1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

İltica

İltica
0

Bu fani hayatta bir insanın başka bir insana verebileceği en ölümcül hediye umuttur, dedi Maksut Bey. Dutun bile karası var akı var, birine bu kadar güvenmek niye? Sanki oturduğum yerde kirlenmiş, kararmış gibi hissediyorum kendimi. Engel olamıyorum kendime. İçim hiç rahat değil, nereye gidip sığınayım, devrilmişim kime dayanayım, bu kirlenmiş ruh ile beni korumak için nereye yöneleyim diye düşündü. Sonra da caminin zeminindeki parlak mermere vuran pamuk gibi bembeyaz saçına sakalına bakarak hayıflandı. Küçük adımlarla Hacer Hanım’a yönelip eylülde ekilen arpayı nisanda biçemeden gitmek de var, kime bu güven diye sordu.

 

Hacer Hanım şadırvanda abdest alan küçük çocuğun narin ellerini seyrederken bazı şeyleri anlamak için geç mi kaldım diye düşündü. Sonra her şeyin olması gereken zamanda olduğuna inandığını hatırlamış olacak ki üzerindeki güzel aldırmazlığı omuzlarına çatkı gibi doladı. Maksut Bey’i duymadığından pek oralı değildi. Ulu Cami’nin taş duvarına yasladığı sırtında duvarın çıkıntılarına paralel uyuşukluklar başladığından oturduğu yerden hafifçe kalkıp doğruldu. İkindi namazı vakti gelmiş olacak ki en iyi arkadaşıyla muhabbet için şadırvana doğru yürüdü. Attığı her adımda o günün rızkı ile evin bahçe kapısından içeri girince layığıyla doyuramayacağı çocuklarının ona yaşatacağı mahcubiyeti düşünmekten kendini alamadı. Şükür dedi, olana olmayana, verdiğine vermediğine. Düşünemediğim, göremediğim akıbetleri oldurma şekline şükür dedi ve kıyama durdu. Alnı son kez secdeye dokunup selam verdikten sonra kendi kendine konuşmaya başladı.

Şu hayatta tek bildiğim olmakta olanlar yanımdan akıp giderken hiçbir şey yapmadan öylece durabilmek Allah’ım. Bunu yapmam sanıldığı kadar kolay değil üstelik. Evdekilere kalsa anlamıyor, duymuyor ve görmüyorum. Oysa ben tüm olanların içinde susarak dururken bile beni görene, sesimi duyana tevekkül ediyorum. Kader benim, takdir senin, beni bana bırakma Allah’ım. Soluk alırken verdiği havayı paylaşmamak için yattığı odadaki sineği öldüren insana sığınılır mı? Beni senden gayrısına muhtaç etme Allah’ım, dedi. Sonra oturduğu yerden kalkıp ağır adımlarla yürüyerek Maksut Bey’in yanına gitti.

Maksut Bey’in hayattan memnuniyetsizliği bugün de onunla göz göze gelen herkes tarafından fark edilecek boyutta ve renkteydi. Kırmızı gözleri kaktüs gibiydi baktıkça kirpikleri batıyor, yok sayıldıkça görüp fark edilmek için göz kenarlarından gülerek çiçek açıyordu. Mizacı gereği önünden geçen kadınlarla flört etmeden duramıyor, bu davranışı onu camii cemaatinin gözünde oldukça tanınır yapıyordu. Aslında Hacer Hanım’ın yanında böyle davranıyor olmak vicdanını rahatsız ediyor ama gördüğü her yeni kadına karşı hissettiği merak duygusuna yenik düşüyordu.

Bugün de güneşin alacası gönlü kadar yüzünü yakmış Merve Hanım, Maksut Bey’in yanına yanaştı. Maksut bey gördüğü ilgi kırıntısına tav olmuştu bile. Merve Hanım’ı merhametinden vurup biraz daha ilgi görmek için atıldı, papatyayı sevdikleri gibi severler beni, meraklarını gidermek, sorularına yanıt almak için ruhumu hiçe sayarlar, dedi. Hacer Hanım hayatın kadim dertleriyle uğraşmak için var olduğuna inandığından hiç oralı olmadı. Merve Hanım, Maksut Bey ile göz göze gelecek kadar eğildi ve sadece ikisinin duyacağı bir tınıda birinin ikramı olmak da vardı hayatta ancak onun bahtına benim imtihanım olmak düştü, dedi. Bu sözleri duyan Maksut Bey Merve Hanım’ı teselli etmek için önündeki küçük beyaz kâğıdı kadının avcunun ortasına koydu. Suni gözyaşı dedikleri değmeyecek insanlar için akıtılan yaşın adı olmalıydı, yıpranmaktan kurumuş gözleri korumak adına kullanılan sıvının değil. İkisi de yeşil olsa da fesleğeni besleyen insan çayır otunu elleriyle yolmuyor mu, insana güvenmek neden? diye sordu.

O anda Merve Hanım avucuna bırakılan kâğıdın umutkâr edasına kapılmış, Maksut Bey’in söylediklerini duymazdan geliyordu. “Gerçekten her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Bu söz Merve Hanım’ın gönlünde bir umut yeşertmişti. Maksut Bey’in önüne bir mecidiye koyup zikir gibi aralıksız bir şekilde bu sözü tekrar ederek yoluna devam etti.

Merve Hanım ertesi gün aynı saatlerde, kırmızı entarisi akşam karanlığında bordoya çalmış bir halde içinde biriktirdiği sorulara cevap bulma umuduyla Maksut Bey’in olduğu tarafa doğru sakince yürüyordu. Hacer Hanım, Merve Hanım’ın kendilerine yaklaştığını fark edince Maksut Bey’e haber eder gibi sırtına yavaşça dokunup elini geri çekti. Maksut Bey dün anlattıklarını duyuramamış olmanın verdiği mahcubiyetle sesini ulaştırmak istediği için Merve Hanım’ın yanına iyice sokuldu. O sırada Merve Hanım, Maksut Bey’in yüzüne bakıp, mevsimi gelmiş de olgunlaşmamış insanların hepsi vicdanlıyı vicdanından vuruyor, dedi. Sökülen kalbimi dikecek tek terzi o iken, gönlümün hasar kaydı ederinden büyük diye yaklaşmaya imtina ediyor. Taşıyamazmış benim hayat yüklerimi, ona sığınmama izin vermedi. Bu denizin tuzu o iken, yokluğunda bir deniz, deniz olarak kalabilir mi? Dayanamıyorum onsuzluğa, yetiyorsa gücünüz onu süzüp içimden ırmaklara bölün beni diye ekledi. O sırada Hacer Hanım, Maksut Bey’in yanağına çarpıp düşen kâğıdı alıp Merve Hanım’a uzattı. Kâğıtta “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” yazıyordu.

Maksut bey kâğıtta yazanı yine göremedi, okunanı duyamadı. Merve Hanım’ın gönlünde bu sefer daha derin bir umut yeşerdi. Onun yüzündeki umudu gören Maksut Bey önce bu edayı kendi üzerine alındı, ancak sonra bu tavrın kendiyle ilgili olmadığını sezdi ve durdu. Merve Hanım’ın yaşadığı sıkıntılara sebep zat-ı şahanesi ile kendini kıyasladı. Sokak lambasının kısmi aydınlığı güneşin doğuşuyla sönmez mi, verdiği şeye aydınlık desek yalan demesek yalan. Çiğdem olsan toprağın karlı olurdu, nergis olsan nemli, lavanta olsan kuru, dert ettiğin şey dert etmeye değer mi? Dengin olsa severdi, nasibin olsa gelir. Niye bu çaba diye kendi kendine düşündü.

Merve Hanım yeni kâğıtta yazanların tesirindeydi. Şeytan taşlayan hacılar gibi Maksut Bey’in önüne bir mecidiye atıp yürümeye başladı. Onu görmezden gelen Merve Hanım’ın tavrı ve önüne atılan mecidiye Maksut Bey’i derin düşüncelere daldırdı. Hâlbuki o insanların yol göstericisi olduğuna inanıyordu. İnsanlar onun yüzüne bakıp, merak ettiği soruların cevaplarını arıyordu. Merve Hanım’ın da safa tepesi gibi Maksut beyin yanına gidip gelmesi bundandı.

Lakin bir süredir Merve Hanım gelmemişti. Maksut Bey’in gözleri günlerdir onu arıyordu. Ertesi gün geleceğinden emin iken bu kadar uzun süre gelmemiş olması Maksut Bey’i tedirgin etmişti. Sanılanın aksine günün en sevdiği saati sokakların kendisi kadar yalnız olduğu anlardı. İşte bu anlardan birinde, kendi kendine konuşmaya başladı. Deniz suyu, deniz lavantasının en kıymetli dostu değil mi? Oysa sadece rüzgâra bulaşıp esintisi ortancaya ulaşsa onun ölümüne sebep olmaz mı? Denize sorsan suyunu verip fedakârlık yapıyor. Rüzgâra sorsan metrelerce suyu sırtında taşıyor. Sonuç ne? Rüzgârlı deniz suyuna maruz kalan ortancalar iyilikten ölüyor! Yani Hacer Hanım, kimin yar kimin yara olduğunu anlamak için hikâyeyi dinlemeye nerden başladığın çok önemli. Ah Hacer Hanım ah sen hep Maksut Bey’i hiçe say dedi.

Benim gerçekleri tek tek ona anlatmama izin vermek yerine ümit dolu kâğıtlar koydun Merve Hanım’ın avucuna. Bir tören düzenleyip kolaylıkla insanları kandırabilir olduğunu tüm cemaate duyurmak istiyorum. Birine, sevdiğini bile bile umutkâr davranmak da insanlık suçu sayılmalı insan hakları mahkemesinde. Kim bilir neler yazıyordu verdiği kâğıtlarda, dedi.

Sıcaktan zemindeki taşların arasında sıkışmış toprak çatlamış, güneş tam tepedeydi. Merve Hanım’ın teri kırmızı elbisesine pul pul dökülüyordu. Maksut Bey onu gördüğü anda telaşlanmış, Hacer Hanım’dan önce iletişim kurabilmek için birkaç adım Merve Hanım’a(ONA) doğru yaklaşmıştı. Merve Hanım’ın yüzü elbiseden al, sesi titrek, yüreği pır pırdı. Maksut Bey’i görür görmez huzurla onun sırtını sıvazladı. Vazgeçtim Maksut Bey, artık tek duam beni bana bırakma Allah’ım, dedi.

Maksut Bey Merve Hanım’da gördüğü bu tevekkül karşısında Hacer Hanım’ın izlediği yolun işe yaramış olduğunu anladı. Hicap yüklü gözleri bu sefer öfkeden değil utançtan kızarmıştı.  Caminin duvarına yaslanarak oturan Hacer Hanım niyetçi tezgâhından bir kâğıt parçası seçip Merve Hanım’ın avucuna bıraktı. Maksut Bey şimdi okunanı duyabilmişti. “Dua edenin duasına cevap veririm.” yazıyordu. Merve Hanım’ın gönlünde bu sefer daha önce hiç hissetmediği kadar derin bir umut yeşerdi.

Onun yüzündeki umudu gören Maksut Bey tezgâhtan aşağı zıplayıp Hacer Hanım’ın sağ bacağının dibine doğru sokularak, şimdi anlıyorum beni bir ona muhtaç ve bir ona sığınacak kadar narin yaratmış ki yüzümü sadece O’na döneyim. Sen biliyordun, anlamıştın ve herkese anlatmaya çabalıyordun, üstelik bana rağmen der gibi baktı Hacer Hanım’a.

Tezgâha geri dönen niyetçi tavşanı Maksut Bey bir kâğıt da fazladan seçip kendisi koyuverdi Merve Hanım’ın avucuna. Merve Hanım, tavşanın sırtını bir kez daha sıvazlayarak “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” yazıyor Maksut Bey, dedi. Bu sözleri duyan Maksut Bey’in tüm öfkesi yerdeki taşların arasından sızıp şadırvandaki sulara karışıp akıp gitti.

İkindi vakti geldiğinden camiye girmeye hazırlanan Hacer Hanım Merve Hanım’a dönüp huzuruna alacak sanırım Mevla seni de beni de, namazını kabul etsin inşallah, dedi.

Merve Hanım kabul etmeyecek olsa huzura buyur etmezdi dedi, küçük adımlarla Ulu Camiden içeri girerken.

14 Ocak 1983 yılında Amasya' da doğdu. İlköğretim ve lise eğitimini Amasya' da tamamladı. İlköğretim yıllarında şiir ve kısa öyküler yazmaya başladı. 2001-2007 yılları arasında Bursa, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim aldı. 2010- 2015 yılları arasında Samsun, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Bölümünde uzmanlığını tamamladı. Şuan Amasya üniversitesi Tıp Fakültesi, Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümünde doktor öğretim üyesi olarak görev alıyor.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir