Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

İbrahimeyn

Dersine girdiği her sınıfta tahtaya büyük harflerle “ADAMI” yazar,  “I” harfini sildikten sonra “Kimsenin adamı olmayın, adam olun” derdi. Sık sık Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Cemil Meriç’ten cümleler aktarır, kitaplarına atıfta bulunurdu. Ali Şeriati’nin “Hac” kitabını öve öve bitirememişti. Necip Fazıl’ın “İdeologya Örgüsü”, “Çöle İnen Nur”, “Son Devrin Din Mazlumları” vb. kitaplarını, Rasim Özdenören’in “İki Dünyası”nı, Hekimoğlu İsmail’in “Minyeli Abdullah”ını hep onun kütüphanesinden ödünç alarak okudum. Fikir dünyasına onunla girdim.

EKLENDİ

:

“Bir mektep bazen bir tek hocadır; insan, bazen bir mektepten değil, bir muallimden çıkıyor” diyor Mithat Cemal Kuntay. Bir insanın yetişmesi, olgunlaşması, ülkesine ve milletine faydalı bir insan olmasında ailesi, arkadaşları, mahallesi, yaşadığı şehrin ve en önemlisi eğitim hayatının ve öğretmenlerinin etkisi çok aşikâr. Tabii ki aslolan insanın kendi iradesi, azmi ve gayreti. Mayalanma çocukluktan itibaren başlıyor ve ömür boyu sürüyor. Bu bilinçlenmenin belirli bir istikamete yönelmesi ve irade davasına dönüşmesi ise genellikle lise yıllarına dayanıyor. Yıllar önce ekilen tohumlar lise çağında meyvesini vermeye başlıyor.

Biz de bu yazımızda lise yıllarında ilmî ve fikrî yol haritamızın şekillenmesinde önemli tesirleri olan iki hocamızdan bahsetmeye çalışacağız. 1976 yılında o zamanlar adı Kartal İmam Hatip Lisesi olan okulumuzun orta kısmına başladık. Sülâlemizdeki ilk İmam-Hatipliydik artık. Her biri farklı niteliklere ve hususiyetlere sahip kıymetli öğretmenler dersimize geldi.

Okul müdürümüz Ömer Öztop’tu. “Süleymaniye’den Hitap” adlı hutbe kitaplarıyla tanınırdı. Pendik Çarşı Camii’ndeki Cuma hutbeleri oldukça etkiliydi. Arapça derslerimize gelir, sık sık Mehmet Akif’ten şiirler okuyarak bizi bilinçlendirmeye çalışırdı. Sürekli “Lokomotif olun, vagon olmayın” derdi.

Hamza Altay, ortaokul birinci sınıftan itibaren Kur’ân-ı Kerîm hocamızdı. Hasan el-Benna’nın ‘Risaleler’iyle bizi o tanıştırdı.

Sezai Özdemir, her gün okula ceketinin üst cebinde bir gülle gelen, öğretmenler odasına bir demet çiçek bırakmayı itiyad haline getiren, neşeli, mütevazı, şefkat dolu bir insandı. Her türlü yaramazlık ve haylazlıklarımızı hoşgörüyle karşılar; “Dedene rahmet” diyerek geçiştirirdi. Silgiye ihtiyaç duymaz, tahtayı ceketinin kollarıyla silerdi.

Zeki Şeker, Ahmet Altınöz, Mehmet Varol, İlyas Çelebi gibi pek çok hocamızın kendine has meziyetleri vardı. Peki İbrahimeyn’i bizim gönül dünyamızda ayrıcalıklı ve özel kılan husus neydi? Zannediyorum buna verilecek en makul cevap imanlı bir nesil yetiştirmeye azimli, fedakâr, idealist genç öğretmenler olmalarının yanı sıra öğrencileriyle ders dışında da ilgilenmeleri, vakit ayırmaları, bir rehber gibi istikamet tayin ederek refîk olmaları, yol arkadaşlığına davet etmeleridir…

Pendik câmiasında İbrahimeyn denildiğinde İbrahim Özgül ve İbrahim Sezginer akla gelirdi. Bu ifade İbrahim isimli iki şahsa işaret etmenin yanında 1976 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde başlayan ve hâlâ derinleşerek, koyulaşarak devam eden dostluklarına da telmihte bulunurdu. Birbirinden ayrılmaz ikiliye, kader ve yol arkadaşlığına… Dost edinmek kolaydır ama bu dostluğu korumak çok zordur. Bizim de bu iki müstesna insanla dostluğumuz ve yol arkadaşlığımız kırk yıla yakın bir süredir devam ediyor. Kırk yıldır birlikte sevindik, birlikte mahzun olduk…

İbrahim Sezginer

İbrahim Sezginer, Bolu, Dörtdivan’lı. Sırtını Aladağ’lara yaslamış, yemyeşil bir doğaya sahip Aşağıdüver köyünden. İlkokuldan sonra Yeniçağa Kur’ân kursunda hâfız-ı Kur’ân olmuş. Gerede İmam-Hatip Lisesi’nde tahsiline devam etmiş. Ortaokul yıllarında Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabıyla fikrî istikameti belirlenmiş, Burhan Toprak’ın “Din ve Sanat”ıyla, Elmalılı Hamdilerle gelişmiş, Mahir İz, Necip Fazıl’a kadar uzanmış.

Yeniçağa Kur’ân Kursu, Ekrem Doğanay Hoca’yla bütünleşen bir ocak. Onun girişimleriyle kurulmuş, zamanla bir ilim yuvasına dönüşmüştür. Bolu ve çevresinin en iyi hâfızları oradan yetişirdi. Ekrem Hoca, hâfızlar içinden ilme istidatlı olanları seçer, medrese usulü fıkıh, tefsir, hadis okuturdu. İşte Sezginer de bu ocakta neşv ü nema bulan binlerce talebeden birisidir. Her daim bu yuvaya ve Ekrem Hoca’ya karşı vefa ve minnet hisleriyle doludur. Her fırsatta kendisini ziyaret etmiş, derslerine, sohbetlerine katılarak onun manevi ikliminde yaşamıştır. Pendik İmam Hatip câmiası başta olmak üzere pek çok insan Sezginer sayesinde Ekrem Hocaefendi ile buluşma imkânı bulmuştur. Onun en sâdık ve en vefalı talebesidir. Biz de İlâhiyat fakültesinde öğrenci iken Pendik İmam Hatipli arkadaşlarımızla yaz tatillerinde bu Kur’ân Kursunda ağırlandık. Ekrem Hocaefendiden fıkıh dersleri aldık. Birlikte hafızlık cemiyetlerine gittik. Ekrem Hoca,  o günlerde sık sık “Allah safiyetinizi korusun” diye dua eder, “yaşadıkça bu safiyet dolu günleri çok arayacaksınız” derdi de ne kasdettiğini pek idrak edemezdik.

Sezginer Hoca, ortaokul yıllarından itibaren yaz tatillerinde Ankara’da inşaatlarda kalıp çakarak, boya, badana vb. işleri yaparak okul harçlığını temin etmiş ve tahsil hayatını sürdürebilmiş. Gerede İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1976’da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne kaydolmuş. İbrahim Özgül’le de burada tanışmışlar. Kısa zamanda arkadaş ve dost olmuşlar.

Enstitü’de en çok Osman Öztürk ve Selçuk Eraydın’dan etkilenmişler. Her ikisi de Mahir İz’in vefalı talebeleri çünkü. Sezginer, “Mahir İz’in adının geçmediği bir dersimiz olmazdı” diyor. “Yılların İzi” adlı hâtıratı da hep başucu kitapları olmuş. Özgül’ün gönlünde Emin Işık’ın da ayrı bir yeri var. Gönüllere nüfuz eden Kurân tilaveti ve entelektüel kimliğiyle. Emin Hocanın “Devleti Kuran İrade” ve “Kur’ân’ın Getirdikleri” kitapları yıllarca elinden düşmemiş, aldığı notlar derslerinde hep yolunu aydınlatmış.

Sezginer, Enstitü yıllarında Arapçasını geliştirip, “Mülteka” gibi ilmî eserleri okumaya çalışırken, Özgül de Küçükyalı MTTB Başkanı olarak konferans ve seminerler düzenliyor, inançlı bir gençlik yetiştirmenin derdiyle kavruluyormuş. Pek çok yazar ve şairi MTTB çatısı altında tanımışlar…

Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra da görüşmeye devam etmişler. Ayrılığın verdiği hüzün kısa sürmüş, Pendik İmam Hatip’te meslektaş olarak tekrar buluşmuşlar. Sezginer, 1980’de, Özgül ise Zeytinburnu İmam-Hatip’te geçen bir yıldan sonra 1981’de okulumuza teşrif etmişti. Sezginer Hoca, hadis derslerimize gelirdi. Hz. Peygamber ve sahâbe sevgisi, muhabbeti hadsiz, hudutsuzdu. Bunu hemen hissederdiniz. Ebû Hanife başta olmak üzere selef-i sâlihîne, ulemâya, ecdadımıza, Osmanlı’ya hürmet eder, hep sitayişle, edeple yâd ederdi. Adeta üzerlerine toz kondurmak istemezdi. Asım’ın nesliydi çünkü onlar. Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemezlerdi.

Bu ahlak ve edebin oluşmasında Ekrem Doğanay Hoca’nın da etkisi vardı. O da öyleydi çünkü. Bu topraklara, bu millete hizmet eden herkes hürmetle anılmalıydı. Ekrem Hocaefendi, beş bin hadis-i şerifi lafız farklarına varıncaya kadar bilirdi. “et-Tâc” isimli hadis mecmuasını defalarca okumuş ve okutmuştu. Hz. Peygamber veya sahabeden bir anekdot aktarırken gözleri yaşarırdı. Bir müddet sükût eder, sonra konuşmasına devam ederdi. Yılda iki defa İstanbul’a gelir, gece yarılarına kadar ilmî, edebî, ahlâkî sohbetler yapar, fıkhî ağırlıklı sorulara müdellel ve tatminkâr cevaplar verirdi. İstanbul’da kaldığı sınırlı günlerde kendisini ağırlamak için adeta bir yarış olurdu. O da kimseyi kırmak istemez, davetlerine icabet eder fakat çoğu zaman Sezginer’in Bostancı’daki kiralık evinde kalmayı tercih ederdi. Biz de gelişini dört gözle bekler, bu doyumsuz ilmî ziyafetten mahrum kalmak istemezdik. Her birimize adımızla hitap eder, iltifatlarda bulunur, tatlı, zarif latifeler yapardı. Son derece kibar, nazik, edep timsali bir âlimdi. Her sohbeti manevî kirlerden arınma, zihnî ve kalbî sıkıntılardan kurtulma, bilgiyle donanarak şevkle ilim yolculuğuna devam etmenin kaynağı olurdu…

Pendik İmam Hatip’te kırk hadis ezbere okuma geleneğini başlatan İbrahim Sezginer’di. 1981 yılında sınıf ortamında gerçekleştirilen bu faaliyete idareden herhangi bir destek gelmemişti. Kolay değildi yeni bir çığır açmak. Biz de iki yüz hadis ezberlemek suretiyle bu yarışa katılmış ve üçüncülüğe layık görülmüştük. Şimdi geçmişe bakıp düşündüğümde belki de beni hadis alanında doktoraya kadar götüren ilk adım o sınıfta atılmıştı. Bunda da en büyük âmil hiç kuşkusuz İbrahim Sezginer ve Ekrem Doğanay Hoca idi. Bir de fakültedeki hadis hocamız Raşit Küçük’ün ilmî birikimi, entelektüel ufku ve ahlâkî şahsiyeti…

İbrahim Hoca, meslek dersleri öğretmeni arkadaşlarının destekleri ve özverili gayretleriyle 2011 yılında emekli oluncaya kadar bu yarışmaları azimle, aşkla, bir dava bilinciyle sürdürdü. İlke ve kurallarını belirledi, standartlarını oluşturdu, her geçen gün daha da profesyonel bir hale getirdi. Bu gelenek diğer İmam Hatip Liselerine de örnek oldu. Bin küsur hadisi sahabe râvisiyle birlikte ezberleyen öğrencilere şahit olduk.

Zamanla bu etkinlik okulun sınırlarını aştı. Pendik’in en geniş katılımlı manevi bir şölenine dönüştü. Kültür merkezlerinde icra edilir hale geldi. İlâhiyat Fakültesi hocaları da bu kutlu yarışın şahitleri oldu. Bu manevi ziyafet en fazla hadis ezberleyen iki öğrencinin Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’ni ayakta ve ezbere okumasıyla son bulurdu. Salondakiler de ayakta dinlerdi. O masum çocukların, Hz. Peygamber’in hikmetli sözlerini okurken nemlenen gözleri, Veda Hutbesiyle birlikte coşkun bir sele dönüşür, salon hıçkırıklara boğulurdu. Ekrem Hoca da bir gün önceden Yeniçağa’dan gelir, Sezginer’de kalır, muhabbet dolu atmosferi teneffüs etmekten büyük haz alırdı. Çocuklara verilen enva-i çeşit hediyelerden sonra da hıtâmuhu misk, duygulu, coşkulu bir konuşma yapar, gönüllere su serperdi…

İbrahimeyn’in okuldaki ağırlıkları ve etkileri her geçen gün artıyor, öğrenciler etraflarında halka oluyordu. Zeki Şeker’in de aralarına katılmasıyla aynı hedefe kitlenen iyi bir ekip olmuşlardı. Bu ekibe dostları “üç silâhşörler” diyerek gıptayla bakarken, muârızları ise “bermuda üçgeni” yakıştırmasında bulunuyorlardı. Şeker Hoca da talebelik yıllarında başlayan imamlık görevi sebebiyle meslekî bakımdan güçlü, mücadeleci kimliği ve etkili hitabetiyle öğrenci üzerinde tesirli ve esprili bir hocaydı. Voleybol ve masa tenisinde oldukça iyiydi. Masa tenisinde bileğini büken olmazdı. Beni son sınıfta hutbe okumaya hazırlayan hocamdı. Pendik İstasyon Camii’nde bir iki defa prova yaptıktan sonra Maltepe’deki camiye birlikte gitmiş, Regaib kandiline dair hutbeyi okumuş, Cuma namazını kıldırdıktan sonra yine birlikte okula dönmüştük.

Yunus Emre ne güzel söylemiştir: “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”. Sezginer Hoca her daim kendini yenileyen ve geliştiren bir hocadır. Teknolojiyi yakından takip eder ve kısa zamanda adapte olur. Okuldaki teksir makinesi ona emanet edilmişti, bakım ve onarımını yapar, her teneffüste öğretmenlerin sınav kâğıtlarını teksir eder, çoğaltırdı. İnternet ve video imkânları doğunca okulda videolu ders uygulamasını başlatan da ilk akıllı tahtayı kullanan da Sezginer olmuştu. Bu sayede hem Arapçayı sevdirmiş hem de öğrencilerin pratik Arapçasını geliştirmişti. Üç aylık Mısır tecrübesinin de bunda etkisi vardı kuşkusuz. Özgül Hoca ise teknolojiye karşı mesafeli durmuş, ihtiyaç ve zaruret sınırlarında kalmayı tercih etmiştir.

Hoca öğretmenliği çok severdi, en büyük emeli vasıflı, nitelikli insan yetiştirmekti. Gece yarılarında bile evinde hâfızlık yapan gençleri dinlerdi. Güzelyalı’da hâfız yetiştirmek üzere açılan Kur’ân kursunda idareci olması yönünde ısrarlı bir taleple karşılaşınca 2011 yılında emekliye ayrıldı. Belki bu sayede yüzlerce hâfız yetiştirme imkânı bulacaktı.

İbrahim Özgül de emekli olmuştu. Özgül’süz yapamazdı. Kur’ân-ı Kerim ve rehber öğretmen olarak onu da yanı başına davet etti. Yine buluştular, yeni bir heyecanla kollarını sıvadılar, yüreklerini koydular. Birlikte örnek bir çalışma sergilediler. Seminer, konferans ve gezilerle çocukların ufkunu açtılar. Türkiye’nin en ünlü işadamları sohbete geldi. O kursa dayak, küfür ve hakaret giremedi. Şefkat ve merhamet hâkimdi. Üç yıllarını verdiler. Fakat kısa zamanda yakalanan başarıyı kıskananlar, çekemeyenler, hiç emek vermeden kendilerine mal etmek isteyen nâdânlar oldu. Zannettiler ki onlarsız da bu işler yürür. Sezginer Hoca daha fazla dayanamadı, ceketini alıp çıktı. Sezginer Hoca daha sonra da Ankara’da bir vakıfta uzun yıllar yöneticilik yaptı, öğrencilerin, fakir fukaranın, garip gurebânın hizmetine koştu.

 

İbrahim Özgül

İbrahim Özgül, Bilecik/Bozüyük’lü. 400 yıllık geçmişe sahip bir manav köyü olan Kurtköy’den. Rahmetli babası İsmail Amca uzun boylu, yakışıklı, nur yüzlü bir adamdı. Hâfızlığını Söğüt’te Halis Hoca’nın yanında yapmıştı. Uzun yıllar Küçükyalı ve Kartal’da müezzin olarak görev yaptı. Derviş meşrep bir zattı. Mehmet Zahid Kotku hazretlerine intisaplıydı. Ramazanlarda İskenderpaşa Camii’nde itikâfa girerdi. Özgül’ün güzel sesi babasından miras olmalı.

Özgül, zekâsı ve çalışkanlığıyla ilkokul öğretmeninin dikkatini çekmiş. Onun teşvikiyle Öğretmen Okulu imtihanlarına müracaat etmişler. Bunu duyan Hüseyin dede, “torunumu dinsiz mi yapacaksın” diyerek oğluna öfkelenmiş, epey bir müddet İsmail Amca’ya küs durmuş. Takdir-i ilâhi İbrahim Hoca imtihan sabahı rahatsızlanıp sınavda yeterli notu alamayınca Bilecik İmam Hatip’e kaydolmuş. Okulun ilk öğrencilerinden olmuş. Buna çok sevinen Hüseyin dede Kurtköy’den kalkıp Bilecik’e kadar gelmiş. Torunu İbrahim’i okulunda ziyaret etmiş. Dede torun birbirlerine sarılıp kucaklaşmış, küslük ve dargınlık da sona ermiş.  Ortaokulu Bilecik İmam Hatip’te, liseyi ise Eskişehir İmam Hatip Lisesi’nde okumuş. Özgül sahne tozunu o yıllarda yutmuş. Resmi törenler ve bayramlarda şiirleri hep ona okuturlarmış. Tarihî romanlar okumaya meraklıymış. Necip Fazıl’ı da lise yıllarından itibaren okumaya başlamış. Çöle İnen Nur, Son Devrin Din Mazlumları, Babıali ve diğerleri…

İbrahim Özgül, güzel sesi ve makam bilgisiyle maruf bir hocamızdı. Öğrenciler onun Kur’ân tilavetine hayran olurdu. Onun bulunduğu mecliste bir başkası Kur’an okumak istemezdi. Öğrencileri Ezan ve Kur’ân-ı Kerîm okuma yarışmalarına hep o hazırlar, başarılı olur ve ödülle dönerlerdi. İlâhi repertuarı oldukça zengindi. Fakat en önemlisi fikir ve düşünce adamlığı yönü ve cemiyetçiliğiydi. Fikrî eserleri ve tartışmaları yakından takip ederdi. Kendi neslinin ve meslektaşlarının açığını kapatmak için sürekli okurdu. Aynı zamanda iyi bir futbolcuydu. 50’li yaşlarına kadar futbolu bırakmadı. Pendik’teki liselerle okulumuz öğretmenleri arasında yapılan her maçta çok iyi bir performans sergiler ve bunu attığı gollerle taçlandırırdı. Biz de onu ve diğer hocalarımızı hayranlıkla seyrederdik. Galip geldiğimiz her maç sonrası İbrahim Hoca tüm sınıflarda coşkuyla karşılanır, dakikalarca ayakta alkışlanırdı.

İbrahim Özgül genellikle akaid ve kelâm derslerine girerdi. Tevhid ve şirk konuları üzerinde durur, klasik bilgileri kendine has üslubuyla aktarıp özetledikten sonra güncel örnekler verir, soyut ve girift konuların açıklığa kavuşmasını, billurlaşmasını sağlardı. Her ders beyin fırtınasına dönüşür, kafalarımızda şimşekler çakar, ortaya attığı soruların cevaplarını merakla bekler, kendisini pür dikkat takip ederdik. Ders sınıf dışına taşar, teneffüslerde de devam ederdi. Sarsmak istiyordu; düşündürmek, yeniden bir medeniyet hamlesi yapmak, dirilişin neferleri olarak bizleri de geleceğe hazırlamak istiyordu.

Dersine girdiği her sınıfta tahtaya büyük harflerle “ADAMI” yazar,  “I” harfini sildikten sonra “Kimsenin adamı olmayın, adam olun” derdi. Sık sık Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Cemil Meriç’ten cümleler aktarır, kitaplarına atıfta bulunurdu. Ali Şeriati’nin “Hac” kitabını öve öve bitirememişti. Necip Fazıl’ın “İdeologya Örgüsü”, “Çöle İnen Nur”, “Son Devrin Din Mazlumları” vb. kitaplarını, Rasim Özdenören’in “İki Dünyası”nı, Hekimoğlu İsmail’in “Minyeli Abdullah”ını hep onun kütüphanesinden ödünç alarak okudum. Fikir dünyasına onunla girdim.

Bir gün Kaynarca’daki evlerinde otururken kütüphaneden bir kitap aldı ve “Okuma Üzerine” başlıklı yazıyı okumaya başladı. Tasvirler, cümleler, o revnaklı, tumturaklı kelimeler bizi büyülemiş, çarpmıştı. Cemil Meriç ve “Bu Ülke”siyle de tanışmıştık artık. O kitabı okumaktan başka çare yoktu. Ödünç aldım ve evire çevire, her kelimesi, her satırı üzerinde düşüne düşüne okudum.

O evin bahçesindeki incir ağacının dili olsa da anlatsa o günleri!

O ağacın altında rahmetli annesinin mübarek elleriyle yaptığı börekleri, kekleri çay eşliğinde yudumlarken saatlerce edebiyat, kültür ve sanat üzerine konuşur, yeni çıkan kitapları ve dergileri karıştırırdık.

Özgül Hoca, efsaneydi bizim için. Lise veya fakülteden her arkadaşımızı ona götürüp tanıştırmak isterdik. Fırsat buldukça ve yeri geldikçe hep ondan bahsederdik. Samimi arkadaşlarımın pek çoğu onu gıyaben tanımış ve sevmişlerdi. Kendi lise yıllarını düşünerek hayıflanırlar, bizim İbrahim Özgül gibi bir hocayla karşılaştığımız için çok şanslı olduğumuzu söylerlerdi. Bizim rol model hocamızdı. Onun gibi kültürlü, birikimli, çok yönlü bir öğretmen olmanın hayalini kurardık. Farklı kurumlarda çalışmak isteyen pek çok arkadaşımız onun menkıbeleri hatırlatıldığında bu arzularından vazgeçer, Milli Eğitim’de öğretmenliğe yönelirdi.

Pendik İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra arkadaşlarımızla irtibatı koparmamak için çareler arıyorduk. Bir araya gelebileceğimiz dernek veya vakıf yoktu. Ara sıra çay bahçelerinde ikili üçlü toplansak da bu yeterli değildi. Bunun üzerine Zeki Şeker hocamızla birlikte İbrahimeyn evlerini bize açtılar. On beş günde bir, hafta sonlarında onların evlerinde toplanıyor, dünyada ve ülkemizde olup bitenleri müzakere ettikten sonra “Muhtâru’l-ehâdis” adlı hadis kitabını okuyorduk. 1993’te mezunlar derneğini kuruncaya kadar böyle devam ettik.

Özgül Hoca, 1985’te, rotasyon gereği Boyabat İmam Hatip Lisesi’ne gitti. Orada da aşkla, şevkle talebe yetiştirmeye devam etti. Zamanla dersi özlemle beklenen bir Hoca oldu. Fakat birileri rahatsızdı bu durumdan, tehditler almaya başladı. Yalnızdı, halinden, derdinden anlayan yoktu. Sokakta, tenha yerlerde tek başına dolaşamaz hale geldi. Şairin dediği gibi “Gönül ne çeker söylesem şikâyet olur” vaziyetindeydi. Ardı arkası kesilmeyen şikâyetler üzerine hakkında soruşturma açıldı ve Durağan’a nakledildi. Gerekçe irticâi faaliyetlerde bulunmasıydı. Bu milletin evlatlarını bilgi ve hikmetle donatmak için özveriyle çalışmak suçtu. Üzeri çizilmişti bir kere, öyle söylüyorlardı, sürekli tayinlerle yıldırmak istiyorlardı. Sinop’tan ayrıldı, Pamukova Lisesi’ne geçti. Sonra da Sivas Lisesine. Ancak beş yıl sonra Pendik İmam Hatip’e dönebildi. Boyabat İmam Hatip’teki öğrencileriyle de bizi tanıştırdı, dost, arkadaş olduk. Ramazan ve Servet’le mesela. Özgül’ün en kıymetli talebeleriydi. Hâlâ dostça görüşür ve haberleşiriz. Ramazan, şimdi bir üniversitede Prof. Dr. öğretim üyesi, üretken bir akademisyen. Servet, on iki dilden dil tazminatı alan gayretli bir öğretmen. Yakında doktora müjdesini bekliyoruz.

İbrahim Hoca Boyabat’ta iken biz Pendik İmam Hatip mezunlarından on beş kişi bir araya gelerek Erdem Kitabevini açtık. Hem okuldaki öğrencilerle hem de mezunlarla bir buluşma mekânı olsun diye. Kurfalı’da kitap ve kırtasiye dükkânı olan Zeki Şeker Hocamızla istişare etmeyi de ihmal etmedik. İbrahim Hoca, hafta sonları, Şubat veya yaz tatillerinde İstanbul’a geldiğinde Erdem Kitabevi’ne uğrar, Boyabat’taki faaliyetlerini anlatır, talebelerine dağıtmak üzere bazı kitaplar alır veya sipariş verirdi. Mezun arkadaşlarımız da ilk önce oraya uğrar, okuduğu şehirdeki mezunlardan haberler, selamlar getirir, ondan sonra evine giderdi. Samimi dostlukların hakim olduğu günlerdi o günler, henüz safiyetimizi yitirmemiştik…

İbrahimeyn bizi, biz onları takip ettik yıllarca, birbirimizden kopmadık.

Öğrencilik bitip, dünya evine girdikten sonra artık kendi evlerimizde sohbetler, okumalar yapabilirdik. Nitekim öyle de oldu. Yaklaşık 20 yıldır evlerimizde 15 günde bir toplanıyor ilmî ve fikrî yolculuğumuzu sürdürüyoruz.

Sahîh-i Buhârî okumaları ile başladık, İmam Malik’in Muvatta’ını, Tirmizî ve Ebû Davud’un Sünen’lerini takip ettik. İbn Kesir’in “el-Bâisü’l-hasîs” adlı hadis usulünü de mütalaa ettik. Altı yıl kadar Nesefî’nin “Medârik” tefsiri ile meşgul olduk. Son iki yıldır da Suyûtî’nin tefsir usûlüne dair “el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân” adlı kitabını okumaktayız. Bu bereketli ders halkalarının başından beri daimî üyesi Hasan Yaşaroğlu’nun ifadesine göre Türkiye tarihinin en uzun soluklu ders halkası…

Bütün bu güzellikler ve hayırlı işler özverili, fedakâr, cefakâr, idealist hocalarımızın emekleri ve gayretleri sayesinde gerçekleşti.

Onların rehberliği olmasaydı biz farklı mecralara savrulur giderdik.

Onların yerinde ve zamanında müdahalesi olmasaydı biz de cumasızlar kervanına katılmış olacaktık. Bir evlat gibi üzerimize titrediler, çok sıkıntımızı, nazımızı çektiler, bizim için dertlendiler, tasalandılar, zorluklara göğüs gerdiler.

Kendilerine minnettârız, ne yapsak haklarını ödeyemeyiz.

Hürmetlerimi arz ediyor, hepsine hayırlı ve bereketli bir ömür niyaz ediyorum.

Bilmem birazcık da olsa anlatabildim mi ne kadar özel ve müstesna olduklarını.

İşte İbrahimeyn’in kısa hikâyesi…

Çok Okunanlar