Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

İbrahimeyn

Dersine girdiği her sınıfta tahtaya büyük harflerle “ADAMI” yazar,  “I” harfini sildikten sonra “Kimsenin adamı olmayın, adam olun” derdi. Sık sık Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Cemil Meriç’ten cümleler aktarır, kitaplarına atıfta bulunurdu. Ali Şeriati’nin “Hac” kitabını öve öve bitirememişti. Necip Fazıl’ın “İdeologya Örgüsü”, “Çöle İnen Nur”, “Son Devrin Din Mazlumları” vb. kitaplarını, Rasim Özdenören’in “İki Dünyası”nı, Hekimoğlu İsmail’in “Minyeli Abdullah”ını hep onun kütüphanesinden ödünç alarak okudum. Fikir dünyasına onunla girdim.

EKLENDİ

:

“Bir mektep bazen bir tek hocadır; insan, bazen bir mektepten değil, bir muallimden çıkıyor” diyor Mithat Cemal Kuntay. Bir insanın yetişmesi, olgunlaşması, ülkesine ve milletine faydalı bir insan olmasında ailesi, arkadaşları, mahallesi, yaşadığı şehrin ve en önemlisi eğitim hayatının ve öğretmenlerinin etkisi çok aşikâr. Tabii ki aslolan insanın kendi iradesi, azmi ve gayreti. Mayalanma çocukluktan itibaren başlıyor ve ömür boyu sürüyor. Bu bilinçlenmenin belirli bir istikamete yönelmesi ve irade davasına dönüşmesi ise genellikle lise yıllarına dayanıyor. Yıllar önce ekilen tohumlar lise çağında meyvesini vermeye başlıyor.

Biz de bu yazımızda lise yıllarında ilmî ve fikrî yol haritamızın şekillenmesinde önemli tesirleri olan iki hocamızdan bahsetmeye çalışacağız. 1976 yılında o zamanlar adı Kartal İmam Hatip Lisesi olan okulumuzun orta kısmına başladık. Sülâlemizdeki ilk İmam-Hatipliydik artık. Her biri farklı niteliklere ve hususiyetlere sahip kıymetli öğretmenler dersimize geldi.

Okul müdürümüz Ömer Öztop’tu. “Süleymaniye’den Hitap” adlı hutbe kitaplarıyla tanınırdı. Pendik Çarşı Camii’ndeki Cuma hutbeleri oldukça etkiliydi. Arapça derslerimize gelir, sık sık Mehmet Akif’ten şiirler okuyarak bizi bilinçlendirmeye çalışırdı. Sürekli “Lokomotif olun, vagon olmayın” derdi.

Hamza Altay, ortaokul birinci sınıftan itibaren Kur’ân-ı Kerîm hocamızdı. Hasan el-Benna’nın ‘Risaleler’iyle bizi o tanıştırdı.

Sezai Özdemir, her gün okula ceketinin üst cebinde bir gülle gelen, öğretmenler odasına bir demet çiçek bırakmayı itiyad haline getiren, neşeli, mütevazı, şefkat dolu bir insandı. Her türlü yaramazlık ve haylazlıklarımızı hoşgörüyle karşılar; “Dedene rahmet” diyerek geçiştirirdi. Silgiye ihtiyaç duymaz, tahtayı ceketinin kollarıyla silerdi.

Zeki Şeker, Ahmet Altınöz, Mehmet Varol, İlyas Çelebi gibi pek çok hocamızın kendine has meziyetleri vardı. Peki İbrahimeyn’i bizim gönül dünyamızda ayrıcalıklı ve özel kılan husus neydi? Zannediyorum buna verilecek en makul cevap imanlı bir nesil yetiştirmeye azimli, fedakâr, idealist genç öğretmenler olmalarının yanı sıra öğrencileriyle ders dışında da ilgilenmeleri, vakit ayırmaları, bir rehber gibi istikamet tayin ederek refîk olmaları, yol arkadaşlığına davet etmeleridir…

Pendik câmiasında İbrahimeyn denildiğinde İbrahim Özgül ve İbrahim Sezginer akla gelirdi. Bu ifade İbrahim isimli iki şahsa işaret etmenin yanında 1976 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde başlayan ve hâlâ derinleşerek, koyulaşarak devam eden dostluklarına da telmihte bulunurdu. Birbirinden ayrılmaz ikiliye, kader ve yol arkadaşlığına… Dost edinmek kolaydır ama bu dostluğu korumak çok zordur. Bizim de bu iki müstesna insanla dostluğumuz ve yol arkadaşlığımız kırk yıla yakın bir süredir devam ediyor. Kırk yıldır birlikte sevindik, birlikte mahzun olduk…

İbrahim Sezginer

İbrahim Sezginer, Bolu, Dörtdivan’lı. Sırtını Aladağ’lara yaslamış, yemyeşil bir doğaya sahip Aşağıdüver köyünden. İlkokuldan sonra Yeniçağa Kur’ân kursunda hâfız-ı Kur’ân olmuş. Gerede İmam-Hatip Lisesi’nde tahsiline devam etmiş. Ortaokul yıllarında Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabıyla fikrî istikameti belirlenmiş, Burhan Toprak’ın “Din ve Sanat”ıyla, Elmalılı Hamdilerle gelişmiş, Mahir İz, Necip Fazıl’a kadar uzanmış.

Yeniçağa Kur’ân Kursu, Ekrem Doğanay Hoca’yla bütünleşen bir ocak. Onun girişimleriyle kurulmuş, zamanla bir ilim yuvasına dönüşmüştür. Bolu ve çevresinin en iyi hâfızları oradan yetişirdi. Ekrem Hoca, hâfızlar içinden ilme istidatlı olanları seçer, medrese usulü fıkıh, tefsir, hadis okuturdu. İşte Sezginer de bu ocakta neşv ü nema bulan binlerce talebeden birisidir. Her daim bu yuvaya ve Ekrem Hoca’ya karşı vefa ve minnet hisleriyle doludur. Her fırsatta kendisini ziyaret etmiş, derslerine, sohbetlerine katılarak onun manevi ikliminde yaşamıştır. Pendik İmam Hatip câmiası başta olmak üzere pek çok insan Sezginer sayesinde Ekrem Hocaefendi ile buluşma imkânı bulmuştur. Onun en sâdık ve en vefalı talebesidir. Biz de İlâhiyat fakültesinde öğrenci iken Pendik İmam Hatipli arkadaşlarımızla yaz tatillerinde bu Kur’ân Kursunda ağırlandık. Ekrem Hocaefendiden fıkıh dersleri aldık. Birlikte hafızlık cemiyetlerine gittik. Ekrem Hoca,  o günlerde sık sık “Allah safiyetinizi korusun” diye dua eder, “yaşadıkça bu safiyet dolu günleri çok arayacaksınız” derdi de ne kasdettiğini pek idrak edemezdik.

Sezginer Hoca, ortaokul yıllarından itibaren yaz tatillerinde Ankara’da inşaatlarda kalıp çakarak, boya, badana vb. işleri yaparak okul harçlığını temin etmiş ve tahsil hayatını sürdürebilmiş. Gerede İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1976’da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne kaydolmuş. İbrahim Özgül’le de burada tanışmışlar. Kısa zamanda arkadaş ve dost olmuşlar.

Enstitü’de en çok Osman Öztürk ve Selçuk Eraydın’dan etkilenmişler. Her ikisi de Mahir İz’in vefalı talebeleri çünkü. Sezginer, “Mahir İz’in adının geçmediği bir dersimiz olmazdı” diyor. “Yılların İzi” adlı hâtıratı da hep başucu kitapları olmuş. Özgül’ün gönlünde Emin Işık’ın da ayrı bir yeri var. Gönüllere nüfuz eden Kurân tilaveti ve entelektüel kimliğiyle. Emin Hocanın “Devleti Kuran İrade” ve “Kur’ân’ın Getirdikleri” kitapları yıllarca elinden düşmemiş, aldığı notlar derslerinde hep yolunu aydınlatmış.

Sezginer, Enstitü yıllarında Arapçasını geliştirip, “Mülteka” gibi ilmî eserleri okumaya çalışırken, Özgül de Küçükyalı MTTB Başkanı olarak konferans ve seminerler düzenliyor, inançlı bir gençlik yetiştirmenin derdiyle kavruluyormuş. Pek çok yazar ve şairi MTTB çatısı altında tanımışlar…

Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra da görüşmeye devam etmişler. Ayrılığın verdiği hüzün kısa sürmüş, Pendik İmam Hatip’te meslektaş olarak tekrar buluşmuşlar. Sezginer, 1980’de, Özgül ise Zeytinburnu İmam-Hatip’te geçen bir yıldan sonra 1981’de okulumuza teşrif etmişti. Sezginer Hoca, hadis derslerimize gelirdi. Hz. Peygamber ve sahâbe sevgisi, muhabbeti hadsiz, hudutsuzdu. Bunu hemen hissederdiniz. Ebû Hanife başta olmak üzere selef-i sâlihîne, ulemâya, ecdadımıza, Osmanlı’ya hürmet eder, hep sitayişle, edeple yâd ederdi. Adeta üzerlerine toz kondurmak istemezdi. Asım’ın nesliydi çünkü onlar. Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemezlerdi.

Bu ahlak ve edebin oluşmasında Ekrem Doğanay Hoca’nın da etkisi vardı. O da öyleydi çünkü. Bu topraklara, bu millete hizmet eden herkes hürmetle anılmalıydı. Ekrem Hocaefendi, beş bin hadis-i şerifi lafız farklarına varıncaya kadar bilirdi. “et-Tâc” isimli hadis mecmuasını defalarca okumuş ve okutmuştu. Hz. Peygamber veya sahabeden bir anekdot aktarırken gözleri yaşarırdı. Bir müddet sükût eder, sonra konuşmasına devam ederdi. Yılda iki defa İstanbul’a gelir, gece yarılarına kadar ilmî, edebî, ahlâkî sohbetler yapar, fıkhî ağırlıklı sorulara müdellel ve tatminkâr cevaplar verirdi. İstanbul’da kaldığı sınırlı günlerde kendisini ağırlamak için adeta bir yarış olurdu. O da kimseyi kırmak istemez, davetlerine icabet eder fakat çoğu zaman Sezginer’in Bostancı’daki kiralık evinde kalmayı tercih ederdi. Biz de gelişini dört gözle bekler, bu doyumsuz ilmî ziyafetten mahrum kalmak istemezdik. Her birimize adımızla hitap eder, iltifatlarda bulunur, tatlı, zarif latifeler yapardı. Son derece kibar, nazik, edep timsali bir âlimdi. Her sohbeti manevî kirlerden arınma, zihnî ve kalbî sıkıntılardan kurtulma, bilgiyle donanarak şevkle ilim yolculuğuna devam etmenin kaynağı olurdu…

Pendik İmam Hatip’te kırk hadis ezbere okuma geleneğini başlatan İbrahim Sezginer’di. 1981 yılında sınıf ortamında gerçekleştirilen bu faaliyete idareden herhangi bir destek gelmemişti. Kolay değildi yeni bir çığır açmak. Biz de iki yüz hadis ezberlemek suretiyle bu yarışa katılmış ve üçüncülüğe layık görülmüştük. Şimdi geçmişe bakıp düşündüğümde belki de beni hadis alanında doktoraya kadar götüren ilk adım o sınıfta atılmıştı. Bunda da en büyük âmil hiç kuşkusuz İbrahim Sezginer ve Ekrem Doğanay Hoca idi. Bir de fakültedeki hadis hocamız Raşit Küçük’ün ilmî birikimi, entelektüel ufku ve ahlâkî şahsiyeti…

İbrahim Hoca, meslek dersleri öğretmeni arkadaşlarının destekleri ve özverili gayretleriyle 2011 yılında emekli oluncaya kadar bu yarışmaları azimle, aşkla, bir dava bilinciyle sürdürdü. İlke ve kurallarını belirledi, standartlarını oluşturdu, her geçen gün daha da profesyonel bir hale getirdi. Bu gelenek diğer İmam Hatip Liselerine de örnek oldu. Bin küsur hadisi sahabe râvisiyle birlikte ezberleyen öğrencilere şahit olduk.

Zamanla bu etkinlik okulun sınırlarını aştı. Pendik’in en geniş katılımlı manevi bir şölenine dönüştü. Kültür merkezlerinde icra edilir hale geldi. İlâhiyat Fakültesi hocaları da bu kutlu yarışın şahitleri oldu. Bu manevi ziyafet en fazla hadis ezberleyen iki öğrencinin Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’ni ayakta ve ezbere okumasıyla son bulurdu. Salondakiler de ayakta dinlerdi. O masum çocukların, Hz. Peygamber’in hikmetli sözlerini okurken nemlenen gözleri, Veda Hutbesiyle birlikte coşkun bir sele dönüşür, salon hıçkırıklara boğulurdu. Ekrem Hoca da bir gün önceden Yeniçağa’dan gelir, Sezginer’de kalır, muhabbet dolu atmosferi teneffüs etmekten büyük haz alırdı. Çocuklara verilen enva-i çeşit hediyelerden sonra da hıtâmuhu misk, duygulu, coşkulu bir konuşma yapar, gönüllere su serperdi…

İbrahimeyn’in okuldaki ağırlıkları ve etkileri her geçen gün artıyor, öğrenciler etraflarında halka oluyordu. Zeki Şeker’in de aralarına katılmasıyla aynı hedefe kitlenen iyi bir ekip olmuşlardı. Bu ekibe dostları “üç silâhşörler” diyerek gıptayla bakarken, muârızları ise “bermuda üçgeni” yakıştırmasında bulunuyorlardı. Şeker Hoca da talebelik yıllarında başlayan imamlık görevi sebebiyle meslekî bakımdan güçlü, mücadeleci kimliği ve etkili hitabetiyle öğrenci üzerinde tesirli ve esprili bir hocaydı. Voleybol ve masa tenisinde oldukça iyiydi. Masa tenisinde bileğini büken olmazdı. Beni son sınıfta hutbe okumaya hazırlayan hocamdı. Pendik İstasyon Camii’nde bir iki defa prova yaptıktan sonra Maltepe’deki camiye birlikte gitmiş, Regaib kandiline dair hutbeyi okumuş, Cuma namazını kıldırdıktan sonra yine birlikte okula dönmüştük.

Yunus Emre ne güzel söylemiştir: “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”. Sezginer Hoca her daim kendini yenileyen ve geliştiren bir hocadır. Teknolojiyi yakından takip eder ve kısa zamanda adapte olur. Okuldaki teksir makinesi ona emanet edilmişti, bakım ve onarımını yapar, her teneffüste öğretmenlerin sınav kâğıtlarını teksir eder, çoğaltırdı. İnternet ve video imkânları doğunca okulda videolu ders uygulamasını başlatan da ilk akıllı tahtayı kullanan da Sezginer olmuştu. Bu sayede hem Arapçayı sevdirmiş hem de öğrencilerin pratik Arapçasını geliştirmişti. Üç aylık Mısır tecrübesinin de bunda etkisi vardı kuşkusuz. Özgül Hoca ise teknolojiye karşı mesafeli durmuş, ihtiyaç ve zaruret sınırlarında kalmayı tercih etmiştir.

Hoca öğretmenliği çok severdi, en büyük emeli vasıflı, nitelikli insan yetiştirmekti. Gece yarılarında bile evinde hâfızlık yapan gençleri dinlerdi. Güzelyalı’da hâfız yetiştirmek üzere açılan Kur’ân kursunda idareci olması yönünde ısrarlı bir taleple karşılaşınca 2011 yılında emekliye ayrıldı. Belki bu sayede yüzlerce hâfız yetiştirme imkânı bulacaktı.

İbrahim Özgül de emekli olmuştu. Özgül’süz yapamazdı. Kur’ân-ı Kerim ve rehber öğretmen olarak onu da yanı başına davet etti. Yine buluştular, yeni bir heyecanla kollarını sıvadılar, yüreklerini koydular. Birlikte örnek bir çalışma sergilediler. Seminer, konferans ve gezilerle çocukların ufkunu açtılar. Türkiye’nin en ünlü işadamları sohbete geldi. O kursa dayak, küfür ve hakaret giremedi. Şefkat ve merhamet hâkimdi. Üç yıllarını verdiler. Fakat kısa zamanda yakalanan başarıyı kıskananlar, çekemeyenler, hiç emek vermeden kendilerine mal etmek isteyen nâdânlar oldu. Zannettiler ki onlarsız da bu işler yürür. Sezginer Hoca daha fazla dayanamadı, ceketini alıp çıktı. Sezginer Hoca daha sonra da Ankara’da bir vakıfta uzun yıllar yöneticilik yaptı, öğrencilerin, fakir fukaranın, garip gurebânın hizmetine koştu.

 

İbrahim Özgül

İbrahim Özgül, Bilecik/Bozüyük’lü. 400 yıllık geçmişe sahip bir manav köyü olan Kurtköy’den. Rahmetli babası İsmail Amca uzun boylu, yakışıklı, nur yüzlü bir adamdı. Hâfızlığını Söğüt’te Halis Hoca’nın yanında yapmıştı. Uzun yıllar Küçükyalı ve Kartal’da müezzin olarak görev yaptı. Derviş meşrep bir zattı. Mehmet Zahid Kotku hazretlerine intisaplıydı. Ramazanlarda İskenderpaşa Camii’nde itikâfa girerdi. Özgül’ün güzel sesi babasından miras olmalı.

Özgül, zekâsı ve çalışkanlığıyla ilkokul öğretmeninin dikkatini çekmiş. Onun teşvikiyle Öğretmen Okulu imtihanlarına müracaat etmişler. Bunu duyan Hüseyin dede, “torunumu dinsiz mi yapacaksın” diyerek oğluna öfkelenmiş, epey bir müddet İsmail Amca’ya küs durmuş. Takdir-i ilâhi İbrahim Hoca imtihan sabahı rahatsızlanıp sınavda yeterli notu alamayınca Bilecik İmam Hatip’e kaydolmuş. Okulun ilk öğrencilerinden olmuş. Buna çok sevinen Hüseyin dede Kurtköy’den kalkıp Bilecik’e kadar gelmiş. Torunu İbrahim’i okulunda ziyaret etmiş. Dede torun birbirlerine sarılıp kucaklaşmış, küslük ve dargınlık da sona ermiş.  Ortaokulu Bilecik İmam Hatip’te, liseyi ise Eskişehir İmam Hatip Lisesi’nde okumuş. Özgül sahne tozunu o yıllarda yutmuş. Resmi törenler ve bayramlarda şiirleri hep ona okuturlarmış. Tarihî romanlar okumaya meraklıymış. Necip Fazıl’ı da lise yıllarından itibaren okumaya başlamış. Çöle İnen Nur, Son Devrin Din Mazlumları, Babıali ve diğerleri…

İbrahim Özgül, güzel sesi ve makam bilgisiyle maruf bir hocamızdı. Öğrenciler onun Kur’ân tilavetine hayran olurdu. Onun bulunduğu mecliste bir başkası Kur’an okumak istemezdi. Öğrencileri Ezan ve Kur’ân-ı Kerîm okuma yarışmalarına hep o hazırlar, başarılı olur ve ödülle dönerlerdi. İlâhi repertuarı oldukça zengindi. Fakat en önemlisi fikir ve düşünce adamlığı yönü ve cemiyetçiliğiydi. Fikrî eserleri ve tartışmaları yakından takip ederdi. Kendi neslinin ve meslektaşlarının açığını kapatmak için sürekli okurdu. Aynı zamanda iyi bir futbolcuydu. 50’li yaşlarına kadar futbolu bırakmadı. Pendik’teki liselerle okulumuz öğretmenleri arasında yapılan her maçta çok iyi bir performans sergiler ve bunu attığı gollerle taçlandırırdı. Biz de onu ve diğer hocalarımızı hayranlıkla seyrederdik. Galip geldiğimiz her maç sonrası İbrahim Hoca tüm sınıflarda coşkuyla karşılanır, dakikalarca ayakta alkışlanırdı.

İbrahim Özgül genellikle akaid ve kelâm derslerine girerdi. Tevhid ve şirk konuları üzerinde durur, klasik bilgileri kendine has üslubuyla aktarıp özetledikten sonra güncel örnekler verir, soyut ve girift konuların açıklığa kavuşmasını, billurlaşmasını sağlardı. Her ders beyin fırtınasına dönüşür, kafalarımızda şimşekler çakar, ortaya attığı soruların cevaplarını merakla bekler, kendisini pür dikkat takip ederdik. Ders sınıf dışına taşar, teneffüslerde de devam ederdi. Sarsmak istiyordu; düşündürmek, yeniden bir medeniyet hamlesi yapmak, dirilişin neferleri olarak bizleri de geleceğe hazırlamak istiyordu.

Dersine girdiği her sınıfta tahtaya büyük harflerle “ADAMI” yazar,  “I” harfini sildikten sonra “Kimsenin adamı olmayın, adam olun” derdi. Sık sık Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Cemil Meriç’ten cümleler aktarır, kitaplarına atıfta bulunurdu. Ali Şeriati’nin “Hac” kitabını öve öve bitirememişti. Necip Fazıl’ın “İdeologya Örgüsü”, “Çöle İnen Nur”, “Son Devrin Din Mazlumları” vb. kitaplarını, Rasim Özdenören’in “İki Dünyası”nı, Hekimoğlu İsmail’in “Minyeli Abdullah”ını hep onun kütüphanesinden ödünç alarak okudum. Fikir dünyasına onunla girdim.

Bir gün Kaynarca’daki evlerinde otururken kütüphaneden bir kitap aldı ve “Okuma Üzerine” başlıklı yazıyı okumaya başladı. Tasvirler, cümleler, o revnaklı, tumturaklı kelimeler bizi büyülemiş, çarpmıştı. Cemil Meriç ve “Bu Ülke”siyle de tanışmıştık artık. O kitabı okumaktan başka çare yoktu. Ödünç aldım ve evire çevire, her kelimesi, her satırı üzerinde düşüne düşüne okudum.

O evin bahçesindeki incir ağacının dili olsa da anlatsa o günleri!

O ağacın altında rahmetli annesinin mübarek elleriyle yaptığı börekleri, kekleri çay eşliğinde yudumlarken saatlerce edebiyat, kültür ve sanat üzerine konuşur, yeni çıkan kitapları ve dergileri karıştırırdık.

Özgül Hoca, efsaneydi bizim için. Lise veya fakülteden her arkadaşımızı ona götürüp tanıştırmak isterdik. Fırsat buldukça ve yeri geldikçe hep ondan bahsederdik. Samimi arkadaşlarımın pek çoğu onu gıyaben tanımış ve sevmişlerdi. Kendi lise yıllarını düşünerek hayıflanırlar, bizim İbrahim Özgül gibi bir hocayla karşılaştığımız için çok şanslı olduğumuzu söylerlerdi. Bizim rol model hocamızdı. Onun gibi kültürlü, birikimli, çok yönlü bir öğretmen olmanın hayalini kurardık. Farklı kurumlarda çalışmak isteyen pek çok arkadaşımız onun menkıbeleri hatırlatıldığında bu arzularından vazgeçer, Milli Eğitim’de öğretmenliğe yönelirdi.

Pendik İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra arkadaşlarımızla irtibatı koparmamak için çareler arıyorduk. Bir araya gelebileceğimiz dernek veya vakıf yoktu. Ara sıra çay bahçelerinde ikili üçlü toplansak da bu yeterli değildi. Bunun üzerine Zeki Şeker hocamızla birlikte İbrahimeyn evlerini bize açtılar. On beş günde bir, hafta sonlarında onların evlerinde toplanıyor, dünyada ve ülkemizde olup bitenleri müzakere ettikten sonra “Muhtâru’l-ehâdis” adlı hadis kitabını okuyorduk. 1993’te mezunlar derneğini kuruncaya kadar böyle devam ettik.

Özgül Hoca, 1985’te, rotasyon gereği Boyabat İmam Hatip Lisesi’ne gitti. Orada da aşkla, şevkle talebe yetiştirmeye devam etti. Zamanla dersi özlemle beklenen bir Hoca oldu. Fakat birileri rahatsızdı bu durumdan, tehditler almaya başladı. Yalnızdı, halinden, derdinden anlayan yoktu. Sokakta, tenha yerlerde tek başına dolaşamaz hale geldi. Şairin dediği gibi “Gönül ne çeker söylesem şikâyet olur” vaziyetindeydi. Ardı arkası kesilmeyen şikâyetler üzerine hakkında soruşturma açıldı ve Durağan’a nakledildi. Gerekçe irticâi faaliyetlerde bulunmasıydı. Bu milletin evlatlarını bilgi ve hikmetle donatmak için özveriyle çalışmak suçtu. Üzeri çizilmişti bir kere, öyle söylüyorlardı, sürekli tayinlerle yıldırmak istiyorlardı. Sinop’tan ayrıldı, Pamukova Lisesi’ne geçti. Sonra da Sivas Lisesine. Ancak beş yıl sonra Pendik İmam Hatip’e dönebildi. Boyabat İmam Hatip’teki öğrencileriyle de bizi tanıştırdı, dost, arkadaş olduk. Ramazan ve Servet’le mesela. Özgül’ün en kıymetli talebeleriydi. Hâlâ dostça görüşür ve haberleşiriz. Ramazan, şimdi bir üniversitede Prof. Dr. öğretim üyesi, üretken bir akademisyen. Servet, on iki dilden dil tazminatı alan gayretli bir öğretmen. Yakında doktora müjdesini bekliyoruz.

İbrahim Hoca Boyabat’ta iken biz Pendik İmam Hatip mezunlarından on beş kişi bir araya gelerek Erdem Kitabevini açtık. Hem okuldaki öğrencilerle hem de mezunlarla bir buluşma mekânı olsun diye. Kurfalı’da kitap ve kırtasiye dükkânı olan Zeki Şeker Hocamızla istişare etmeyi de ihmal etmedik. İbrahim Hoca, hafta sonları, Şubat veya yaz tatillerinde İstanbul’a geldiğinde Erdem Kitabevi’ne uğrar, Boyabat’taki faaliyetlerini anlatır, talebelerine dağıtmak üzere bazı kitaplar alır veya sipariş verirdi. Mezun arkadaşlarımız da ilk önce oraya uğrar, okuduğu şehirdeki mezunlardan haberler, selamlar getirir, ondan sonra evine giderdi. Samimi dostlukların hakim olduğu günlerdi o günler, henüz safiyetimizi yitirmemiştik…

İbrahimeyn bizi, biz onları takip ettik yıllarca, birbirimizden kopmadık.

Öğrencilik bitip, dünya evine girdikten sonra artık kendi evlerimizde sohbetler, okumalar yapabilirdik. Nitekim öyle de oldu. Yaklaşık 20 yıldır evlerimizde 15 günde bir toplanıyor ilmî ve fikrî yolculuğumuzu sürdürüyoruz.

Sahîh-i Buhârî okumaları ile başladık, İmam Malik’in Muvatta’ını, Tirmizî ve Ebû Davud’un Sünen’lerini takip ettik. İbn Kesir’in “el-Bâisü’l-hasîs” adlı hadis usulünü de mütalaa ettik. Altı yıl kadar Nesefî’nin “Medârik” tefsiri ile meşgul olduk. Son iki yıldır da Suyûtî’nin tefsir usûlüne dair “el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân” adlı kitabını okumaktayız. Bu bereketli ders halkalarının başından beri daimî üyesi Hasan Yaşaroğlu’nun ifadesine göre Türkiye tarihinin en uzun soluklu ders halkası…

Bütün bu güzellikler ve hayırlı işler özverili, fedakâr, cefakâr, idealist hocalarımızın emekleri ve gayretleri sayesinde gerçekleşti.

Onların rehberliği olmasaydı biz farklı mecralara savrulur giderdik.

Onların yerinde ve zamanında müdahalesi olmasaydı biz de cumasızlar kervanına katılmış olacaktık. Bir evlat gibi üzerimize titrediler, çok sıkıntımızı, nazımızı çektiler, bizim için dertlendiler, tasalandılar, zorluklara göğüs gerdiler.

Kendilerine minnettârız, ne yapsak haklarını ödeyemeyiz.

Hürmetlerimi arz ediyor, hepsine hayırlı ve bereketli bir ömür niyaz ediyorum.

Bilmem birazcık da olsa anlatabildim mi ne kadar özel ve müstesna olduklarını.

İşte İbrahimeyn’in kısa hikâyesi…

Okumaya Devam Et...

Eğitim

Meslekî Eğitimde Paradigma Değişimi

Covid-19 ile mücadelenin sağlık çalışanlarından sonra gizli kahramanları meslek liseleri öğretmen ve öğrencileri olmuş, acil ihtiyaç duyulan dezenfektan, cerrahi maske, yüz koruyucu siper, tek kullanımlık önlük ve tulum, cerrahi maske makinesi, solunum cihazı, video laringoskop cihazı, N95 maske makinesine kadar çok sayıda ürünü hızla üreterek ihtiyaç noktalarına ulaştırabilmeyi başarmışlardır

EKLENDİ

:

Yazar: Abdullah Bahadır

Ekonomi sektörünün bileşenlerinde yer alan yapıların ihtiyacı olan nitelikli ara elemanları yetiştiren meslek liseleri Türkiye ekonomisinin geleceğidir. Meslek liselerine yapılan her türlü yatırım ve iyileştirme etkinliği Türk ekonomisinin geleceğine yapılan yatırım olarak değerlendirilmelidir.

Covid-19 ile mücadelenin sağlık çalışanlarından sonra gizli kahramanları meslek liseleri öğretmen ve öğrencileri olmuş, acil ihtiyaç duyulan dezenfektan, cerrahi maske, yüz koruyucu siper, tek kullanımlık önlük ve tulum, cerrahi maske makinesi, solunum cihazı, video laringoskop cihazı, N95 maske makinesine kadar çok sayıda ürünü hızla üreterek ihtiyaç noktalarına ulaştırabilmeyi başarmışlardır.

Bu durum bize meslek liselerinin niteliğinin artırılmasının Türkiye ekonomisinin geleceğine yatırım yapılması anlamına geldiğini göstermiştir. Mesleki eğitimde yapılan gözlem ve değerlendirmeler neticesinde şu tespitler hemen göze çarpar:

İş piyasasında yaşanan hızlı dönüşümlere ayak uydurma, mesleklere özgü beceriler geliştirme.

Değişen koşullara ve akademik becerilere uyum sağlama.

Akademik başarıyı hedeflemeyen öğrencilerin meslek liselerinde kümelenmeleri sonucu toplumda oluşan algı.

İş piyasalarına uygun dönüşümlerin gerçekleştirilmesi ve genç işsiz nüfusun azaltılması meselesi.

Mesleki eğitimde verilen derslerin iş piyasaları ile uyumlu olmasının temini.

Belirlenen politikaların iş piyasası ve yüksek öğretim sistemi birlikte düşünülmesi.

Tüm bu ve benzeri konularla ilgili daha önce yapılan çalışmalara ek olarak Prof. Dr. Mahmut Özer; iş piyasasının değişim ve dönüşümlerine bağımlı olan meslek liselerinin iş piyasasındaki dönüşümlere hızlı cevap verebilecek nitelikte geliştirilmesine yönelik “Meslek Liselerinde Paradigma Değişimi” için hem bakanlık bünyesinde çalışmalar yürüttü hem de bunu kitaba aktardı. Mesleki eğitim ve iş piyasasının taleplerinin uyumlaştırılmasını hedef olarak belirleyen Prof. Dr. Mahmut Özer’in ortaya koyduğu önerilerle ve çalışmalarla mesleki eğitimin eğitim sisteminin umudu olmasının önü açılmıştır.

Otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerinin hızlı değişimi ve hayatın her alanında yer alması meslek liselerinin geleneksel yapısıyla bu değişime ayak uyduramaması mesleki eğitimde engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni belirlenen paradigma değişimiyle amaç yeni durumlara adaptasyonu güçlendiren akademik ve genel becerilere daha fazla ağırlık veren ve daha genel bir mesleki eğitim tasarımıdır. Bu konuda bir yol haritası belirleyen Prof. Dr. Mahmut Özer çözüm için atılan adımları şöyle sıralamaktadır:

Çözüm adımlarının ilk basamağı olarak mesleki eğitim liselerinin hem yönetim hem de eğitim süreçlerinin iş sektörünün bileşenleri ile ortak yürütülmesi amaçlanmış ve bu doğrultuda sektörün güçlü temsilcileriyle iş birliği protokolleri imzalanmıştır.

Meslek liselerinde iş piyasalarının hızlı dönüşümüne uyum sağlamak amacıyla müfredat güncellenmiş ve geçerliliğini yitiren alanlar kaldırılmıştır.

Ekonomi içerisinde yer alan iş sektörlerinin iş birliği yaptığı okullardaki öğrencilere burs desteği sağlayarak mezun olanlara da istihdam özelliği sunması yeni modelde yer alan bir başka uygulamadır.

Mesleki eğitim merkezi mezunlarının diploma alabilmesi için esnek yaklaşımlar benimsenmiştir.

Özel sektörlerin özellikle fabrikalarda ve organize sanayi bölgelerinde MEM kurabilmeleri için kanuni düzenleme yapılmış ve uygulamaya konulmuştur.

Türk Patent ve Marka Kurumu Başkanlığı ile patent, faydalı model, tasarım ve marka geliştirilmesi ve tesciline yönelik 81 ilde eğitim çalışmaları başlatılmıştır.

Mesleki eğitimin sorunlarına bütünsel bir yaklaşım ile eğilen MEB bu konuda birçok projeyi hayata geçirmiştir ve geçirmeye devam edecektir.

Otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerinin hayatımızda hızla yer almasıyla ekonomi bileşenlerinde de hızlı dönüşümler gerçekleşmektedir. İş piyasalarının ihtiyaçlarına, yeni becerilere adaptasyonu sağlayamayan ve akademik yeterliliğe sahip olmayan meslek liseleri öğrencilerin meslek liselerinin içinde bulunduğumuz süreçte mesleki eğitimin önemi anlaşılmış, niteliği arttırılmış meslek liselerinin Türkiye ekonomisi için atılım aracı olabileceği gözler önüne serilmiştir.

Yeni oluşan ve değişen ekonomik koşullara uygun hale getirilmiş anlayışla bir yol haritası hazırlanmış ve bu doğrultuda adımlar atılmaya başlanmıştır. İş piyasasının isteklerine uygun becerilere sahip ve akademik başarıyı yakalama konusunda sıkıntı çekmeyen meslek lisesi öğrencilerini görmek en büyük hayalimiz. Biliyoruz ki mesleki eğitime yatırım Türkiye ekonomisinin geleceğini inşa etmektir.

Bu noktalarda atılan adımlar ve yapılan, yapılması gereken çalışmalarla ilgili güzel bilgiler içermekte kitap, Maltepe Üniversitesi Yayınlarından çıktı. Yazar ve Üniversiteyi tebrik ediyoruz.

Okumaya Devam Et...

Eğitim

Gönül Coğrafyası İnşa Etmede Eğitimden Hareket Etmek

Maarif davamızın felsefesini oluşturan düşünürlerimizin başında gelen merhum Nurettin Topçu’nun insana vurgu yapan ‘Bize bir insan mektebi lazım.’ sözü, aslında işin özünü oluşturuyor. Bu anlayışla insanı merkeze alan bir eğitim yaklaşımını küresel maarif davasının esası haline getirebilir, ‘Âdem düzelmeden âlem düzelmez.’ düsturundan hareket edebiliriz. Bizim eğitim ve kültür geleneğimizde âleme nizam vermek işin esası olup bunun temelinde de insan eğitimi bulunur.

EKLENDİ

:

Maarif davamızın felsefesini oluşturan düşünürlerimizin başında gelen merhum Nurettin Topçu’nun insana vurgu yapan ‘Bize bir insan mektebi lazım.’ sözü, aslında işin özünü oluşturuyor. Bu anlayışla insanı merkeze alan bir eğitim yaklaşımını küresel maarif davasının esası haline getirebilir, ‘Âdem düzelmeden âlem düzelmez.’ düsturundan hareket edebiliriz. Bizim eğitim ve kültür geleneğimizde âleme nizam vermek işin esası olup bunun temelinde de insan eğitimi bulunur.

Bu yazıda eğitim ve gönül coğrafyası kavramını ilişkilendireceğimiz için öncelikle sözlüklerde olmayan bir kavram olan gönül coğrafyasından ne anladığımızı ortaya koyalım. Bir iyiliği gönülden yapma, dünyevî bir karşılık beklememe, yaparken mahremiyete özen gösterme ve bu hâl’in birey, cemaat, cemiyet ve devlette tezahür etmesi ile oluşan ve coğrafi mekân/sınır tanımayan nüfuz alanına gönül coğrafyası diyebiliriz.

Şimdi bu izahattan sonra ardışık olarak şu soruları sıralayalım: Nasıl oluyor da bir kavram sadece Türklere mahsus bir anlam kazanıyor ve başka bir eşine rastlanmıyor? Nasıl oluyor da bireylere has olan veren el konumu devlette de tezahür ediyor? Nasıl oluyor da uzun bir tarihi süreç boyunca bütün olanlara rağmen kavrama bir halel gelmiyor? Nasıl oluyor da  bir olgu haline gelen bu kavram başka bir ülkeye sirayet edemiyor? Nasıl oluyor da bu devlet felsefesi, devletin uzun tarihindeki güçlü ve zayıf dönemlerinde de değişmiyor? Nasıl oluyor da bu türden etkili bir kavramı kimse değiştiremiyor, dönüştüremiyor ve gündemde kalmaya devam ediyor?

Burada Fransız sosyolog  Pierre Bourdieu’yu hatırlamakta yarar var. Her ne kadar gönül işi olan bir kavramı bir kapital ve soğuk olan ile ilişkilendirmek doğru değilse de sermayeye yeni bir form yükleyerek sosyal alana kaydıran Bourdieu, bizim ‘gönül coğrafyası’ kavramımızın içeriğinden haberdar olsa idi nasıl bir yorum yapardı, hangi kavramının içine alırdı bilmiyoruz. Bunu da bir tür ‘sermaye’ olarak görür müydü, bunu da bilmiyoruz. Muhtemelen kavramını biraz da çeşitlendirme ve zenginleştirme yoluna giderdi diyerek bir iyi niyet ifadesi belirtelim.

Sömürgeci zihniyetin karşısında alternatif olabilmek şüphesiz ki öncelikle; temiz, ilkeli bir tarihi geçmişe ve diğer ülkelerle olan ilişkilerin pratiğine ihtiyaç duyar.  Türk devletlerinin uzun tarihi sürecinde diğer güçlü devletlerin aksine sömürgeci bir anlayış hiçbir zaman oluşmamıştır. Sömürgeci anlayışın neden veya nasıl olup da oluşmadığını anlamak bir milletin kültürel kodlarının derinliğini anlamakla mümkün olur.

Bir üst kültürel kimlik olarak Türkler, devlet olarak hangi tarihte hangi isimde tezahür etti ise aynı anlayışı büyük ölçüde devam ettirmişlerdir. İslâm dinini kabulleriyle de birlikte zaten var olan hak hukuk anlayışı daha ulvî bir form kazanmıştır. Dinî bir kavramdan öte sosyolojik ağırlığı olan Türk Müslümanlığı anlayışı oluşmuş ve bu yaklaşımda adil olma sadece kendi milletine değil bütün insanlığa ait bir kişi/devlet davranışını beraberinde getirmiştir. Dinin, veren el tavsiyesi ve karşılığında dünyevi bir şey beklememe hali yine devlet/toplum anlayışını pekiştirmiş ve gönül coğrafyası kavramı böylece şekillenmeye başlamıştır.

Sözgelimi çok uzun bir sömürge tarihine sahip olan Afrika’da, sömürgenin adı da ruhu da geçmeyen yaklaşım sadece bize aittir. Afrika’nın ve Afrikalının hikayesini gerçeğe yakın olarak bizden başka da anlayan olamaz. Sahip olmadıkları toprakların kaynaklarını ele geçirme ve ‘paylaşmadan’ gasp etmeyi anlayan sömürgeci yaklaşım sayesinde insanlığın kaybedildiği, siyaha boyandığı yer olmuştur Afrika.

Şimdi, sömürüye maruz kalan ülkelerin durumu böyle iken bizim gönül coğrafyası kavramımızı büyütmemiz ve etkinleştirmemizin tam zamanıdır. Bu da ancak eğitim üzerinden olursa misyon kazanır ve devamlılık sağlanır. Zira eğitim üzerinden birbirine muvazi olarak birçok şeyi aynı anda yapmak mümkündür. Yine eğitimin çıktılarından hareketle sosyal anlamda neye ihtiyaç hasıl olursa yerine getirmenin gönüller inşa edeceğini gayet iyi biliyoruz. Bu alanda millet olarak engin bir tecrübeye sahibiz. Eğitim yöneticilerimizin ve öğretmenlerimizin büyük bir duyarlılık içinde yapacakları eğitim/okul faaliyetlerinde en önemli çıktı gönül kazanmadır. Çünkü bizim öğretmenlerimiz her zaman için öğretmenlikten fazlasını yaparlar.

Ülkemizin uluslararası misyon kuruluşları bu alanda gerçekten çığır açan başarılar ortaya koymaktadırlar. Sözgelimi Afrikalı öğrencilere YTB ile sağlanan bursların uzun vadede ülkemizin Afrika politikasının tahkim edilmesinde çarpan etkisi yapacağı aşikârdır. Ülkemizdeki Uluslararası İmam Hatip  Liselerindeki öğrenciler bu anlamda önemli bir yatırımdır. Bununla birlikte Türkiye Maarif Vakfının okulları hızla artış göstermektedir. Okulların mezunları arttıkça ülkemizle olan ilişkilerde doğal olarak pozitif gelişmeler olacaktır. Sudan’da bir Maarif velimizin Bakan olması, bu türden örneklerin artacak olması ve ileride mezun öğrencilerimizin devletin ve iş dünyasının önemli noktalarında olacak olması başlı başına bir dostluk ve kardeşlik kurgusudur.

Bütün bunların gösterdiği hususiyet şudur: Bu saydığımız tüm işleri gönlümüzü katarak, insanlığın yüksek yararını gözeterek, hiçbir ayrım yapmayarak, ‘Yaratılanı severim yaradandan ötürü.’ felsefesini benimseyerek yapabildiğimiz taktirde var olan gönül coğrafyamızı yaşatabilir ve büyütebiliriz. Bu başarının devamlılığı, dünyada gerçek anlamda adaletin tesis edilmesi fikrinin de bir ütopyadan ibaret olmadığını gösterir. Adaletin insan eliyle tecelli etmesi ise ancak bu tür bir anlayışın varlığı ile mümkündür. Bunların tümünde de eğitim ve öğretmen merkezî bir rol oynar. Bir misyon olarak ise bunu en iyi yine bizim anlayışımız başarır.

Okumaya Devam Et...

Eğitim

120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı Düzenlendi

Türkiye’de bir yükseköğretim kurumu olarak İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri temelde üç alanın yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak üzere hizmet vermektedirler. Birincisi İslam dini ve düşüncesi alanında yetkin ve yeterli araştırmacı yetiştirmek, ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din görevlisi ihtiyacını karşılamak, üçüncüsü ise Millî Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu öğretmen ihtiyacına cevap vermektir. Ayrıca manevî danışmanlık ve rehberlik gibi yeni alanlar düşünüldüğünde, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin hizmet alanlarının her geçen gün daha da artmakta olduğu görülmektedir.

EKLENDİ

:

Türkiye İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi tarafından “120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı” düzenlendi.

Türkiye İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyi; Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın açılış konuşmalarını yaptığı çalıştay, iki oturum hâlinde gerçekleştirildi. Oturumların ardından Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli tarafından sonuç bildirgesi sunuldu.

Sonuç bildirgesinde önemli bazı hususlara değinildi. İlahiyat Fakültelerinde İslam Dininin öğretildiği, dini yorumda tekelci olmadığı, üniversite dışı ilmi çalışmaların (medreseler) yok sayılmadığı, sivil dini grupların (cemaat ve tarikatlar) varlığının reddedilmediği ve İlahiyat Fakültelerinin hiçbir grubun kontrolünde olmadığı gibi hususlar dikkat çekti.

Salgın koşulları nedeniyle çevrim içi olarak gerçekleştirilen Çalıştay’da, “Osmanlı’dan Günümüze İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Tarihi, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Toplumun Dinî Hayatındaki Yeri, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin İlmî Hayattaki Yeri ve İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerindeki Yapısal Sorunlar” başlıkları ele alındı.

İki oturum hâlinde gerçekleştirilen Çalıştay’ın ilk oturumunun başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Karaman yaptı. “Osmanlı’dan Günümüze İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Tarihi” başlığının müzakerecileriyse; Cumhuriyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Şevki Aydın ve Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mithat Eser oldu.

“İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin Toplumun Dini Hayatındaki Yeri” başlıklı oturumun müzakerecileriyse; Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Vejdi Bilgin, Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Atilla Arkan ve Gaziantep Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şehmus Demir oldu.

Muş Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat’ın başkanlığını yaptığı ikinci oturumda ele alınan “İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin İlmi Hayattaki Yeri” başlığının müzakerecileri; İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. İlyas Çelebi, Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. H. Mehmet Günay, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Demircan ve Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Celal Türer oldu.

“İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerindeki Yapısal Sorunlar” başlığının müzakerecileriyse; Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halit Çalış, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Osman Kurt, Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sinan Öge, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Dumlu ve Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Muhammet Abay oldu.

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli tarafından tebliğ edilen “120. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı” sonuç bildirisi şu şekilde paylaşıldı:

120. Yılında İlahiyat Ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı Sonuç Bildirisi

  1. İslam eğitim tarihi, 1400 yıl önce Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’deki ilk toplantı yeri olan Dâru’l-Erkam’la başlatılabilir. Burası mütevazı sayıdaki ilk Müslümanların buluştuğu ve vahiy bilgisini aldığı ilk eğitim merkezi olma özelliğini taşımaktaydı. Medine’ye hicretle birlikte Mescid-i Nebevî inşa edildikten sonra, hemen yanına kadın-erkek herkesin katılabileceği Suffe adı verilen bir eğitim merkezi oluşturuldu. Ayrıca evsiz ve geliri bulunmayan sahabîler için de mescidin yanındaki alanda bir çeşit ilk yatılı okulun temelleri atıldı. Mescid-i Nebevî örneğinden hareketle İslam tarihinde camiler uzun süre ibadethane olmanın yanında, esas anlamda birer eğitim kurumu işlevi gördüler. Nitekim buralardan İmam Ebû Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmet b. Hanbel gibi birçok âlim yetişmiştir.
  2. İslam eğitiminin ikinci merhalesi, cami dışında medrese fikrinin ortaya çıkmasıdır. İlk dönemde bu medreseler belli bir üstada ve ekole bağlı, bununla birlikte eğitim yöntemi ve içeriği itibarıyla son derece bağımsız ve bağlantısız kurumlardı. Büyük Selçuklu Devleti içinde gelişen ve kurumsallaşan Nizamiye Medreseleri’nin faaliyete geçmesiyle ilk defa örgün diyebileceğimiz, nispeten birbirine bağlı aynı isim ve anlayışla eğitim yapan medreseler dizisi oluşmuş; sonraki yıllarda benzerleri açılmıştır. Bu medreseler uzun yıllar beklentilere cevap vermiş, verilen görevi ifa etmiş ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamıştır.
  3. Yüzyıla gelindiğinde Batı karşısında alınan başarısızlıkların da sebep olduğu değişen şartlar, Osmanlı yöneticilerini yeni bir eğitim modeline geçmeye zorlamıştır. 1735 yılında ilk olarak mühendishane açılmasıyla başlayan bu yeni model, peşi sıra açılan tıbbiye ve mimarlıkla devam etmiş, ardından da komple bir üniversite kurulması fikri ortaya çıkmıştır. Birkaç teşebbüsten sonra ilk kalıcı ve düzenli Üniversite, II. Abdulhamid Han döneminde 31 Ağustos / 01 Eylül 1900’de Dâru’l-Fünûn-ı Şahane adıyla Edebiyat ve Hikmet, Ulûm-i Riyaziye ve Tabiiyye ile ilk ilahiyat fakültesi olan Ulûm-i Âliye-i Diniyye Şubelerinden oluşan üç fakülteyle kurulmuştur. 1908’de Meşrutiyet’le birlikte Üniversitenin ismi İstanbul Dâru’l-Fünûn’u olmuş, İlahiyat Fakültesinin ismi de Ulûm-i Şeriyye Şubesi’ne dönüşmüştür. 1914 yılında çıkarılan Islâh-ı Medâris Nizâmnâmesi’yle, Dâru’l-Hilâfet-i Âliye Medresesi’nin kurulması sonucu, Ulûm-i Şeriyye Şubesi gereksiz görülerek kapatılmıştır.
  4. Cumhuriyet döneminde Medreselerin kapatılmasıyla oluşan boşluğu doldurmak üzere, 1924’te orta öğretimde İmam ve Hatip Mektepleri, yükseköğretimde ise İstanbul Darulfünun İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu sırasında sistem içerisinde İlahiyat Fakültesine yer verilmemiş, yerine araştırma amaçlı ve öğrencisiz İslam Tetkikleri Enstitüsü kurulmuştur. Böylece dinî eğitim veren kurumlar bu tarihte tümüyle kapatılmıştır.
  5. 1949’da halkın talepleri ve oluşan ihtiyaçların zorlamasıyla yeniden İlahiyat Fakültesi açılması gündeme gelince Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kuruluşu gerçekleştirilmiştir. Bu fakültenin tek başına Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eleman ihtiyaçlarını karşılayamaması ve yeni açılan İmam-Hatip Okulları mezunlarının yüksekokul talebiyle, 1959 yılında ilki İstanbul’da olmak üzere Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı yedi Yüksek İslam Enstitüsü açılmıştır. Diğer taraftan 1972 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi kurulmuştur. 1981 yılında kurulan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile birlikte Enstitülerin ve Yüksek Okulların YÖK çatısı altına alınması sonucu Yüksek İslam Enstitüleri, İlahiyat Fakültelerine dönüştürülmüştür. Daha sonra sayıların artmasıyla birlikte şu anda İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri adı altında yüzün üzerinde bir rakama ulaşmıştır.
  6. Türkiye’de bir yükseköğretim kurumu olarak İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri temelde üç alanın yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamak üzere hizmet vermektedirler. Birincisi İslam dini ve düşüncesi alanında yetkin ve yeterli araştırmacı yetiştirmek, ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din görevlisi ihtiyacını karşılamak, üçüncüsü ise Millî Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu öğretmen ihtiyacına cevap vermektir. Ayrıca manevî danışmanlık ve rehberlik gibi yeni alanlar düşünüldüğünde, İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin hizmet alanlarının her geçen gün daha da artmakta olduğu görülmektedir.
  7. Fakültelerde özellikle lisansüstü düzeyde verilen akademik eğitimle ilahiyat alanının farklı alt branşlarında uzmanlaşma ve derinleşme hedeflenmekte; geçmişte tartışma konusu yapılmış meselelerin yanı sıra, günümüzde din alanında ortaya çıkan farklı yaklaşımları da içerecek tarzda dinî kaynakları anlama ve yorumlama hususunda yetkin ilim adamları yetiştirmek hedeflenmektedir. Bu yolla aynı zamanda yüksek din öğretimi alanında ihtiyaç duyulan öğretim elemanlarının yetiştirilmesi de sağlanmış olacaktır.
  8. İkinci ve üçüncü görev çerçevesinde, Fakültelerde bir yandan Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde müftülük, vaizlik, imam-hatiplik, Kur’an kursu öğreticiliği gibi din hizmetleri alanlarında istihdam edilecek din görevlilerinin yetişmesine dönük eğitim verilirken diğer yandan Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak bilgisi, İmam-Hatip Lise ve Ortaokullarında meslek dersleri öğretmeni olarak görev alacak meslek mensuplarının yetişmesi sağlanmaktadır.
  9. Fakültelerin ilk görevi olan akademik eğitim, dinî alanda şüphesiz çok daha derin ve geniş düşünmeyi, en kompleks konuları müzakere etmeyi, en tartışmalı meseleleri bütün boyutlarıyla irdelemeyi gerektiren bir öğretim yaklaşım ve yöntemini gerekli kılmaktadır. İkinci ve üçüncü meslek alanları ise, Millî Eğitim Bakanlığının ve Diyanet İşleri Başkanlığının genel amaçları ve meslek eğitiminin genel esasları doğrultusunda ilgili alanın yeterliliklerini kazandırmayı ve o mesleğin gerektirdiği bilgi, beceri ve anlayışa sahip şahsiyet yetiştirmeyi önceleyen bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.
  10. İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri eğitim ve araştırma açısından bütün dinlere eşit mesafede duran, müfredatında hepsine eşit oranda yer veren bir yükseköğretim kuruluşu değildir. Dinî anlayışların ve geleneklerin çeşitliliği düşünüldüğünde böyle bir kuruluşun olması da mümkün gözükmemektedir. Ülkemizdeki İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri esas olarak İslam dinini öğretmeyi merkeze alan yükseköğretim kuruluşlarıdır.
  11. Fakülteler öğrencilerinin sadece entelektüel bilgi ve kavrayışlarını geliştirmekle yetinmez; aynı zamanda toplumun dinî ve toplumsal meselelerine duyarlı, sorumluluk sahibi, İslam inanç ve ilkelerine uygun tutum ve davranışlar sergileyen mezunlar yetiştirmeyi hedefler.
  12. İlahiyat Fakülteleri dini anlamada ve yorumlamada bir tekel iddiasında bulunmaz. Bu çerçevede kendi bünyesinde çalışan akademisyenlere herhangi bir fıkhî veya itikadî görüş telkininde bulunmaz ve bu konuda baskı yapmaz. Bunun doğal sonucu olarak da üniversite dışında yapılmakta olan ilmî çalışmaların yok sayılması veya kontrol altında tutulması gibi bir anlayışa da sahip değildir.
  13. İlahiyat Fakülteleri toplum içinde oluşmuş sivil dinî grupların varlığını reddetmez. Fakülte bünyesinde öğretim elemanlarına veya öğrencilere salt grup aidiyetinden dolayı bir ayrıcılık/ayrımcılık ve yaptırım uygulanmaz. Buna karşın herhangi bir grubun düşünce ve örgütlenme açısından İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerini tek tek veya tamamen kontrol altına alması da kabul edilemez.
  14. İslam geleneği içerisinde tartışılan her düşünce, öğretim üyeleri tarafından akademik eğitim sürecinde ele alınabilir. Ancak özellikle alana dair spesifik tartışmaların halk önünde konuşulması veya kamuoyuna açılmasının da faydadan ziyade zarar getireceği aşikardır. Zira akademya içinde farazi veya fikir teatisi çerçevesinde konuşulan/konuşulması gereken konuların doğrudan halka intikal ettirilmesi, bu konulara hazır olmayan, yeterli donanımı bulunmayan veya bilmesi gerekmeyen kişilerde kafa karışıklıklarına ve karmaşaya yol açabileceği tecrübelerle sabittir.
  15. İslam ilim geleneğinde münazara ve müzakere meclisleri çok önemli bir yer tutmaktadır. Osmanlı kültüründe padişah huzurunda yapılan Huzur Dersleri de bu geleneğin bir parçasıdır. Bu meclislerde yapılan müzakereler ve oluşan ham bilgiler, hiçbir zaman kamuya açıklanma yoluna gidilmemiştir. Günümüzde dar çerçeveli ilim mahfillerinde yapılan müzakerelerin ve münazaraların ham bir şekilde kamuya indirilmesi, beraberinde sorunlar oluşturmaktadır. Keza tarihte marjinal olan ve gündeme geldiği dönemde de ulemanın tamamına yakınının tepkisine yol açan bir görüşün genel kabul gören görüşlerden biri gibi sunulmasının doğuracağı sonuçların hesap edilmesi gerekir.
  16. Bilinmelidir ki, ilim ve fikir, hür ortamda gelişir. Bu sebeple akademik dünyada farklı fikir ve görüşlerin mütehammil ve müsamahalı bir şekilde karşılanması, sağlıklı düşünce zeminlerinin oluşturulması ve ilmin gelişeceği hürriyet ortamlarının sağlanması açısından önemlidir. Ancak bu şekilde bir müsamaha, her görüşün doğruluğu ve kabul edilir olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla sıra dışı fikirlerin toplumda sosyal kırılmalara sebebiyet vermesini önleyecek yol da yine bu görüşlerin uzmanlarınca ilmî metotlara uyularak yapacakları müzakerelerden geçmektedir.
  17. Bazı akademisyenlerin kişisel görüşleri üzerinden genelleme yapılarak “İlahiyat” ve “ilahiyatçı” kavramlarının negatif algı kampanyalarıyla yıpratılması teşebbüsleri, iyi niyet ve hakkaniyetle bağdaştırılamaz. Üstelik bu tür faaliyetlerin dindar olarak görünen kişi veya çevrelerce yürütülmesi ülkemizdeki dinî hayatın geleceği açısından endişe vericidir. Ülkedeki dinî hayatın İlahiyatlar, İmam-Hatipler, medreseler, dinî gruplar olarak bölündüğü ve bunlar arasında bir çatışmanın var olduğu şeklindeki algı faaliyeti gerçeği yansıtmamakta ama ortaya çıkarılan suni atmosfer, toplum içinde fitne ve karmaşaya yol açmaktadır. Adeta birbirini ötekileştirmek şeklinde tezahür eden bu tür çabaların doğrudan İslam’a ve ülkemizin en fazla ihtiyacı bulunan toplumsal barışa zarar verdiği açıktır.
  18. Netice itibarıyla, Din Öğretimi Genel Müdürümüzün de ifade ettiği gibi, İlahiyat Fakülteleri, Kanun’un verdiği vazife gereği, “öğretmen yetiştiren” kurumlardır. Bu itibarla, YÖK ve MEB ile koordineli olarak, ilköğretim ve orta öğretimde nitelikli öğretmen yetiştirmeye dönük çalışmalara öncelik verilecektir. Keza müfredatın istihdam alanlarına göre yeniden ele alınması, eğitim ve öğretim kalitesinin artması ve başlangıç itibarıyla DİB personelinin niteliğini artırmaya matuf bir proje olarak hayat geçirilen, ama zamanla yaygınlaşan İLİTAM programlarının yeniden ele alınması gibi hususlara ilişkin çalışmalar devam edecektir. Dekanlar Konseyi, bu konularda yol açıcı bir gayretin içinde olacaktır.”

 

  1. Yılında İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Çalıştayı”nı, dileyenler aşağıdaki bağlantı linklerinden izleyebilirler:

https://www.youtube.com/watch?v=84nsgmydeuo&ab_channel=tidkonsey

https://www.youtube.com/watch?v=2r6nCW5YiXo&ab_channel=tidkonsey

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar