masasına çağrılmayan bir yazarı bugün başköşeye oturtabilir.

Dün başköşede oturanı ise sessizce kaldırıp rafa koyabilir.

Üstelik kimseye haber vermeden.

İşte bu yüzden genç yazarlara “Çevre yapın.” demekten önce başka bir şey söylemek gerekir:

Yazın. Çok yazın. İyi yazın. Kendi sesinizi bulun. Altını çize çize tekrarlıyorum ki gün gelir çevre değişir. Dergiler kapanır. Mahfiller dağılır. Dostluklar eskir. Edebî modalar ölür.

Ama iyi bir cümle, bazen sahibinden daha uzun yaşar.

Ve belki edebiyatın en büyük adaleti tam da budur:

Bir gün bütün masalar dağılır. Sandalyeler boşalır. İsimler silinir.

Ve geriye yalnızca metin kalır.

O gün kimsenin kimseye torpili geçmez.

O gün yazarın yanında ne kadar kalabalık olduğu değil, o kalabalığın karşısında ne kadar yalnız kalabildiği önemlidir.

Çünkü gerçek edebiyat, alkış kesildikten sonra başlayan şeydir.

Kurumun bahçesinde elimde ajandam çardağın altındaki masalardan birine oturuyorum.  Bu eylül ikindisinde bahçemizdeki ağaçlarda Ankara’nın güz güzelliklerini seyrediyorum. Eli kalem tutan birkaç edip hocam da katılır az sonra kalemimle olan bu sohbete…Kantinci Mustafa Bey geldi, manidar bir gülümseme;

İç sesim diyor ki içime içime;  kırk yıl olmasa da hatırımız olsun, hatıramız olsun…

  • İki kahve usta 😊 orta şekerli..

 

Eğitimci, yazar, seslendirmen Tayinci bir babanın evladı olarak çocukluğu Anadolu coğrafyasında geçti. Üniversite yılları ve eğitimci olarak göreve başlaması Karadeniz’de gerçekleşti. Eli kalem tuttuğu günden beri okumayı, gezmeyi ve yazmayı hayatın merkezine koyan yazar Türk Dili ve Edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Radyo ve Televizyon alanında doktoraya başladı. Masal üzerine akademik araştırmalarına üniversite yıllarında başlayan yazar, bu birikimlerini 'Masal Anlatıcılığı Eğitici Eğitmenliği' kurs ve seminerlerinde katılımcılarla paylaşmaktadır. Bunun yanı sıra “Osmanlı Türkçesi (Temel düzey), Beden Dili, Etkili ve asıl alanı olan Güzel Konuşma, Diksiyon, Yaratıcı Yazarlık” başlıklarında seminerler vererek çalışmalarını sürdürmektedir. Halen bir kurumda seslendirme ve sunuculuk yapmakta, evli ve bir çocuk annesidir. Akademik ve edebi dergilerde çeşitli yazıları yayınlandı. Deneme türünde iki kitabı mevcut. Ya Kebikeç Şafakla Gelen 2021 Yalnızlar Senfonisi 2025

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir