Tek bir birey olarak fizyolojik açıdan dik durduğumuzda ortaya çıkan anatomik yapımız aynı zamanda önceliklerimizin neler olduğunu açıklarken aynı zamanda da onlardaki ulvi gayelerinin ne olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu haliyle birey olarak insan doğa, tarih ve fıtratıyla uyumlu bir birliktelik yaşayarak baş başa kaldığında Rabbini mutlaka bulur. Zira birey monoteizme, toplum ise politeizme meyildir. Doğa, Tevhid için bir atölye hükmünde iken kronolojiden sıyrılan tarih fenomonolojik bir çehreye bürünerek pedagojik bir form kazanır. Bu açıdan bakıldığında insan fizyolojisi kıyam, rükûve secde ile namaza ve en geniş haliyle ibadete uygun bir şekilde yaratılmıştır.
Sosyal akıl, rasyonel teolojiye hizmet eder. Çağımız insanı, bilmektedir ki sosyal insan veya toplumdaki aktif insan, aklıyla ve karizmasıyla öne çıkar. Bu açıdan baktığımızda toplumdaki insanın misyon ve görevi ise rasyonel teolojiye uygun bir şekilde yaşamaktır.
Müslümanın eleştirel aklı, her türlü sosyalist zihniyetinden öte ” her mazlumun her ezilenin yanında… Bir ideolojiden de öte pratik olarak ezenlere karşı devrimci bir akıl… Başkafikirlerin hatta tevhid peşindeki yaşanmış farklı dini tecrübe algılarına hoş gören, şirke bulaşmış her dini düşüncenin kökündeki hakikat algısının İslam’ın ta kendisi olduğunu öğreten bir akıldır. Hak ve adaleti vurgulayan bu “yapıcı eleştirel” akıl sayesinde Müslüman, yaşadığı ortamı öyle yumuşatır ve hazırlar ki en büyük düşmanı olan firavunları bile beklemediği zemin ve zamanda o çok güvendikleri silahlarıyla hatta önemsedikleri maddi zenginlikleriyle cesetler olarak köpük gibi su üstünde batıp çıkarıverir.
Müslümanın kalbi muhabbetle dolu olup bu kalbi sayesinde ne Züleyha’yı umutsuzca çöllerde arayan ne onu şehrin neon ışıklarında boğan Müslüman, aynı zamanda tam aksi uçta kadından ve hatta dünya güzelliklerinden kaçarak kendini dağlara vurup manastırlar inşa edip münzevi bir hayat peşinde Rabbe adamaz. Aksine Müslüman, kalbinde “Mevla’ya muhabbet ve Züleyha’ya aşk” dengesini korur. Öyle ki kalbi, aşkın metafiziğini çözüp onun fenomenolojisini ortaya koyarak bir romantikten de ötede ilahi muhabbet dolu ama Züleyha’nın şahsında onun modelliği sayesinde bütün mahlûkata aşk ile besler. Zira bilir ki “aşk gözü karartır, muhabbet öze iner”. Yine bilir ki Kitabı Kur’an, Züleyha’nın, onu kör edici aşk ile Yusuf’a bağlanmasını kınamayan ama tuzak ve hileler dolu yönteminin yanlışlığına vurgu yapan yaratıcı ve yapıcı bir kelamdır. Bu sebeple Müslümanın kalbi gülerken bile ağlamaklı olan; kör edici sevdadan da öte Mevla’sını kalp gözüyle görebilen “İhsan” makamındaki muhabbetle doludur.
Kalp, İslam Antropolojisindeki odak olarak bireyin kalbi bir gönüldür. Kalp, canlılardaki en ince damarlarla hücrelere kadar hayatı dağıtan organ olarak, cesaretli yaşamı anlatan sıradan bir yürek olmaktan çıkarak koskocaman gönüleelindekileri paylaşma ile başlar. Ötelere özlem ile devam eden ve sonunda fokur fokur kaynayan kalp muhabbet dolu gönüledönüşmekle gerçek hüviyetine kavuşur.
İslam sosyo-antropolojisi ise bu gönlün ümmet içindeki yansımasıdır. Gönül ümmetin en büyük yansıması olarak her şeyin gönüllülük esasının da ötesinde isar ile işlediğini gösterir. İrşad ve hikmet ile bezenen, vahyin inşa ettiği temsil ile devam eden toplumdaki Müslüman insan etrafına maddi manevi iyilik ve şifa dağıtan koskocaman bir sadr hâline gelir.
Mide tüm bedeni temsil eder. Müslümanın bedeni, materyalistten de öte, maddenin esiri olmayan, aksine daima ona “Rabbinin kölesi” oluşunu hatırlatan; kanının, teninin, renginin farkında olan, onları inkar etmeyen ama onları ideolojik bir saplantıya veya kupkuru bir mitolojiye dönüştürmeyen aksine; şanlı tarihinin inşa edici her şimdiki an olduğunu bilen, “Selahaddin benim, Fatih benim, Yavuz içimde yaşıyor” diyebilen; tarihsel zamanların dindar, dindarların ise tarihsel bir kişilik olduğunun bilincinde olan; Ergenekon’dan beri millî kutlu kızıl elma yolculuğunun farkında olan… “Tanrı Dağları kadar millî ve yerli Hira kadar Müslümanım” diye haykırabilen bir insan..
Bu bakımdan İslam antropolojisinde anatomik açıdan midenin anlamı ulvidir.
Fizyolojik açıdan mide bireyin badn-i beşer olarak helal rızık endişesinin odağındaki organ olarak hiçbir zaman doymayan her şeyi öğüterek boş kalmak isteyen organ olmaktan çıkarak salih amellerle elde edilen helal rızıkla üçte bir doldurulan dünyevi bir bakiye kazanı ve onların sonucunda ortaya çıkan ulvi bir ibadetler kazancına dönüşür
Bu şuurla eylem içindeki insan badnı, topluma karıştığında hemen bir aşağıdan yukarıya doğru yükselen bir anlayışa kendini terakki ettirmektedir; önce helal rızıkla beslenen insan, sadaka vermeyi sonra kardeşine işar içinde olmayı, zekatlarını aksatmamayı ve kardeşlerine borç verebilmeyi (karz) seviye seviye aşarak “bu dünyaya” hâkim olan, ama “bu dünyayı” yaşamayan bir insanın “ilm- i iktisad” oluverir.
İslam antropolojiyi için neslin devamını sağlamak veya sayıca çoğalmaktan ziyade keyfiyete bağlı iyiliğin ve iyilerin çoğalması öne çıkar
En fizyolojik ihtiyaç olarak üreme (tenasül), anlamlı ve değersizleştirildiği takdirde salt bir tahliyeden başka tekbaşına bir anlam ifade etmez. Onu anlamlandıran zevc ileörtülü aşktan uzaklaşarak deruni bir muhabbetle anlamlı hâle getirmek ve iyiliklerle amel eden salih nesillere sahip olmaktır. Zira cinsiyet kategorisi olarak kadın insan hayat kaynağı ve muhabbete meyilli olan insan, doğuran insan olarak kâinatı var eden yaratıcı bir unsurdur.
Müslüman ruhu, nefsine denge bahşeden, bedenine can veren, kimlik, kişilik ve benliğinin farkında olan, kimliğini ve kişiliğini yabancı olarak değil; terbiye edilebilir bir can gören; her türlü esnek ve cinsiyetsiz, liberal hatta transhumananlayışlardan öte “Sonsuz Varlığa daima kendini zincirleyen”, “Sonsuz Varlığa köleliğin ruha özgürlük verdiğini ve O’na ait olduğunu” manalandıran; dahası “Sonsuz’a köle olanın Fanilere özgürlük bahşettiğini söyleyen” dinamik, çoğulcu ve evrenin ötelerini kucaklayıcı bir RUH’tur…
