Bizimle İletişime Geçin

Tarih

Endülüs’ün Son Kalesi: Gırnata’nın (Granada) İşgali (2 Ocak 1492)  

2 Ocak 1492’de Elhamrâ Sarayı’nın anahtarları İsabel ve Fernando ikilisine teslim edildi. Teslim töreninde, Kristof Kolomb da vardı. Sarayın anahtarlarını teslim eden Ebû Abdullah ve yakınları, kendilerine bağışlanmış olan Andarax’taki mülklerine doğru yola çıktılar. Gırnatâ yakınlarında bulunan bir tepeliğe ulaştıklarında son sultan Ebû Abdullah arkasına dönüp, Gırnatâ ve Elhamrâ Sarayı’na son kez bakıp, göz yaşlarına boğuldu. Çünkü, geride bıraktığı sadece bir saray, bir iktidar koltuğu değildi. Atalarının ilmek ilmek dokuduğu, Avrupa’yı aydınlatan bir medeniyetin bedeni ve ruhuydu.

EKLENDİ

:

Endülüs’ten hatıralarımızda kalan iki olay güncelliğini korumaya devam etmektedir. Bunlardan biri, Tarık b. Ziyad’ın, Endülüs’ü fethi ve gemileri yakma hadisesi, bir diğeri de, Endülüs’ün son kalesi Gırnatâ’nın işgali sonrasında yaşanan ve Gırnatâ’nın son sultanı Ebû Abdullah’a annesinin söyledikleri şu sözlerdir: “…kadınlar gibi ağlayacağına, erkekler gibi savaşsaydın ya…”

İslâmî yönetimin Endülüs’teki son on yılına (1482-1492) bakıldığında, siyâsî çekişmelerin doruk noktasına çıktığı, halkın etnik ve mezhebi farklılıklar sebebiyle bölündüğü, savaşlar sebebiyle ekonomik krizlerin yaşandığı bir tabloyla karşılaşmaktayız. Gırnatâ İslâm Devleti’nin bu durumundan haberdar olan Hıristiyan krallıklar, Endülüs’teki İslâm varlığına son darbeyi vurmak için şartların olgunlaştığını düşünüyorlardı. Bilhassa, Kastilya Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı Fernando’nun evliliklerinden (1479) sonra, Gırnatâ İslâm Devleti için sonun başlangıcı olan bir süreç başlamıştı. Çünkü, iki büyük krallık, aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakmış ve güçlerini birleştirmişti.

Koyu Katolik olan İsabel ve Fernando ikilisi, Gırnatâ İslâm Devleti’nin topraklarına doğru harekete geçmiştir. Bu kapsamda, başkent Gırnatâ’nın çevresindeki tüm topraklar; Malaga (1487), Almeria (1489) ve Baza (1489) gibi önemli Endülüs şehirleri işgal edildi. Başkent Gırnatâ’nın etrafındaki çember hergün daralırken, yönetim merkezi Elhamrâ Sarayı’nda iktidar mücadelesi sürüyordu. Asıl Sultan Ebû’l-Hasan ile oğlu Ebû Abdullah arasında. Bu mücadelenin sebebi ise, Ebû’l-Hasan’ın ikinci karısı olan İsabel de Solis’in (Süreyyâ), kendi oğlunu Gırnatâ Sultanı yapmak isteğiydi. Ebû’l-Hasan’ın İsabel de Solis’in isteklerine meyl etmesi, eski eşi Aişe tarafından sert bir kaşılık görmüş ve kendi oğlu Ebû Abdullah’ı kocasına karşı kışkırtarak, kocasını Gırnata’dan kovdurmuştu. Ne var ki babasına karşı verdiği iktidar mücadelesinde Kastilya krallığından askerî destek alan Ebû Abdullah, Kastilyalılarla gizli anlaşmalara imza atmıştı.

1491 tarihine gelindiğinde, Müslümanların elinde sadece Gırnatâ şehri kalmıştı. Katolik Kral Fernando: “Nar’ın tanelerini tek tek sökeceğim” demişti. İspanyolca’da “Granada” nın bir anlamı da “Nar” dı. Fernando, dediği gibi de yaptı; Nar’ın (Granada) köylerini, kasabalarını ve şehirlerini tek tek işgal etti. Geride, sadece ve sadece Gırnatâ kaldı.

Tarihe Katolik Krallar (Los Reyes Católicos) olarak geçen İsabel ve Fernando,  son sultan Ebû Abdullah’tan Gırnatâ’nın teslimini istediler (1491). Bu arada, hızlı bir şekilde şehir kuşatmaya alındı ve yaklaşık 7 aylık bir kuşatmadan sonra şehir teslim olmak zorunda kaldı. Kuşatma esnasında, Kraliçe İsabel, Gırnatâ yakınlarınlarındaki cephe hattına gelerek, kuşatmanın sürdürülmesi konusunda İspanyol askerlerini motive etti. O günün anısına, bu cephe hattında Santa Fe (Kutsal İman) ismiyle bir kasaba inşâ edildi. Bugün de bu isimle anılan kasaba Gırnatâ merkeze 5 km mesafede bulunmaktadır.

Kuşatma altındaki Gırnatâ halkı, şehrin tüm lojistik yollarının kapanması nedeniyle, gıda bulmakta her geçen gün zorluk çekmeye başladı. Öyle bir an geldi ki şehirdeki bitkileri ve hayvanları yemek zorunda kaldılar. Açlık dayanılmaz sınırlara ulaşınca da Ebû Abdullah’tan şehri teslim etmesini istediler. Ebû Abdullah 67 maddelik bir anlaşmayla şehri teslim etmeyi kabul etti.

İsabel ve Fernado ile yapılan anlaşmaya göre; Müslümanların can, mal, nesil ve ibadet emniyeti sağlanacaktı. Hiçbir şekilde, Müslümanların vakıflarına ve camilerine karışılmayacaktı. Son sultan Ebû Abdullah ve yakınlarına ise, Andarax bölgesinde, gelirleri kendisine ait olmak üzere araziler verilecekti.

Sözkonusu anlaşma, Endülüs’te Müslümanların askerî ve siyasî varlıklarının son bulduğunun ilanıydı. 711 yılında başlayan bu süreç 781 yıl sonra 1492’de son buldu. Bu tarihten sonra Endülüs İslâm toprakları tamamen Hırstiyanların eline geçti.

2 Ocak 1492’de Elhamrâ Sarayı’nın anahtarları İsabel ve Fernando ikilisine teslim edildi. Teslim töreninde, Kristof Kolomb da vardı. Sarayın anahtarlarını teslim eden Ebû Abdullah ve yakınları, kendilerine bağışlanmış olan Andarax’taki mülklerine doğru yola çıktılar. Gırnatâ yakınlarında bulunan bir tepeliğe ulaştıklarında son sultan Ebû Abdullah arkasına dönüp, Gırnatâ ve Elhamrâ Sarayı’na son kez bakıp, göz yaşlarına boğuldu. Çünkü, geride bıraktığı sadece bir saray, bir iktidar koltuğu değildi. Atalarının ilmek ilmek dokuduğu, Avrupa’yı aydınlatan bir medeniyetin bedeni ve ruhuydu. Endülüs’te zeval bulan İslâm’ın güneşiydi. Ebû Abdullah, tüm günahlarıyla, hırslarıyla ve hayalleriyle bu sonuca ortaktı. Bu sebeple, bu tepecikte (Suspiro del moro-Müslüman’ın ah! çektiği yer), son kez bir “ah!” çekti ve ağlamaya başladı. Oğlunun perişan hâlini gören annesi Aişe, hafızalarımıza kazınacak sözleri işte o an söyledi:

“…kadınlar gibi ağlayacağına, erkekler gibi savaşsaydın ya…”.

Annesinden bu sözleri duyan Ebû Abdullah: “Vallahi anne, bunları söyleyeceğini bilseydim, babama (Ebû’l-Hasan) karşı savaşmazdım. Beni babama karşı sen kışkırtmıştın.” dedi. Fakat, herşey için çok geçti, son pişmanlık fayda etmedi.

Rahmet yağmurlarına benzetilen Endülüs Fetih hareketi, gözyaşları içinde nihayete erdi. Sekiz asırlık bir çınar kökünden söküldü, ona ait ne varsa, nerede iz bırakmışsa, İspanyol Engizisyon Mahkemesi’nin karanlık zihni tarafından silindi, yok edildi. Geriye de bize “Endülüs’ün Hatırası” kaldı.

Not: Gırnatâ’da her yıl 2 Ocak’ta şehrin Müslümanlardan kurtuluş törenleri yapılır.

 

Tarih

İktisat Tarihcisi Mehmed Genç Hoca’nın Vefatına Tarih

EKLENDİ

:

Arşiv’in piri Hoca

Kemal nihriri Hoca

Sekiz cennete gitti

”Artvin’li Mehmed Hoca”

1442

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Tarih

Çanakkale… Çanakkale…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

EKLENDİ

:

18 Mart 1915…

Çanakkale… Çanakkale… Kanla yazılmış bir destan… Geleceğe bırakılmış kutlu bir miras… Ümmetin kabul olunmuş duası… Varlık yokluk mücadelesi… Ya zafer, ya ölüm… Ötesi yoktu.

Sultan Fatih karadan gemileri yürütmüştü de şimdi ‘ateşten denizlerde mumdan gemiler’ geçirme zamanıydı. Görünürde olmayacak bir işti yani ki… Ancak Allah, “Ol!” dedikten sonra onu kim engelleyebilirdi ki… Yüce Yaratıcı bir kere “Ol!” demişti… Düşmanın gözüne perde inmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, cesareti kırılmış, en ağır makineleri işlemez olmuştu…

Mehmetçiğin üzerine üflenen iman ve aşk onu meleklerle kol kola, omuz omuza korkusuzca hep ileri götürmüştü. Bir kişi, beş kişi, on kişi hiç fark etmiyordu… Geriyi hiç düşünmediler. Karşılarındaki dağ olsa ezecek, set olsa yıkıp geçecek cesaretleri vardı… İzahı edilemez bir durumdu bu… Allah’ın yardımıyla yazılmış bir destan… Gözünü kırpmadan şahadete yürüyen gencecik fidanlar.

Çanakkale destanı… Kutlu bir diriliş… Yetişmiş bir nesil, yaprak misali kara toprağa düşüyor tek tek. Yine o aynı nesil kurtuluş mücadelesinin meşalesini yakıyorlar mezarlarından hep beraber. “Kim demiş, her şeyin bitişi ölüm / Destanlar yayılır mezarımızdan.” diyor ya Âkif İnan, işte öyle bir şey…

Bir tarafta zamanın en gelişmiş donanmaları, silahları, askerleri… Madde, teknoloji, kibir, gurur, kendini beğenmişlik, gösteriş ve daha neler neler… Diğer tarafta kısıtlı imkânlar, tükenmek üzere olan silahlar, mermiler, mayınlar… Aç ve susuz kalmış bedenler… Ama yine de maneviyat, ruh, iman, aşk, cesaret, kardeşlik… “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten şuur ile kahramanlaşan askerler… Bu ruh ile “…Nice az topluluklar çok topluluklara karşı galip gelmişlerdir…” (Bakara, 249) Bu ruh ile uykusu gelen gözler uyumadı, acıkan karınlar doydu,  susayan dudaklar susuzluğunu giderdi…

“Müminler bir vücudun azaları gibidirler, birisi rahatsızlanırsa diğer uzuvlar da onun acısını paylaşır…” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisini düstur edinen İslâm coğrafyasından pek çok Müslüman, Anadolu’daki kardeşini yalnız bırakmamak için hiç düşünmeden cepheye koştu… Memleketin her bir köşesinden gelen yiğitlerle saf tuttular… Beraberce ölüme tebessüm ettiler…

Seyit Onbaşı… Mehmet Muzaffer… Hasan Onbaşı… 57.Alay… Ömer Çavuş… Yahya Çavuş ve arkadaşları… Kınalı Hasan… Ve nice isimsiz kahraman… Kanla yazılan ve sırrı hâlâ çözülememiş büyük bir destan… Çanakkale…

Seddülbahir, Kilitbahir, Arıburnu, Conkbayırı, Gelibolu… Kara, deniz, hava, ateş… Her taraf kuşatma altında… Göz gözü görmüyor… Göğüs göğüse, nefes nefese amansız bir mücadele… “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi, / En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.” diye tarif ediyor manzaranın dehşetini Mehmed Âkif… Ve ekliyor Necmettin Halil Onan; “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”

Çanakkale, yenilmez zannedilen donanmaların nasıl hezimete uğratıldığının resmidir… “Hasta Adam”ın aslında ne olduğunun ifadesidir Çanakkale… Memleketin her bir karış toprağını kendi aralarında paylaştığını zanneden zavallı devletler görmüşlerdir ki Türk devleti ve milleti ne parçalanır, ne bölünür ne de sömürülür… Anadolu ruhu ve göğüslerdeki iman buna engel olmuştur… Kurtuluş Savaşı ve İstiklâl mücadelesi Çanakkale’de elde edilen işte bu ruh ile başarıya ulaşmıştır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü vesilesiyle şehitlerimize, gazilerimize, milletimize, memleketimize, İslam dünyasına, bütün insanlığa her daim dua, dua, dua…

Okumaya Devam Et...

Tarih

Gün 28 Ay Şubat Yıl 97 Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

EKLENDİ

:

Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?

Söyleyin ak yazmalı nineler, al yazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…

Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…

Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…

Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.

Oldu da nitekim.

Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı…

Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız. O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.

Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitap’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.

Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı,  yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.

Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı.

İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.

Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?

Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?

Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…

İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçınanlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…

O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…

Eee… gün biter, günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…

Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.

O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…

Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?

Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.

Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin.

Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz…

Bunu yapabiliriz!

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar